NOMASTER
Tarih

Kölelik Üzerine Kurulu Bir "Özgürlük Ülkesi"

2026

1. "Bütün İnsanlar Eşit Yaratılmıştır" Diyen Köle Sahipleri

Amerika Birleşik Devletleri, kendisini tarihe tek bir kelimeyle kazımak ister: özgürlük. Bu ülke kendi hikâyesini bir zulümden kaçış, bir tiranlığa başkaldırı, insanlığın özgürlük idealine kavuştuğu kutsal an olarak anlatır. Bu hikâyenin kurucu belgesi, 4 Temmuz 1776'da ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesi'dir ve içinde o meşhur cümleyi taşır: "Bütün insanlar eşit yaratılmıştır." Bu cümle 200 yıldır bir özgürlük marşı gibi tekrarlanır. Ama bunun altına imza atanların kim olduğuna bakıldığında, tarihin en büyük ikiyüzlülüklerinden biriyle karşılaşılır. Çünkü "bütün insanlar eşit yaratılmıştır" diyen o belgeyi kaleme alan ve imzalayanların önemli bir kısmı, tam o anda, başka insanları mülk olarak, yani köle olarak ellerinde tutuyordu. Bildirgeyi yazan Thomas Jefferson'ın kendisi, hayatı boyunca yüzlerce insanı köle olarak sahiplenmiş bir adamdı. "Bütün insanlar eşittir" diye yazan el, aynı zamanda başka insanların alınıp satıldığı, zorla çalıştırıldığı ve kırbaçlandığı bir düzenin sahibiydi. Bu, basit bir kişisel çelişki değildir; aynı zamanda kurulan devletin ta temelindeki bir yalandır. Çünkü o "eşitlik" ve "özgürlük" sözleri aslında herkes için söylenmemişti; yalnızca belirli bir grup için, beyaz ve mülk sahibi erkekler için geçerliydi. Geri kalan herkes, yani köleler, yerli halklar, kadınlar, mülksüzler, bu "bütün insanlar" ifadesinin dışındaydı. Yani Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu belgesi evrensel bir özgürlük ilanı değil, bir azınlığın kendi ideolojisini evrensel bir hakikât gibi sunmasıydı. Burada anarşist açıdan asıl önemli olan şudur: bu çelişki bir kaza, bir eksiklik veya sonradan düzeltilecek bir kusur değildi. Amerika devletinin kendisi tam da bu çelişki üzerine kuruldu. Kölelik, Amerikan ekonomisinin temeliydi; Güney'in serveti kölelerin emeği üzerine inşa edilmişti ve bu servet olmadan yeni bir devletin var olması mümkün değildi. Yani "özgürlük ülkesi", kelimenin tam anlamıyla kölelik üzerine kurulmuştu. Bu, devletin doğasına dair bilinen bir gerçeği bir kez daha doğrular: her devlet, ne kadar yüce sözlerle kurulursa kurulsun, altında her zaman bir tahakküm ve kölelik taşır. Amerika Birleşik Devletleri'de her devlet gibi bu tahakkümü gizleyerek onu "özgürlük" olarak tanımlayıp halkı manipüle etmiştir.

2. Bir Kıtayı Çalmak: "Aşikâr Kader" Denilen Gasp

Amerikan devletinin kuruluşundaki ikinci büyük yalan, üzerinde durduğu toprakla ilgilidir. Bu devlet boş bir kıtaya kurulmadı; binlerce yıldır orada yaşayan halkların toprakları üzerine, o halkları yok ederek kuruldu. Ve bu yok edişi, tıpkı köleliği "özgürlük" diye sunması gibi, kutsal bir görev olarak sundu. Bu görev 1845 yılında "Manifest Destiny" adını aldı, yani ismi "Aşikâr Kader"di: Amerikan devletinin kıtayı bir okyanustan diğerine kadar ele geçirmesinin, Tanrı tarafından buyrulmuş, kaçınılmaz ve kutsal bir kader olduğu inancı. Yani bir toprağın zorla ele geçirilmesi, bir soygun değil, ilahi bir misyon olarak ambalajlandı ve tam olarak bu davranış tüm teizm felsefesine bir şirktir. Bu ideolojinin pratikteki karşılığı, sistematik bir gasp ve kıyımdı. 1830'da çıkarılan Yerli Göçürme Yasası ile Amerikan devleti, kendi topraklarında yaşayan yerli halkları zorla yerlerinden etme yetkisini yasallaştırdı. Bunun sonucunda, aralarında Cherokee, Choctaw, Creek, Chickasaw ve Seminole halklarının da bulunduğu yaklaşık 60.000 insan, üzerinde yaşadıkları topraklardan koparılıp binlerce kilometre uzağa silah zoruyla sürüldü. Tarihe "Gözyaşı Yolu" olarak geçen bu sürgünde açlık, hastalık ve soğuk yüzünden on binlerce insan yollarda öldü. Tek başına Cherokee halkından yola çıkan 16.000 kişiden yalnızca 10.000'i yolculuğu tamamlayabildi; geri kalanı ise yollarda can verdi. Ve bütün bunlar bir çete tarafından değil, bizzat devletin kendisi tarafından, yasalar çıkarılarak ve ordu kullanılarak yapıldı. İşte burada fetih denilen gasp ve toprağın bölünmesi gerçeği, çıplak bir tarihsel olgu olarak karşımıza çıkar. Amerikan devleti bir toprağı zorla ele geçirdi, üzerinde yaşayanları yok etti, sonra ise o toprağa "vatan" dedi ve bu gaspı "kader" diye kutsadı. Bir halkın üzerinde yaşadığı toprakları çalıp o hırsızlığa ilahî bir ad vermek; işte devlet kavramının en eski sanatı budur! Ve Amerika Birleşik Devletleri bu sanatı, kendisini "özgürlük ve haklar ülkesi" ilan ederek yaptı. Yani aynı devlet, bir yandan "bütün insanlar eşittir" diye yazarken, öte yandan ise bütün bir kıtanın yerli halklarını "bu topraklar bizim kaderimiz" diyerek yok ediyordu. Özgürlük söylemi ile fetih pratiği, aynı devletin iki yüzüydü. Bu iki kuruluş yalanı, yani kölelik ve toprak gaspı, birbirinden bağımsız değildi; aksine birbirini besliyordu. Yerli halklardan gasp edilen topraklar çoğu zaman kölelerin çalıştırılacağı yeni tarlalara dönüştürülüyordu. Yani bir yandan bir halkın üzerinde yaşadığı toprak çalınıyor, öte yandan ise başka bir halk o toprakta köle olarak çalıştırılıyordu. Amerikan devletinin zenginliği ve genişlemesi, tam olarak bu iki tahakkümün, yani gasp ile köleliğin birleşiminden doğdu. "Özgürlük ülkesi" denilen şey, aslında iki büyük ahlâksızlığın üzerine kurulmuş bir imparatorluktu.

3. Amerika Birleşik Devletleri, Amerikan Halkına Karşı Bir Tehdittir!

Bütün bunları yan yana koyduğumuzda, ortaya rahatsız edici ama kaçınılmaz bir sonuç çıkar. Amerika Birleşik Devletleri denilen aygıt hiçbir zaman "halkın özgürlüğü" için var olmadı; tam tersine, bir avuç mülk sahibinin geri kalan herkes üzerindeki tahakkümünü kurumsallaştırmak için var oldu. Kuruluşundaki o güzel sözler, yani "özgürlük", "eşitlik", "haklar", hiçbir zaman herkes için geçerli olmadı; bu sözler her rejimde olduğu gibi tahakkümü gizleyen birer cilaydı. Ve bu cila o kadar parlaktı ki, üzerine kurulduğu köleliği, soykırımı ve gaspı 200 yıl boyunca gözlerden gizlemeyi başardı. Açıkça söylemek gerekir: Amerika Birleşik Devletleri, Amerikan halkına bir armağan değil, bir darbedir ve Amerika Birleşik Devletleri Amerikan halkına karşı bir tehdittir! Çünkü bir devlet, halkın kendi rızasıyla, kendi özgür iradesiyle kurulmadıysa; bir avuç mülk sahibinin keyfî isteği ile kurulup kölelerin, yerlilerin, mülksüzlerin ve kadınların iradesini yok sayarak kuruldu ise; bu durumda o devlet halk dan yana olan bir şey değil, aksine halkın üzerine inen bir darbedir ve gasptır. Amerikan halkı bu devleti kurmadı; bu devlet, Amerikan halkının üzerine zorla kuruldu. Ve o günden bu yana bu aygıt, kendisini "Halkın Devleti" diye sunarak, aslında halka rağmen, halkın üzerinde var olmaya devam etti. Daha da açık söylemek gerekirse: Amerika Birleşik Devletleri denilen devletin, Amerikan halkına hiçbir faydası yoktur. Çünkü bir devletin halka "fayda" sağladığı iddiası, o devletin ürettiği tahakkümü meşrûlaştırmak için anlatılan bir masaldan ibarettir. Devlet, halka verdiğini iddia ettiği her şeyi önce ondan zorla aldıktan sonra verir ve bu durum bir manipülasyondur; koruduğunu iddia ettiği tehlikelerin çoğunu bizzat kendisi üretir; ve sağladığını söylediği "özgürlüğü", tam da halkın kendi kendisini yönetme hakkını gasp ederek elinden alır. Amerikan halkının sahip olduğu ne varsa, bunları devlet sayesinde değil, devlete rağmen; kendi emeğiyle, kendi dayanışmasıyla ve kendi mücadelesiyle elde etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nin yaptığı tek şey, bu emeğin ve bu mücadelenin ürününe el koyup sonra onu bir lütufmuş gibi halka geri sunmak olmuştur. O hâlde Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu mitine kanmayı bırakmak gerekir. "Özgürlük ülkesi" denilen şey özgürlük üzerine değil, kölelik ve gasp üzerine kurulmuştur; "halkın devleti" denilen şey halkın eseri değil, halkın üzerine inen bir darbeydi; ve "herkese fayda sağlayan devlet" denilen şey, herkesten çalıp bir azınlığa veren bir aygıttan başka bir şey değildi. Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihi bir özgürlük hikâyesi değil; özgürlük sözcüğünün, en büyük tahakkümü gizlemek için nasıl kullanılabileceğinin hikâyesidir. Ve bu yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nin değil, bütün devletlerin hikâyesidir; Amerika Birleşik Devletleri onu yalnızca en yüksek sesle "özgürlük" diye bağırarak yaptığı için, Amerika Birleşik Devletleri diğer devletlerden daha komik bir devlettir. Ama bu durum diğer devletleri mâsum yapmaz. Diğer devletler de en az Amerika Birleşik Devletleri kadar köleci, ahlâksız ve işgalcidir!

4. Son Söz: Efendisi Olmayanların Toprağı

Bütün bu tarih tek bir cümlede özetlenebilir: Amerika Birleşik Devletleri özgürlük üzerine kurulmuş bir ülke değil, özgürlük sözcüğünü giyinmiş bir tahakkümdür. Ama burada durup rahatlamak, en büyük yanılgı olurdu. Çünkü bu, tek bir devletin sapması, düzeltilebilir bir kaza ya da "kötü kurucuların" hatası değildir. Bu, devlet kavramının ta kendisinin ne olduğunun itirafıdır. Amerika Birleşik Devletleri yalnızca bu itirafı en yüksek sesle, en parlak bayraklarla ve en kutsal sözlerle yapmıştır; suçu diğerlerinden daha büyük veya küçük değil, yalnızca daha gürültülüdür. Çünkü her devlet, istisnasız her devlet, aynı ilk günahın üzerine oturur: birileri, geri kalan herkes adına karar verme hakkını kendisinde görür. Bir bayrak, altına gömülen bir mezarın örtüsüdür; bir anayasa, çalınmış bir toprağın tapusudur; bir sınır, bir halkın nefesinin nerede biteceğine bir başkasının karar vermesidir. Devlet özgürlüğü korumaz; özgürlüğü tekeline alır, sonra ise ondan küçük parçalar keserek halka "hak" diye geri satar. İnsanın kendi kendisini yönetme yetisini elinden alıp o yetiyi bir lütuf gibi geri sunan her aygıt, tanımı gereği bir hırsızdır. İşin en derin katmanı ise buradadır: Devlet yalnızca toprağı ve emeği gasp etmekle kalmaz; aynı zamanda ibadeti de gasp eder. Kendisini, yalnızca Tanrı'ya ait olan bir konuma çıkarır. Mutlak itaât ister; hayat ve ölüm üzerinde söz sahibi olduğunu iddia eder; neyin iyi neyin ise kötü olduğunu kendi buyruğuyla tayin ettiğini sanır. Kendi genişlemesine "kader", kendi zulmüne "kutsal görev", kendi varlığına ise "kutsal" der. İşte bu, mülke tapmanın en büyük biçimidir; sahte bir ilahın önünde eğilmektir; ve tam da bu yüzden devlet, bir siyasi kurum olmadan önce bir şirktir. Ona boyun eğmek, insanın hem özgürlüğüne hem de yaratıcısına ihanetidir. Devletin arkasında ise her zaman mülk durur. Kölelik, bir insanın bir başkasının mülkü sayılmasıydı; toprak gaspı, bir kıtanın bir azınlığın mülkü ilan edilmesiydi. Bunlar devletin kazaları değil, onun saf hâlidir: canlıyı ve toprağı "sahiplenilebilir" kılan mantığın en çıplak görüntüsüdür. Mülk olmadan tahakküm olmaz, tahakküm olmadan da devlet olmaz. Bu yüzden mülkiyet ile devlet aynı zincirin iki halkasıdır; birini kutsayan, öbürünün kırbacını da kutsamış olur. O hâlde bu tarihten çıkarılacak sonuç "daha iyi bir Amerika" ya da "gerçek değerlerine dönmüş bir devlet" değildir. Böyle bir dönüş yoktur, çünkü dönülecek masum bir başlangıç hiçbir zaman var olmadı. İnsanlığın sahip olduğu ne varsa —dayanışması, emeği, ekmeği, birbirine uzattığı el— hiçbirini devlet sayesinde değil, devletlere rağmen elde etti. İnsan efendisiz de yaşayabilir; hatta insan ancak efendisiz insanca gerçekten yaşar. Bayrakların ardındaki mezarları görmeyi öğrendiğimiz an, geriye savaş değil bir devrim ihtimali kalır: ne köle ne efendi, ne mülk sahibi ne de mülksüz, hiç kimsenin hiç kimsenin üzerinde olmadığı bir dünyanın ihtimali! Özgürlük, bir devletin insanlığa bağışlayabileceği bir şey değildir; özgürlük, tam da devletlerin var olmadığı yerde başlayan bir şeydir. Sonuç olarak Amerika Birleşik Devletleri fetih ve gasp ile kurulmuş olan bir devlettir ve bu durum hem Amerikan halkına ve hemde zamanında Amerika Birleşik Devletlerinin fethettiği topraklarda yaşayan halka karşı bir gasp durumudur. Amerikan halkının bu gasp olayına "vatan" demesi ise Amerikan toplumunun ne kadar cahil bir toplum olduğunun bir göstergesidir...

Yazar: Oğuzhan Kurt

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür