Tanrı Kavramı Üzerine Bir Sorgulama
İnsanlık tarihi boyunca Tanrı kavramı neredeyse her zaman metafizik bir bağlam içinde ele alınmıştır. 'Tanrı' denildiğinde çoğunlukla evreni yaratan, fiziksel gerçekliğin ötesinde duran,sınırsız güç ve mutlak bilgi sahibi aşkın bir varlık anlaşılır. Bu öyle yerleşik bir anlayıştır ki, çoğu zaman bir varsayım olduğu bile fark edilmez. Tanrı'nın metafizik bir kavram olması, sanki kavramın tanımının doğal ve kaçınılmaz bir parçasıymış gibi görünür.
Bu makale, Tanrı'nın var olup olmadığını tartışmıyor. Hatta Tanrı'nın metafizik olmadığını da iddia etmiyor. Bundan çok daha mütevazı ama bir o kadar da kışkırtıcı tek bir soruyu sormakla yetiniyor: Tanrı neden metafizik olmak zorunda olsun? Bu sorunun cevabı 'elbette metafiziktir, başka türlü düşünülemez' olabilir. Ama böyle bir cevaba varmadan önce, sorunun kendisini hakkıyla sormak gerekir.
Önce Bir Açıklık Getirelim: Metafizik Nedir, Ne Değildir?
Soruyu doğru sorabilmek için önce bir kavram karışıklığını gidermek gerekir, çünkü bu yazının kalbi tam da burada atıyor. Metafizik derken biz burada onu en yalın anlamıyla 'fizik ötesi olan' diye anlıyoruz. Ama bu 'fizik ötesi' ifadesi dikkatle açılmayı hak ediyor. Fizik ötesi olan; hem bilimin alanına ait olmayan hem de mistik olmayan, bu ikisinin de ötesine geçen, her ikisine birden aşkın olan bir şeydir. Dahası bu, varlığın içinde uykuda duran bir imkân veya gerçekleşmeyi bekleyen bir potansiyel de değildir. Yani bana göre metafizik, bir varlık kapsamı değildir; var olanların arasında sayılabilecek bir tür, bir bölge ya da bir raf değildir. Tam tersine metafizik kavramı, varlık kapsamının ötesinde olanı imler. Ve bu tanım, dikkat edilirse, mistisizmi dahi aşar; çünkü mistik olan en nihayetinde yine bir tür tecrübeye ve bir varlık kapsamına tutunur, oysa burada kastedilen şey her türlü kapsamın dışına taşan bir kavramdır. Bu ayrımı baştan koymak şart, çünkü onu atladığımız anda işler karışır. Şimdi şu da hemen eklenmelidir: Elbette bir şeyin nasıl bir varlık kategorisine düştüğünü sorgulamak da metafizik bir sorgulamadır. Yani 'Tanrı şu kategoriye aittir ya da Tanrı hiçbir kategoriye ait değildir' demek, kaçınılmaz olarak metafizik bir zeminde konuşmaktır. Ama bu durum metafiziğin tamamı değildir; yalnızca onun bir yüzüdür. Metafiziğin asıl ufku, tek tek varlık kategorilerinin içinde değil, varlık kapsamının bütününde uzanır. Bu yüzden bu yazı, 'Tanrı metafizik değildir, tüm kategorilerin dışındadır' gibi bir iddiada bulunmaz; çünkü böyle bir cümle, bir şeyin kategoriler karşısındaki yerini ilan ettiği için yine metafizik bir iddiaya dönüşür. Ben bu makalede bir iddia ortaya atmıyorum; sadece çoğunlukla sorulmadan geçilen bir öncülü gün yüzüne çıkarıp soruya çeviriyorum. Yani buradaki amaç Tanrı'yı metafizikten çıkarmak değil. Amaç, 'Tanrı Metafiziktir' cümlesinin neden bu kadar kolay ve bu kadar sorgusuz kabul edildiğini anlamak.
Geleneksel Çerçeve ve Paylaşılan Zemin
Klasik teizm Tanrı'yı evrenin yaratıcısı, ilk neden ve her şeyin aşkın temeli olarak tanımlar. Bu tanım gereği Tanrı, fiziksel gerçekliğin dışında ve onu aşan bir konumdadır. Tanrı üzerine yürütülen tartışmaların ezici çoğunluğu da bu çerçevenin içinde döner. Dikkat çekici olan şu: Bu zemini yalnızca teistler değil, ateistler de paylaşır. İki taraf da çoğu zaman aynı Tanrı tasavvurunu, yani aşkın, fiziküstü ve yaratıcı bir varlık tasavvurunu baştan kabul eder. Anlaşmazlıkları bu tasavvurun ne olduğu üzerine değil, yalnızca böyle bir varlığın gerçekten mevcut olup olmadığı üzerinedir. Biri 'bu varlık vardır', öteki ise 'bu varlık yoktur' der; ama 'bu varlık şudur' konusunda hem teistler hem de ateistler şaşırtıcı bir biçimde anlaşırlar. Burada şu fark edilmelidir: İki tarafın da üzerinde durduğu ortak zemin, tartışmanın görünmeyen öncülüdür. Ve her tartışmada en az sorgulanan şey, çoğu zaman tam da bu sessiz ortak öncüldür.
Gizli Varsayımı Görünür Kılmak
İşte makalenin asıl hamlesi burada. 'Tanrı var mıdır?' sorusu, daha sorulmadan önce bir şeyi varsayar: Tartıştığımız şeyin metafizik bir varlık olduğunu. Bu varsayım o kadar derine yerleşmiştir ki, çoğu kez bir varsayım olarak bile algılanmaz; kavramın kendisiyle özdeş sanılır. Oysa bir adım geri çekilip şunu sorabiliriz: Bu metafiziklik, Tanrı kavramının özünden mi geliyor, yoksa biz mi onu hep böyle düşünmeye alıştığımız için ona böyle bakıyoruz? Bir kavramı yüzyıllarca belli bir biçimde düşünmek, o biçimin zorunlu olduğunu kanıtlamaz; bu durum yalnızca dogmatik bir alışkanlığın gücünü gösterir. Bu soruya genellikle doğrudan bir cevap verilmemesinin sebebi de budur. Çünkü metafiziklik, Tanrı tanımının tartışılması gereken bir özelliği değil, tartışmanın başladığı yer olarak görülür. Bu yazı ise tam da o başlangıç noktasının kendisini bir soru işaretinin altına almayı öneriyor.
Bu Soru Yeni mi? Geleneğin İçindeki Yeri
Burada dürüst olmak gerekir: 'Tanrı'yı alışıldık kategorilerle kavramak yetersiz olabilir' sezgisi yeni değildir. Tam tersine bu sorgu felsefe ve teoloji tarihinin en köklü damarlarından biridir. Bu yüzden bizim sorumuz boşlukta doğmuyor; çok eski bir tartışmanın içine ekleniyor. Negatif teoloji geleneği, yani via negativa, tam da bu kaygıdan beslenir. Pseudo-Dionysius'tan İbn Meymun'a, oradan birçok mutasavvıfa uzanan bu çizgi, Tanrı hakkında 'ne olduğunu' söylemenin imkânsız olduğunu ancak Tanrı'nın 'ne olmadığını' söylebileceklerini savunur. Çünkü olumlu her sıfat, Tanrı'yı insan kategorilerinin içine hapsetme riskini taşır. Plotinos daha da ileri gider ve 'Bir' dediği nihai ilkenin varlığın bile ötesinde olduğunu söyler. Yani onun için en yüksek ilke, 'vardır' demenin bile yetersiz kaldığı bir şeydir. Çağdaş düşünürlerden Paul Tillich, Tanrı'yı 'bir varlık' değil, 'varlığın zemini' olarak düşünmeyi önermiş; hatta 'Tanrı'nın ötesindeki Tanrı' gibi sınırı zorlayan bir ifade kullanmıştır. Kant ise bambaşka bir yerden, Tanrı'nın olası deneyimin bir nesnesi olamayacağını, dolayısıyla onun hakkında teorik aklın kesin bilgi üretemeyeceğini göstermişti. Bu birikimi anmak, sorumuzu zayıflatmaz; aksine ona ağırlık ve kök kazandırır. Demek ki 'Tanrı neden metafizik olmak zorunda olsun?'' sorusu, bir hevesin değil, yüzyıllardır farklı dillerde tekrar tekrar sorulmuş bir kaygının bugünkü ifadesidir. Bizim katkımız bu kaygıyı yeniden, sade ve çıplak bir soru hâline getirmektir.
Sorunun Kendisi Üzerine Düşünmek
Şimdi sorunun olası birkaç açılımına bakalım. 'Tanrı neden metafizik olmak zorunda olsun?' sorusu sorulduğunda, birkaç farklı cevap yönü beliriyor ve her biri ayrı bir düşünme imkânı sunuyor. Birinci ihtimal: Belki gerçekten metafizik olmak zorundadır. Yani Tanrı kavramının içeriği (yaratıcılık, aşkınlık, ilk neden olmak veya varlık kapsamının dışında olmak) zaten doğası gereği metafizik olduğu için, bu özellikleri ondan ayırmak Tanrı kavramını tümüyle dağıtır. Bu durumda soru, sağlam bir cevapla karşılaşmış olur ve bu da değerli bir sonuçtur. Çünkü o zaman metafizikliğin bir alışkanlık değil, bir zorunluluk olduğunu artık biliyor oluruz. Soruyu sormak sadece bu zorunluluğu körü körüne kabul etmekle bilinçli olarak onaylamak arasındaki farkı yaratır. İkinci ihtimal: Belki metafiziklik Tanrı kavramının özünden değil, bizim onu kavrama biçimimizden geliyordur. İnsan zihni gerçekliği fiziksel, zihinsel, soyut ve kutsal gibi bölmelere ayırarak işler. Bir kavramla karşılaştığımızda, ona huzur bulabilmek için bir raf ararız. Belki Tanrı kavramının metafizik rafına yerleştirilmesi, Tanrı kavramının kendi talebi değil, bizim sınıflandırma ihtiyacımızın bir sonucudur. Bu durumda asıl mesele Tanrı değil, bizim düşünme tarzımız olur. Üçüncü ihtimal, ve en ihtiyatlı söylenmesi gereken: Belki de bu kavram, dilin ve kategorilerin sınırında duran, onlara tam sığmayan bir kavramdır. Burada dikkatli olmak gerekir, çünkü 'kategorilerin dışında' demek bile bir tür yer göstermektir ve bu da gizlice bir kategori kurar. O yüzden iddiamız 'Tanrı kategorilerin dışındadır' değil; daha çok şu: Bu kavramı herhangi bir kategoriye yerleştirme çabamızın neden hep bir belirsizlik, bir taşma ve bir tam oturmama hissi bıraktığını sormaya değer. Belki de cevap, kavramın kendisinde değil, kategori kurma alışkanlığımızın sınırlarındadır. Dördüncü ihtimal, ve belki de en cüretkârı: Belki de Tanrı kavramı hem mistik, hem olgusal, hem de metafizik değildir; belki de bu üç tanımlamanın da dışında durur. Ne mistik bir tecrübenin nesnesi, ne olgusal dünyanın bir parçası, ne de metafizik bir varlık. Ama hemen belirtmek gerekir: Bu makale böyle bir kapsamı iddia etmiyor, böyle bir sonucu kanıtlamaya da soyunmuyor. Bu ihtimali yalnızca bir sorgulama niyetiyle, düşünmeye açık bir olasılık olarak ortaya koyuyor. Yani burada söylenen şu değildir: 'Tanrı bu üçünün de dışındadır.' Söylenen yalnızca şu sorudur: 'Tanrı neden mistik, metafizik veya olgusal olmak zorunda olsun?'' Bu soru göründüğünden çok daha geniş bir alanı sarsar; çünkü yalnızca tek bir kategoriyi değil, Tanrı'yı düşünürken başvurduğumuz neredeyse bütün hazır kategorileri birden yoklar. Ve tam da bu yüzden bu makale hem ateizmi, hem teizmi, hem agnostisizmi hem de deizmi derinden etkiler. Çünkü bu dört konum da, birbirleriyle ne kadar çatışırlarsa çatışsınlar, çoğu zaman Tanrı'nın şu üç kategoriden birine ait olduğunu baştan varsayarak yola çıkar. Bu varsayım sorgulandığında, dört konumun da üzerinde durduğu zemin yeniden düşünülmeyi gerektirir. Bu dört ihtimalin hiçbirini burada nihai olarak savunmuyoruz. Önemli olan, soruyu sormanın bu ayrı düşünme yollarını birden açmasıdır. Soru sorulmadığında, bu yolların hiçbiri görünmez bile.
Soru Neyi Kazandırır?
Peki bu soruyu sormak bize somut olarak ne kazandırır? Çünkü iyi bir soru, sadece havada asılı kalan bir merak değil, düşünceyi ileri taşıyan bir araçtır. Her şeyden önce bu soru tartışmayı kısırlıktan kurtarır. 'Tanrı var mı yok mu?' tartışması yüzyıllardır aynı zeminde, aynı argümanlarla döner durur; çünkü iki taraf da aynı tanımı paylaştığı sürece, yeni bir şey söylemek güçtür. Oysa öncülü sorgulamak, tartışmayı kilitlendiği yerden çıkarıp yeni bir zemine taşıma imkânı verir. İkincisi, kendi düşünme alışkanlıklarımızı görünür kılar. Bu soru aslında yalnızca Tanrı hakkında değil, bizim hakkımızdadır. Niçin her kavramı bir kutuya koyma ihtiyacı duyarız? Hangi durumlarda bu kutular bize yardım eder, hangi durumlarda bu kutular gerçekliği çarpıtır? Tanrı kavramı, bu genel sorgulamanın yalnızca en çarpıcı örneğidir. Üçüncüsü, alçakgönüllülük kazandırır. Bir şeyi sorgusuz kabul etmek yerine 'acaba neden böyle?' diye sormak, hem teisti hem de ateisti kendi kesinliğinin kaynağını gözden geçirmeye davet eder. Bu, hiç kimseyi haksız çıkarmaz; yalnızca herkesi, durduğu zeminin neden orada olduğunu bilmeye çağırır.
Sonuç
Tanrı'nın var olup olmadığı hakkındaki tartışmalar, çoğu zaman birtakım varsayımları sorgulamadan kabul ederek başlar. Bunların en köklülerinden biri, Tanrı'nın zorunlu olarak metafizik bir varlık olduğu düşüncesidir. Bu yazı o düşüncenin yanlış olduğunu iddia etmedi; yalnızca onu bir soru işaretinin altına almayı önerdi. Belki de Tanrı hakkında sorulması gereken ilk soru 'Tanrı var mı?'' değil, 'Tanrı kavramını neden belirli bir kategoriye yerleştirmek zorunda hissediyoruz?'' sorusudur. Bu soruya verilecek cevap 'çünkü zorunlu olarak metafiziktir' olabilir; ve eğer öyleyse, bunu artık alışkanlıkla değil, bilerek söylemiş oluruz. Ama cevap başka bir yöne de açılabilir ve o zaman önümüzde keşfedilmeyi bekleyen yeni bir düşünce alanı belirir. Her iki durumda da kazanan, sorunun kendisidir. Çünkü iyi bir soru, çoğu zaman acele ile verilmiş bir cevaptan daha çok şey öğretir. Ve felsefenin işi, hazır cevapları korumak değil, herkesin üzerinde durduğu o sessiz zemini nazikçe sarsmaktır.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür