NOMASTER
Siyaset

Toplumların Birbirine Düşman Edilmesi Üzerine

2026

Devlet kavramı üzerine en az konuşulan gerçeklerden biri şudur: devlet, ayakta kalmak için düşmana muhtaçtır. Ama bu düşman çoğu zaman dışarıda hazır bulunan bir şey değildir; bizzat her devletin kendisi tarafından, dikkatle ve sürekli bir şekilde üretilen bir şeydir. Çünkü bir toplumu yönetmenin en kolay yolu, onu bir başkasına karşı korkuya ve düşmanlığa tahrik etmektir. Birbirinden korkan insanlar, kendilerini o korkudan koruduğunu söylenilen güce sıkıca sarılır. İşte devlet kavramının en büyük sanatı budur: önce düşmanlığı yaratmak, sonra ise o düşmanlığa karşı tek sığınak olarak kendisini sunmak. Bu mekanizmanın nasıl işlediğini görmek zor değildir. Her devlet, yönettiği topluma sürekli bir anlatı sunar: karşıda bir tehdit vardır; başka bir toplum, başka bir değerler dünyası, bir savaş ihtimali ve başka bir yaşam biçimi. "Bu ideoloji ve bu yaşam tarzı bize düşmandır" denir. Bu anlatının araçları bellidir: "burayı bir zamanlar atalarımız aldı", "onlar geçmişte bize saldırdı", "vatanın bekası için bir başka ülkenin toplumunu düşman bilmelisin." Bu cümleler masum birer tarih bilgisi gibi sunulur; ama işlevleri bilgi vermek değil, tam tersine bir düşmanlık duygusunu canlı tutmaktır. Çünkü o düşmanlık canlı kaldıkça, ona karşı korunma vaadiyle iktidarlığını sürdüren devlet de meşrû görünür. Devlet, kendi gerekliliğini kanıtlamak için, kendisini gerekli kılacak tehdidi de kendi eliyle beslemek zorundadır. İşin en trajik yanı, bu oyunun iki tarafta da aynı anda oynanmasıdır. Senin içinde bulunduğun devlet sana karşı taraftaki toplumu düşman olarak tanıtırken, karşı taraftaki devlet de tam olarak aynı şeyi yapar ve kendi toplumuna seni düşman olarak gösterir. Böylece iki toplum, birbiri hakkında hiçbir gerçek bilgiye sahip olmadan, yalnızca kendi devletlerinin anlattığı masallara dayanarak birbirinden nefret eder. İki taraf da kendisini haklı, ötekini ise saldırgan zanneder; iki taraf da kendi ölüsüne "şehit", karşıdaki ölüye ise "cani" der. Oysa bu iki toplum özünde birbirinin düşmanı değildir; ikisi de aynı mekanizmanın, yani kendilerini yöneten devletlerin ürettiği düşmanlığın kurbanıdır. Aralarındaki nefret gerçek değildir; üretilmiş, öğretilmiş ve manipülasyonlar ile zor yolu ile herkese aşılanmıştır. Bu noktada üzerinde durulması gereken bir kavram vardır: "vatanseverlik." Bu kelime çoğu zaman en soylu duygu olarak sunulur; ama kavramın altında ne olduğuna bakmak gerekir. Eğer vatanseverlik, bir insanın doğduğu toprağa, insanlara veya bir manzaraya duyduğu sevgiyse, buna denecek bir şey yoktur; bu doğal bir bağdır ve ayrıca böyle bir bağa anarşizm karşı değildir. Ama pratikte vatanseverlik çoğu zaman bundan çok daha başka bir şeye dönüştürülür: karşı tarafı düşman bellemek, bir sınırın öte yanındaki insana peşinen kin duymak ve bir devletin ürettiği düşmanlığı gönüllüce sahiplenmek. Bu haliyle vatanseverlik bir sevgi değil, üretilmiş bir düşmanlığın içselleştirilmiş halidir; insana kendi zincirini bir erdem gibi taşıtan şeydir. Ve bir manipülasyonu erdem zannetmek, o manipülasyonun en başarılı olduğu andır. Bu düşmanlık üretimi, tek tek insanların üzerinde de derin bir iz bırakır. Bir insana sürekli "şu senin düşmanın", "şu gruba ait olmayan bizden değildir", "şu değerleri benimsemeyen haindir" denildiğinde, bu sözler zamanla o insanın zihnine yerleşir. Kişi bunları bilinçli olarak benimsemese bile, sürekli maruz kaldığı bu düşmanlık dili onun dünyaya bakışını biçimlendirir; korkuyu, boş şüpheyi ve dogmatik öfkeyi sürekli hâle getirir. Böylece insanlar, neden düşman olduklarını bile bilmeden birbirine düşman olur; kendilerine verilen rolleri, sanki kendi seçimleriymiş gibi oynar. Bugün toplumların büyük kısmının durumu budur: birbirine neden düşman olduğunu bilmeden, yalnızca öyle öğretildiği için düşman olan insanlar. Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan tablo şudur: dünya siyâsî tarihi, çoğu zaman "ilerleme" ya da "değişim" diye anlatılsa da, temelde hep aynı mekanizmanın tekrarından ibarettir. Değişen şey, yalnızca hangi toplumun hangi topluma düşman edildiği ve hangi toplumun hangi ideoloji uğruna düşman edildiğidir. Düşmanlığın adresi değişir, ama düşmanlığın kendisi ve onu üreten aygıt hep aynı kalır. Bir çağda bir din adına, başka bir çağda bir millet adına, başka bir çağda ise bir siyasal ideoloji adına; ama her seferinde aynı sonuç doğar: birbirine düşman edilmiş, birbirinden korkan ve tam da bu yüzden yönetilmesi kolaylaşmış toplumlar. Bunu bir "değişim" ya da "ilerleme" zannetmek, hep aynı yerde dönüp durmayı yol almak zannetmektir ve bu zan tarihin en büyük buhranıdır. Peki bu mekanizmanın farkına varmak ne anlama gelir? Her şeyden önce, insanın kendisine öğretilen düşmanlığı sorgulaması anlamına gelir; karşı taraftaki toplumun senin düşmanın olmadığını, senin asıl probleminin seni ona düşman eden anlatı ve siyâset kavramı olduğunu görmek anlamına gelir. İki toplum arasındaki nefret, o toplumların doğasından veya isteğinden değil, onları yöneten aygıtların ihtiyacından ve manipülasyonundan doğar. Bu görüldüğünde, "biz" ve "onlar" diye çizilen çizginin ne kadar yapay olduğu da açığa çıkar. Sınırın iki yanındaki insanlar çoğu zaman aynı acıları çeken, aynı manipülasyona maruz kalan ve aynı korkularla yönetilen insanlardır. Onları birbirinden ayıran şey gerçek bir düşmanlık değil, kendilerine anlatılmış bir masal aracılığıyla oluşturulmuş sahte bir düşmanlık algısıdır. Sonuç olarak, devlet kavramının toplumları birbirine düşman etmesi, tarihin bir kazası ya da istisnası değildir; bu durum bir yönetme ve siyâset yöntemidir, hatta bu yöntem belki de en eski ve en etkili yöntemdir. Unutmayın, düşman oluşturmadan yönetmek zordur; o yüzden düşman yoksa düşman yaratılır, varsa büyütülür, unutuluyorsa da hatırlatılır. Bu manipülasyonu görmek, onu kırmanın ilk adımıdır. Çünkü insanlar birbirlerine neden düşman edildiklerini anladıkları an, o düşmanlığın büyüsü bozulmaya başlar. Ve belki de gerçek mesele, karşı taraftaki toplumu yenmek değil; her iki toplumu da birbirine düşman eden o görünmez mekanizmayı tarihten tamamen silmektir. Çünkü bu tür savaşların hiçbir kazananı yoktur ve bu tür savaşlar toplumlara ihanetten başka bir şey değildir. Toplumların oturup düşünmesi gerekir kim bu kadar bizi birbirimize düşman ediyor diye ve bu sorunun cevabı ise çok basittir zâten...

Yazar: Oğuzhan Kurt

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür