NOMASTER
Siyaset & Felsefe

Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi Üzerine

2026

Giriş: Üçüncü Bir Yol

Anarşizmin tarihi büyük ölçüde tek bir soru etrafında dönmüştür: Mülkiyet. Devlet nasıl bir tahakküm aygıtıysa, mülkiyet de topraklar ve nesneler üzerinden kurulan bir tahakkümdür; ve anarşistler yüzyıllardır bu iki tahakkümü nasıl söküp atacaklarını tartışır. Ama burada çoğu zaman gözden kaçan bir şey vardır: Mülkiyeti reddettiğini söyleyen teorilerin çoğu, aslında onu ortadan kaldırmaz; yalnızca sahibini değiştirir. 'Birey değil, toplum sahip olsun' derler; 'patron değil, komün sahip olsun' derler. Sahiplik olduğu yerde durur; yalnızca hükmedenin ismi değişir. İşte bu yazıda savunacağım teori tam burada ayrılır ve kendisine yeni bir ad ister: Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi. Bu teorinin söylediği şey basit ama köklüdür: Hiçbir toprak, hiçbir sermaye, hiçbir nesne hiç kimsenin değildir. Ne bir bireyin, ne bir topluluğun, ne bir toplumun, ne de bir devletin. Dikkat edin; her şey 'herkesindir' demiyorum, hiçbir şey 'hiç kimsenindir' diyorum. Birazdan uzun uzun göstereceğim gibi, bu iki ifade arasında bir uçurum vardır. Ve bu teori, tam o uçurumun doğru yakasında durur. Bu teori insanı mülksüz bırakır, ama sahipsiz bırakmaz. Çünkü tek bir şeyin, yani insanın yalnızca kendisine ait olduğunu savunur. İnsanın kendi bedenine, kendi karakterine, kendi varoluşuna sahip olması bir mülkiyet değildir; çünkü bu, kimsenin üzerinde bir tahakküm kurmaz. Oysa insanın bir toprağa, bir sermayeye, bir nesneye 'bu benimdir' veya 'bu bizimdir' demesi bir tahakkümdür; çünkü bu, başkalarını mülk hâline getirilen nesneden veya konumdan dışlamaktır. İşte bu teori, tahakküm kuran her sahipliği reddeder; ve tahakküm kurmayan tek sahipliği, yani insanın kendisine ait oluşunu korur. Makale boyunca önce bu ayrımları tek tek açacağım. Sonra bu teoriyi anarşizmin iki büyük ekonomik okulundan, yani Kolektivist Anarşizmden ve Anarko-Komünizmden ayıracağım. Ve nihayet, Kolektivist Anarşizmin kurucusu Mihail Bakunin'in mülkiyet anlayışını, dışarıdan bir silahla değil, bizzat kendi mantığıyla çürüteceğim. Amacım, mülkiyetsizliğin bugüne dek yarım kalmış biçimlerini tamamlamak ve onu gerçekten sonuna kadar götürmektir.

'Herkesin' ile 'Hiç Kimsenin' Arasındaki Uçurum

Bu teorinin can damarı, çoğu insanın aynı sandığı iki ifadenin arasındaki farktır: 'herkesin' ile 'hiç kimsenin.'' İlk bakışta bunlar benzer, hatta aynı görünür. 'Bu toprak herkesindir' ile 'bu toprak hiç kimsenindir' cümleleri, sanki ikisi de mülkiyeti reddediyormuş gibi durur. Oysa aralarında derin, hatta birbirine karşıt bir fark vardır. 'Bu toprak herkesindir' dediğinizde, aslında yeni bir sahip yaratmış olursunuz: 'herkes.' Ama 'herkes' dediğimiz şey yine bir güçtür ve bu güç bu sefer toplumun bireyi zorla yönetmesini doğurur; böyle bir ideoloji toplumun bireye zorla kurallar dayatmasını ve toplumun herhangi bir topraktan veya fabrikadan bireyi sırf gıcık olduğu için dışlayabilme yetkisini doğurur ve tam olarak bu yetki özgürlüğe bir engeldir. Ayrıca zâten bir toplum kendi başına karar veremez, Bu yüzden Anarşist-Komünizmde er ya da geç, 'herkes' adına konuşan birileri belirir: bir konsey, bir komün meclisi, bir kooperatif yönetimi, veya bir 'halk temsilcisi.'' Ve o andan itibaren toprak artık 'herkesin' değil, herkes adına karar veren o aygıtın denetimindedir. 'Herkesin malı', pratikte her zaman 'herkes adına yöneten mercinin malı' haline gelir ve tam olarak bu hâl Marxist Sosyalizme geri dönmektir. Sahiplik ortadan kalkmamıştır; yalnızca bir soyutlamanın veya çoğunluğun arkasına gizlenmiştir. İşte bu yüzden 'herkesin' demek, mülkiyeti kaldırmak değil, onu kolektifleştirmetir. Yeni bir sahip, yani 'topluluk' ya da 'toplum' yaratılır ve mülkiyet bu ikisinden birine devredilir. Ama mülkiyet devredildiği sürece mülkiyet hâlâ vardır; ve mülkiyet olduğu sürece, bir nesneden dışlananlar, bir nesneyi kullanmak isteyenler, bir nesneyi kullanan insanların veya topluluğun o nesneyi kullanmak isteyen ama toplumun genelinin istemediği insanların tahakküm altına alınması durumu ve kolektif iradeye uymayanların dışlanması durumu hâlâ vardır. Kolektif mülkiyet, bireysel mülkiyetten yalnızca ölçekçe farklıdır; mantığı ise birebir aynıdır: bir özne bir şeyi 'bizimdir' îlan eder ve başkalarını ise ondan dışlar. 'Hiç kimsenin' demek ise bambaşka bir şeydir. Burada hiçbir yeni özne yaratılmaz. Ne birey, ne topluluk, ne toplum, ne de devlet; hiç kimse o şeyin sahibi değildir. Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizminde sahiplik ilişkisinin kendisi buharlaşır. Toprak oradadır, nesne oradadır, ama üzerinde hiçbir 'benim' ya da 'bizim' damgası yoktur. Hiç kimse onu bir başkasına karşı sahiplenemez, kimse ondan bir başkasını kalıcı olarak dışlayamaz. 'Hiç kimsenin' olan bir şey, üzerinde tahakküm kurulamayan bir şeydir; çünkü tahakküm kurabilmek için önce bir sahibin olması gerekir, ve burada sahiplik yoktur. İşte bu yüzden bu teori ısrarla ve yüksek sesle şunu söyler: Biz 'herkesin' demiyoruz, biz 'hiç kimsenin' diyoruz. Çünkü 'herkesin' gizli bir sahip, gizli bir kolektif tahakküm yaratır; 'hiç kimsenin' demek ise sahipliği kökünden siler. Biri mülkiyeti kolektife taşır, öteki ise mülkiyeti tamamen yok eder. Ve bizim istediğimiz, mülkiyetin biçiminin değişmesi değil, tamamen yok edilmesidir.

İnsanın Kendisine Ait Olması Bir Mülkiyet Biçimi Değildir

Burada hemen bir itiraz belirir: 'Madem hiçbir şey hiç kimsenin değil, o zaman insan kendi kendisinin de sahibi olamaz mı? Sen kendi bedenine sahip değil misin? Ya da sen kendi bedeninin sahibi isen bu da bir mülkiyet değil mi?' Bu itiraz önemlidir, çünkü teorinin en ince ayrımını açığa çıkarır. Cevabım şudur: Hayır, insanın kendisine ait olması bir mülkiyet biçimi değildir; çünkü mülkiyeti kötü yapan şey burada yoktur. Bir şeyi mülkiyet, dolayısıyla tahakküm yapan nedir? Mülkiyet, bir şeyi 'benimdir' îlan edip başkalarını senin olan şeyden dışlamaktır. Yani mülkiyetin özünde bir dışlama ve başkası üzerinde kurulan bir yetki iddiası vardır. Ben bir toprağa 'benim' veya 'bizim' dediğimde, o toprağı herkese kapatmış olurum; benim veya 'bizim' mülkiyeti, senin o topraktan dışlanman demektir. Tahakküm işte buradadır: benim sahipliğim, senin özgürlüğünü kısıtlar. Şimdi bunu insanın kendisine ait oluşuyla karşılaştıralım. Ben kendi bedenime, kendi karakterime, kendi varoluşuma sahip olduğumda kimi dışlamış olurum? Hiç kimseyi. Benim kendi bedenime ait olmam, senin hiçbir şeyden dışlanmana yol açmaz. Kendi karakterime sahip olmam, senin özgürlüğünü bir milim kısıtlamaz. Kendi varoluşumu yaşamam, seninkine hiçbir sınır koymaz. Yani insanın kendisine ait olması, hiç kimsenin üzerinde hiçbir tahakküm kurmaz. Ve tahakküm kurmayan bir şey, bu teorinin karşı çıktığı şey değildir. Dahası: insanın kendi varoluşuna sahip olması bir siyâset düzeni de kurmaz. Bir toprağa ya da sermayeye sahip olmak kaçınılmaz olarak bir düzen doğurur; kimin gireceğini, kimin çıkacağını, kimin yararlanıp kimin dışlanacağını belirleyen bir iktidar ilişkisi yaratır. Ama insanın kendi bedenine sahip olması etrafında böyle bir düzen kurulamaz; çünkü orada dağıtılacak, paylaştırılacak, üzerinde hükmedilecek dışsal bir nesne yoktur. Yalnızca kişinin kendisi vardır. İnsanın kendisine ait olması, bir iktidar ilişkisinin değil, bir tahakküm-yokluğunun adıdır. Çünkü asıl tam tersine bireyin kendi bedenine sahip olmaması başkalarının bir insanın bedenini zorla kullanabilmesini doğurur ve bu durum çok büyük bir tahakkümdür. İşte bu yüzden bu teori, insanın kendisine ait oluşuna karşı değildir; tam tersine, onu sonuna kadar savunur. 'İnsan kendisine aittir' demek, aslında 'insanın üzerinde hiçbir dışsal tahakküm olmamalıdır' demektir. Bu bir mülkiyet değil, bir özgürlük îlanıdır. Nesnelerde mülkiyeti reddederken bedende ve varoluşta kendine-aitliği savunmak bir çelişki değildir; çünkü ikisi de aynı ilkeden, tahakkümün reddinden doğar. Nesne üzerindeki mülkiyet tahakküm kurduğu için reddedilir; insanın kendisine ait oluşu ise tahakküm kurmadığı hatta tam tersine bedenin sahipliği olmaz ise asıl o zaman tahakküm başlayacağı için insanın kendisine ait oluşu tamamen korunur. İlke tektir: tahakküm olmamalıdır. Bu sebepten dolayı bedenin insana ait olması ama nesnelerin, toprağın ve sermayenin hiç kimseye ait olmaması bir içsel çelişki değildir.

Mülkiyet Neden Bir Tahakkümdür

Şimdi teorinin kalbindeki soruya inelim: Mülkiyet neden bir tahakkümdür? Ve daha da önemlisi, onu tahakküm yapan şey tam olarak nedir? Çünkü bu soruyu doğru cevaplayamazsak, teori 'kimse hiçbir şey kullanamaz' gibi saçma bir yere savrulur. Önce şunu netleştirelim: Bu teori, bir nesnenin o an kullanılmasına karşı değildir. Bir insanın bir elmayı yemesine, bir yatağa uzanmasına, bir aleti eline alıp bir iş görmesine kimsenin itirazı yok. İnsanların aynı anda aynı toprağı, aynı nesneyi farklı amaçlarla kullanmak istemesi doğal bir çıkar çelişkisidir ve bunun tam bir çözümü yoktur; ne mülkiyet ne de tamamen mülkiyetsizlik bu anlık çelişkiyi ortadan kaldıramaz. İki insan aynı anda aynı elmanın tamamını yemek isterse, orada çözümsüz bir çıkar çelişkisi vardır ve bu çıkar çelişkisi, hangi düzende olursanız olun karşınıza çıkar. Mülkiyetin asıl kötülüğü kullanım anında değildir; kullanım bittikten sonra da süren o iddiadadır. Mülkiyet şöyle der: 'Ben bu nesneyi şu an kullanmıyor olsam da, ona elimi sürmüyor olsam da, hatta ondan kilometrelerce uzakta olsam da, o hâlâ benimdir ve sen ona dokunamazsın.'' Tahakküm tam da buradadır. Mülkiyet, anlık ve doğal bir kullanım ilişkisini alır, onu zamanda sonsuza yayar ve kalıcı bir dışlama yetkisine yani bir tekeye çevirir. Elmayı yediğin an bu yeme davranışı senin bir hakkındır demek başkadır; yemediğin, elinde tutmadığın, hatta unuttuğun bir elmanın hâlâ senin olduğunu ve başkasının ondan dışlandığını söylemek bambaşka bir şeydir. Birincisi kullanımdır; ikincisi ise mülkiyettir ve biz sadece ikincisine karşıyız. Bu ayrım, teorinin en güçlü noktasıdır. Çünkü çoğu insan mülkiyetsizliği duyunca 'o zaman kimse hiçbir şey kullanamaz, herkes her şeye saldırır, kavga hâli olur' diye korkar. Oysa bu teori kullanımı yasaklamıyor; kullanımı kalıcı bir dışlama yetkisine çevirmeyi engelliyor. Bir şeyi kullanabilirsin; ama kullanmayı bıraktıktan sonra bile 'bu hâlâ benim, kimse dokunamaz' diyemezsin. Mülkiyet, işte bu 'kimse dokunamaz'ın kalıcılaştırılmasıdır; ve kalıcı kılınan her dışlama bir tahakkümdür. Buradan çok önemli bir sonuç çıkar: Emeğin ürünü bile mülkiyet doğurmaz. Çoğu teori burada durur ve 'kendi emeğinle ürettiğin şey senindir' der. Ama bir düşünün: eğer bir şeyi ürettim diye o benim kalıcı mülküm oluyorsa, o zaman ben o şey üzerinde başkalarını dışlayan bir tahakküm kurmuş olurum. Emek bir nesneyi keşfedebilir, biçimlendirebilir ya da emek bir olgunun fiziksel ortamda gerçekleşmesine yardımcı olabilir; ama emek bir olguya veya nesneye kalıcı bir sahiplik mührü basamaz, çünkü o mühür tam da reddettiğimiz dışlamayı geri getirir. Ürettiğin şeyi kullanabilirsin, evet; ama ürettin diye onu sonsuza dek 'benim' veya 'bizim' îlan edip başkasını ondan men edemezsin. Emek bir kullanım hakkı verebilir, ama bir mülkiyet hakkı veremez. İşte bu, teoriyi hem liberal mülkiyetçilikten hem de birazdan göreceğimiz kolektivist gelenekten ayıran kritik çizgidir.

Kolektivist Anarşizm ile Anarşist-Komünizm: İki Ayrı Teori

Şimdi bu teoriyi, anarşizmin kendi içindeki iki büyük ekonomik okulundan ayırmam gerekiyor. Ama önce çok yaygın bir hatayı düzeltmeliyim: Kolektivist Anarşizm ile Anarşist-Komünizm aynı şey değildir. Bunlar sık sık karıştırılır, hatta iç içe geçmiş sanılır; oysa bunlar iki ayrı teoridir ve aralarındaki fark tam da mülkiyet ve dağıtım meselesinde yatar. Bu ayrımı bilmek, anarşizmin tarihini doğru anlamanın şartıdır. Kolektivist anarşizm, esas olarak Mihail Bakunin ile anılır. Şöyle der: Üretim araçları, yani topraklar, fabrikalar, aletler, özel mülkiyetten çıkarılmalı ve üreticilerin topluluklarına, yani kolektiflerine ait olmalıdır. Dikkat edin: burada üretim araçları 'tüm toplumun' değil, o araçları kullanan üreticilerin topluluğunundur. Ama kolektivist anarşizm bir şeyi korur: bireyin emeğinin karşılığını. Bu teoride insan ne kadar emek harcarsa, ürettiğinin karşılığında o kadar pay alır; 'herkese emeğine göre' ilkesi geçerlidir. Yani kolektivist anarşizmde bir tür bireysel pay, emeğin ürünü üzerinde bir tür kişisel hak korunur. Üretim araçları ortaktır, ama emeğin karşılığı bireyseldir. Anarşist-Komünizm ise, esas olarak Kropotkin ile anılan bambaşka bir teoridir. Kropotkin bir adım daha ileri gider ve der ki: Yalnızca üretim araçları değil, emeğin ürünleri de ortak olmalıdır. Burada üretim araçları belli bir topluluğun değil, tüm toplumun sayılır; ve dağıtım emeğe göre değil, ihtiyaca göre yapılır. 'Herkese ihtiyacına göre' ilkesi geçerlidir. İnsan ne kadar emek harcarsa harcasın, neye ihtiyacı varsa onu alır. Böylece Anarşist-Komünizmde bireyin emeğinin ürünü üzerindeki kişisel sahiplik te ortadan kalkar; her şey ortak havuza girer ve oradan ihtiyaca göre dağıtılır yani kısacası Kropotkinde her şey bütün toplumundur topluluğun veya bireyin değildir. İki teori arasındaki temel fark işte budur: Kolektivist anarşizm 'üretim araçları topluluğundur ama üretim aracından çıkan nesneler bireyindir' der; Anarşist-Komünizm ise 'hem üretim araçları hem de ürünler tüm toplumundur, herkes ihtiyacına göre almalıdır' der. Biri emeğe göre dağıtır ve bireysel bir payı korur; öteki ise ihtiyaca göre dağıtır ve bireysel payı ortadan kaldırır. Biri 'topluluğundur' der, öteki 'tüm toplumundur' der. Bunlar gerçekten iki ayrı teoridir ve bu ayrımı silmek, ikisini de yanlış anlamaktır. Ama şimdi asıl meseleye geliyoruz. Bu iki teori birbirinden ne kadar farklı olursa olsun, ortak ve ölümcül bir noktada buluşur: İkisi de sahipliği ortadan kaldırmaz, yalnızca onu kolektifleştirir. Biri mülkiyeti 'topluluğa' verir, öteki 'tüm topluma'; ama ikisi de mülkiyeti bir özneye vermeye devam eder. İkisi de 'hiç kimsenin' demez; biri 'topluluğun', öteki 'herkesin' der. İşte tam bu yüzden Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi her ikisine birden karşıdır. Çünkü bizim itirazımız mülkiyetin sadece bir biçimine değil, tamamen mülkiyet kavramının kendisinedir.

Bakunin'in Kolektivizmini Kendi Mantığıyla Yıkmak

Şimdi doğrudan Bakunin'in üstüne gideceğim; ama onu dışarıdan bir silahla değil, kendi mantığıyla çürüteceğim. Çünkü Bakunin'in kolektivizmi, tam da en güçlü sandığı yerde çöker. Bakunin komünizme çok keskin bir itiraz yöneltmişti. 'Ben komünist değilim, 'diyordu' çünkü komünizm toplumun bütün güçlerini devlette toplar ve emer; çünkü komünizm kaçınılmaz olarak mülkiyetin devletin elinde merkezileşmesiyle biter. Ben ise toplumun ve kolektif mülkiyetin aşağıdan yukarıya, özgür birlik yoluyla örgütlenmesini isterim, yukarıdan aşağıya bir otorite eliyle değil.' Bu itiraz keskindir ve bu eleştirinin haklı bir yanı vardır: gerçekten de mülkiyeti devlete vermek, en büyük tahakkümü doğurur. Buraya kadar Bakunin'le aynı yerdeyiz. Ama tam burada, onun göremediği şey ortaya çıkar. Bakunin devlet mülkiyetini reddederken kolektif mülkiyeti savunmaya devam ediyor. Yani sahipliği devletten alıp kolektife veriyor, ama sahiplik kavramının kendisini hiç sorgulamıyor. Bütün derdi, mülkiyetin kimin elinde toplanacağı: devletin mi, kolektifin mi? Devletin elinde kötü, kolektifin elinde ise iyi olduğunu düşünüyor. Oysa asıl sorulması gereken soru bu değildir. Asıl soru şudur: Mülkiyet, kimin elinde olursa olsun, neden bir hak olsun? Bakunin'i kendi mantığıyla aşan nokta işte buradadır. Bakunin devlete şu haklı itirazı yöneltir: 'Devlet, toplumun üstünde duran, ona dışarıdan hükmeden bir tahakküm aygıtıdır; bu yüzden reddedilmelidir.' Çok güzel. Ama ben burada tamamen aynı mantığı kolektif mülkiyete de uygulamamız gerektiğini söylüyorum: Kolektif mülkiyet de, o mülke uymayan, o kolektif karara katılmayan, o 'biz'in dışında kalan birey üzerinde bir tahakküm kurar. Kolektif de, tıpkı devlet gibi, bireyi kendi iradesine tabi kılar; sadece bunu daha küçük ölçekte ve daha 'sıcak' bir dille yapar. Bakunin devletteki tahakkümü gördü, ama kolektifteki tahakkümü göremedi. Çünkü tahakkümün kaynağını 'devlet' sandı; oysa tahakkümün asıl kaynağı her türlü sahipliğin kendisidir. Sahip olan her özne, ister devlet ister kolektif olsun, sahip olduğu şey üzerinden başkalarını dışlar ve onlara hükmeder. Bakunin, egemenliği kraldan alıp çoğunluğa veren cumhuriyetçilere benzer: efendiyi değiştirmiş, ama efendiliği korumuştur. Mihail Bakunin mülkiyeti devletten alıp kolektife verdi; sahibi değiştirdi, ama sahipliği kutsamaya devam etti. 'Kolektif mülkiyet' dediği şey hâlâ bir mülkiyettir; ve her mülkiyet gibi o da bir dışlama, bir tahakküm ve bir 'bu bizim, sen bunun dışındasın ve bizim iznimiz yokken fabrikayı kullanamazsın' iddiasıdır. Bakunin tahakkümü belki küçültmüştür, ama ortadan kaldırmamıştır. Kolektivist anarşizm, devlet mülkiyetinin daha yumuşak, daha yerel, daha sevimli görünen bir akrabasıdır; ama özünde aynı hastalığı taşır. Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi ise Bakunin'in durduğu yerde durmaz, iki adım daha ötesine geçer. Bakunin 'mülkiyet devletin değil, kolektifin olsun' dedi; biz ise 'hiçbir şey kimsenin olmasın, çünkü mülkiyetin her türlü biçimi bir tahakkümdür ve her tahakküm bir haksızlıktır' diyoruz. Bakunin sahibi değiştirdi; biz ise sahipliği tamamen ortadan kaldırıyoruz. Ve ancak sahiplik kalktığında, ne devletin ne kolektifin, ne bireyin ne de bir başkasının bir birey üzerinde nesneler yoluyla tahakküm kuramayacağı bir dünya mümkün olur. Bakunin yarı yolda durdu; biz ise o yolu sonuna kadar götürüyoruz ve mülkiyet kategorisini tamamen reddediyoruz.

Sonuç: Hiçbir Şeyin Hiç Kimsenin Olmadığı Bir Dünya Gerçek Bir İstiklâldir

Şimdi geriye, bütün bu düşüncenin toparlandığı sade bir tabloya bakalım. Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi iki temel ilke üzerinde durur; ve bu ilkeler, ilk bakışta zıt görünse de aynı kökten, yani tahakkümün reddinden doğar. Birinci ilke: Hiçbir toprak, hiçbir sermaye ve hiçbir nesne hiç kimsenin değildir. Ne bireyin, ne topluluğun, ne toplumun, ne de devletin. Çünkü bir şeyi 'benim' ya da 'bizim' îlan edip başkasını ondan kalıcı olarak dışlamak, nesneler üzerinden kurulan bir tahakkümdür. Bu teori 'herkesin' demez, çünkü 'herkesin' gizli bir kolektif sahip ve gizli bir tahakküm yaratır; Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi 'hiç kimsenin' der, çünkü ancak sahiplik tümüyle ortadan kalktığında, nesneler üzerinden kurulan tahakküm de son bulur. İkinci ilke: İnsan yalnızca kendisine aittir. Kendi bedenine, kendi karakterine, kendi varoluşuna. Ve bu, birinci ilkeyle çelişmez; çünkü insanın kendisine ait olması bir mülkiyet değil, bir tahakküm-yokluğudur. İnsanın kendisine ait olması hiç kimseyi dışlamaz ve bu durum hiç kimse üzerinde hüküm kurmaz, hiçbir siyasal düzen doğurmaz. O bir sahiplenme değil, bir özgürlüğün adıdır: benim üzerimde hiçbir dışsal tahakküm yoktur demenin adıdır. Bu iki ilkeyle bu teori, anarşizmin bütün geleneksel ekonomik okullarını aşar. Kolektivist anarşizmden ayrılır, çünkü kolektivist anarşizm üretim araçlarını topluluğa verir ve emeğin ürününü bireyselleştirir; bu da birer sahiplik biçimidir dolayısıyla bu da olmamalıdır. Bu teori aynı zamanda Anarşist-Komünizmden de ayrılır, çünkü Anarşist-Komünizm her şeyi tüm topluma verir; bu da bir sahiplik biçimidir ve Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi her şeyin herkesin olmasını da reddeder. Liberal mülkiyetçilikten ayrılır, çünkü orada birey kutsal bir sahiptir. Bütün bu teoriler sahibin kim olacağını tartışır; bu teori ise sahipliğin kendisini tamamen reddeder. Bu ideolojilerin hepsi 'bu kimin?'' diye sorar; Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi ise 'neden bir şeyin sahibi olsun ki?' diye sorar. Hiçbir şeyin hiç kimsenin olmadığı bir dünya kavga hâli değildir; tam tersine bu dünya tahakkümün her türlü biçiminin ortadan kalktığı dünyadır. Bu dünyada nesneler kullanılır ama sahiplenilmez; topraklar üzerinde yaşanır veya topraklar ekilip biçilir ama kimse onları bir başkasına kapatamaz; emek harcanır ama emek bir dışlama yetkisine dönüşmez. Ve orada tek bir şey kutsaldır, tek bir şey dokunulmazdır: insanın kendi varoluşu, kendi bedeni ve insanın kendisine ait oluşu. Nesneler özgürleşir, çünkü artık kimseye karşı bir zincir değildir; insan özgürleşir, çünkü artık insan ne bir burjuvanın malıdır, ne bir kolektifin malıdır, ne de bir devletin malıdır, bu dünyada her insan yalnızca kendisinindir. İşte Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizminin vaadi budur: nesneler, toprak ve üretim araçları hiç kimsenindir ve insan sadece kendi kendisine sahiptir ve bu sahiplik teknik olarak bir tahakküm değildir. Ne mülkün kölesi, ne kolektifin dişlisi ne devletin kölesi ne de toplumun kölesidir artık birey; yalnızca kendisine ait, ve başka hiçbir şeye sahip olmayan ama her şeyi özgürce kullanabilen bir insandır artık herkes ve işte tam olarak bu ortam Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi teorisidir.

Yazar: Oğuzhan Kurt

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür