Temsilî Demokrasi Kavramının Anarşist Eleştirisi
Sana dünyanın en büyük sihirbazlık numarasını anlatacağım! Bu numarada bir insan, kendi iradesini ve kendi sesini, kendi karar verme gücünü alıp bir başkasının cebine koyuyor ve sonra buna "özgürlük" diyor. Numaranın adı Temsilî Demokrasi. Ve işin asıl ustalığı şurada: Kurban, cüzdanı çalındığında değil, çalan kişiye alkış tuttuğunda en mutlu anını yaşıyor. Çünkü ona bu soygunun aslında bir armağan olduğu öğretilmiş. Önce kelimenin kendisine bakalım, çünkü bütün yalan oradan başlıyor: "temsil." Bir insanı temsil etmek ne demektir? Onun yerine geçmek, onun adına konuşmak ve onun adına karar vermek demektir. Ama dur bir saniye; benim adıma konuşan biri varsa, ben susuyorum demektir. Benim yerime karar veren biri varsa, ben karar vermiyorum demektir. Temsil edilmek, tanımı gereği, kendi sesinden vazgeçmektir. Sana "sesini duyur, oy ver" derler; oysa oy vermek, sesini bir başkasına teslim edip dört yıl boyunca susmaya razı olmaktır. Bu sesini duyurmak değil sadece sesini satmaktır. Üstelik bedavaya. Şimdi bu numaranın mekaniğine girelim. Diyelim ki seçim günü geldi. Sana bir liste uzatıyorlar: birkaç isim, birkaç parti ve birkaç yüz. Sen bunların arasından birini seçiyorsun. Peki bu isimleri kim belirledi? Sen mi? Hayır. Bu listeyi sana sunan, zâten önceden süzülmüş, elenmiş ve sistemin içinden geçip onun çarklarına uygun hale getirilmiş bir avuç insandır. Yani sana sunulan "seçim", menüsünü başkasının yazdığı bir lokantada yemek seçmek gibidir. İstediğini değil, sana sunulanı seçebilirsin. Ve hangisini seçersen seç, hesabı sen ödersin. Buna "irade" diyorlar. Ben ise buna süslenmiş bir mecburiyet ve gösterişli bir kölelik diyorum. Diyelim ki seçtin. Oyunu verdin, sandığa zarfı attın, parmağın boyandı. O an, o sihirli an, senin bütün siyasal varlığının başladığı ve bittiği andır. Çünkü o oyu verdikten sonra, bir sonraki seçime kadar hiçbir hükmün kalmaz. Seçtiğin adam meclise gidip senin istediğinin tam tersini yapabilir, sana verdiği her sözü çiğneyebilir, seni sömüren yasalara imza atabilir ve sen bu durumda hiçbir şey yapamazsın. Onu geri çağıramazsın. Kararını bozamazsın. "Ama ben sana bunun için oy vermemiştim" demenin hiçbir hükmü yoktur. Vekâleti verdin bir kere; artık o senin efendindir ve sana istediğini yapabilir. Dört yılda bir beş dakikalığına kral olursun, sonra ise tam dört yıl boyunca yeniden uyruk. İşte temsilî demokrasinin sana sunduğu "egemenlik" budur: ömür boyu kölelik, arada bir tatil günüyle süslenmiş. Burada bir anarşist sorar: Peki neden? Neden ben kendi hayatımı ilgilendiren kararları bir başkasına devredeyim? Bana derler ki, "çünkü herkes her şeye karar veremez, bu kargaşa ortamı olur, birinin yönetmesi gerekir." Ama bu cevabın içinde gizli bir hakaret saklıdır. Sana aslında şunu söylüyorlar: "Sen kendi hayatın hakkında karar verecek kadar akıllı değilsin. Bu işi ehline bırak." Oysa o "ehil" dedikleri kişi, senden daha akıllı, daha erdemli veya daha bilgili biri değildir; o sadece bu oyunu senden daha iyi oynamayı öğrenmiş biridir. Seni yönetmeye en hevesli olan, çoğu zaman seni yönetmeye en az layık olandır. Çünkü iktidarı arzulamak, başkaları üzerinde hüküm kurmayı istemek, başlı başına bir ahlâki sorundur. Sana hükmetmek için yarışanların arasından "en iyisini" seçmek; kurtların arasından seni yemesi için en sevimlisini seçmeye benzer. Ve şu "çoğunluk" meselesi var ki, temsilî demokrasinin en kutsal putu budur. Derler ki, "kararı çoğunluk verir, bu yüzden adildir." Ama bir düşün: Çoğunluğun bir şeyi istemesi, o şeyi doğru yapar mı? Yüz kişi bir kişinin bedenini gasp etmeye karar verse, bu gasp meşrû mu olur? Çoğunluk, bir azınlığı ezmeye karar verdiğinde, bu eziyet adalet mi olur? Sayı, hiçbir zaman hakikâtin ölçütü olmamıştır. Çoğunluk, sadece daha kalabalık olan taraftır; daha haklı olan taraf değil. Temsilî demokrasi, gücü haktan koparıp sayıya bağlayarak, aslında en eski zorbalığı, yani güçlünün zayıfı ezmesini, sadece daha medeni bir kılığa sokar. Eskiden kral "ben istiyorum" derdi; şimdi ise çoğunluk "biz istiyoruz" diyor. Ezilen açısından değişen tek şey, kamçıyı tutan elin sayısıdır. Anarşist için mesele şudur: Hiç kimsenin, bir başkası üzerinde, onun rızası dışında, meşrû bir otoritesi olamaz. Sen bana ancak ben gerçekten, anbean, kendi özgür irademle onay verdiğim sürece bir şey söyleyebilirsin. Ama temsilî demokraside benden alınan onay, gerçek bir onay değildir. Çünkü o onay, bir kere verildikten sonra geri alınamayan, içeriği belirsiz, sınırsız bir vekâlettir. Ben sana "şu konuda, şu kadar süre, şu sınırlar içinde benim adıma konuş" demiyorum. Sana boş bir kâğıt imzalayıp veriyorum ve sen o kâğıdın üstüne istediğini yazıyorsun. Buna rıza denmez. Buna teslimiyet denir. Gerçek rıza her an geri alınabilen, her an sorgulanabilen, canlı ve sürekli bir şeydir. Sandığa atılan ve dört yıl boyunca dokunulamayan bir kâğıt parçası, rızanın değil, rızanın cesedidir. Peki bu sistem neden bu kadar ısrarla ayakta tutuluyor? Çünkü o, bütün baskı düzenleri arasında en dahiyane olanıdır. Açık bir diktatörlükte insan en azından zincirini görür; baskıyı hisseder, düşmanını tanır, ona karşı öfke duyar. Ama temsilî demokraside zincir görünmezdir, çünkü insana o zinciri kendi elleriyle taktırırlar ve buna "katılım" derler. Bu durumda insan ezildiğini hissetmez, çünkü kendisini ezen sistemi kendisinin seçtiğini sanır. "Ben seçtim, öyleyse bu benim irademdir" der. Oysa o sadece, hangi efendinin onu ezeceğini seçmiştir. Bu yüzden temsilî demokrasi, isyanı da öldürür; çünkü insan, kendi seçtiği bir şeye karşı nasıl isyan etsin? Sistem, muhalefeti bile kendi içine emer: "Beğenmiyorsan bir dahaki sefere başka birine oy ver" derler. Yani sana hep aynı oyunu, sadece farklı bir taşla oynamayı önerirler. Oyunun kendisini reddetmek, masayı devirmek asla seçeneklerin arasında değildir. İşte temsilî demokrasinin en sinsi yanı budur: Sana sahte bir kapı gösterir. "İşte özgürlük, işte katılım, işte söz hakkı" der ve o kapıyı aralar. Ama o kapıdan geçtiğinde kendini yine aynı odanın içinde bulursun, sadece duvarları "çoğunluk iradesi" diye boyanmış bir odanın. Seçim sandığı, isyan enerjisini emen bir sünger gibidir; insanların biriken öfkesini alır, onu dört yılda bir zararsız bir ritüele dönüştürür ve böylece gerçek bir başkaldırının önünü keser. Sokağa dökülecek bir öfke, sandığa damlatılır ve orada buharlaşır. Devlet, en çok seçim günlerinde güvendedir; çünkü o gün, herkes zincirini onaylamak için sıraya girmiştir. Anarşist, bu numaraya kanmayı reddeder. Der ki: Ben temsil edilmek istemiyorum, çünkü kendi sesim var ve onu kimseye teslim etmeyeceğim. Beni yönetmesi için kimseye yetki vermiyorum, çünkü kendi hayatımın üzerinde benden başka kimsenin söz hakkı olamaz. Bana sunulan bu sahte seçimi, bu süslü vekâleti, bu dört yıllık köleliği geri çeviriyorum. Çünkü gerçek özgürlük, efendi seçmek değil, efendi fikrini tümüyle reddetmektir. Şimdi burada bir yanlış anlaşılmanın önünü kesmek gerekir. Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Tamam, temsili reddettin; demek ki sen doğrudan demokrasiyi savunuyorsun. Vekil olmasın, herkes toplanıp doğrudan oylasın, çoğunluk karar versin." Hayır! Anarşist olarak ben doğrudan demokrasiyi de reddediyorum. Çünkü doğrudan demokrasi, temsilin aracısını ortadan kaldırır ama tahakkümün kendisini ortadan kaldırmaz. Sadece zinciri kısaltır. Yüz kişi bir meydanda toplanıp el kaldırsa ve elli bir kişi, kalan kırk dokuz kişiye ne yapacağını dayatsa, ortada hâlâ bir tahakküm vardır. Vekil aradan çıkmıştır, ama çoğunluğun azınlık üzerindeki hükmü olduğu gibi durur. Oysa benim çoğunluğa yönelttiğim bütün itirazlar, tam da burada da geçerlidir: Sayının fazlalığı, bir insanın bir başkası üzerinde hüküm kurmasını meşrû kılmaz. Elli bir kişinin "biz" demesi, kırk dokuz kişinin iradesini yok sayma hakkını doğurmaz. Bu yüzden doğrudan demokrasi, temsilî demokrasinin daha dürüst ama hâlâ zorba bir akrabasıdır. Peki benim "özyönetim" dediğim şey nedir? Tam da bu yüzden onu doğru anlamak gerekir: özyönetim, halkın bir araya gelip oy çokluğuyla yönetilmesi değildir. Özyönetim, hiç kimsenin bir başkası tarafından yönetilmemesidir. Yani özyönetim bir yönetme biçimi değil, yönetmenin kendisinin ortadan kalkmasıdır. "Öz-yönetim" derken kastettiğim, her insanın yalnızca kendi üzerinde söz sahibi olması; kendi adına karar verirken hiç kimsenin adına karar vermemesi ve hiç kimsenin de onun adına karar vermemesidir. Burada otorite yoktur; ne bir kişinin ne bir meclisin ne de bir çoğunluğun otoritesi. Bu durum insanlar bir arada yaşamayacak, iş birliği yapmayacak demek değildir bu; tam tersine, insanlar bir arada yaşar, anlaşır, ortak işler görür. Ama bunu bir buyrukla değil, gönüllü bir uzlaşmayla yaparlar. Kimse kimseyi bağlamaz; herkes ancak kendi rızasıyla bir işin parçası olur ve o rızayı dilediği an geri çekebilir. Anlaşamayan, çekilip gidebilir; kimse bir kararın altında zorla tutulmaz. İşte temsilî demokrasiyi de doğrudan demokrasiyi de aşan fark budur. İkisinde de bir karar, üzerinde anlaşmayan insanlara dayatılır; biri vekil eliyle, öteki ise doğrudan çoğunluk eliyle. Otoritesizlikte ise dayatma yoktur. Bir kararın bağlayıcılığı, onu kabul eden insanın rızasından doğar; o rıza çekildiğinde bağ da çözülür. Yetki kimseye devredilmez, çünkü ortada devredilecek bir egemenlik makamı yoktur. Hiç kimse bir başkası adına konuşmaz, çünkü herkes kendi adına konuşur ve hiç kimse bu hakkını kimseye bırakmaz. Bu yüzden gerçek özyönetim, sandıkta da meydanın oylamasında da değildir; gerçek özyönetim otoritenin her biçiminin reddinde başlar. Çünkü mesele kimin yöneteceği değildir; mesele, kimsenin kimseyi yönetmemesidir. Sana son bir şey söyleyeyim. Sana "oy vermezsen şikâyet etmeye hakkın yok" derler. Bu, yalanların en yücesidir. Çünkü asıl mesele, bu oyunun kurallarını baştan reddetmektir. Sana sunulan sahte seçime katılmayı reddeden insan, hiçbir efendiye onay vermemiş olandır; ve bütün bu düzene bakıp "ben bunu seçmedim, bu benim irademi temsil etmiyor, bu yalnızca beni susturmak için kurulmuş bir mekanizma" deme hakkını korur. Susmayı reddeden, sesini satmayı reddedendir. Temsil bir yalandır. Demokrasi dedikleri, kendi zincirimizi dört yılda bir yeniden seçtiğimiz bir törenden ibarettir. Doğrudan demokrasi ise, o zinciri biraz uzatıp hâlâ boynumuzda taşımaktır. Özgürlük ise ne o törene katılmakta ne de zinciri uzatmaktadır; özgürlük, zincirin kendisini, yani her türlü otoriteyi tümden reddedip kendi sesimizi, kendi irademizi ve kendi hayatımızı geri almakla başlar. Bu durum ise demokrasi denilen dogma ile asla bağdaşamayacak bir şeydir. Demokrasi "çoğunluk dogma hâline getirilmelidir" der anarşizm ise "hiçbir şey dogma haline getirilmemelidir ve hiç kimse yönetilmemelidir" der. Anarşizm ile temsilî demokrasi arasındaki en büyük fark budur ve bu durum çok radikal bir ayrımdır.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür