Her Normatif Sistem Bir Dindir: İdeoloji, Ahlâk, Ateizm, Bilim ve Laiklik Üzerine
Her Normatif Sistem Bir Dindir: İdeoloji, Ahlâk, Ateizm, Bilim ve Laiklik Üzerine
I. Din Nedir? Dini Yalnızca Teizmle Sınırlamanın Ötesinde
Din kavramı gündelik kullanımda çoğunlukla Tanrı, vahiy, kutsal kitap, peygamber, ibadet ve ahiret gibi unsurlarla birlikte düşünülür. Bu kullanım, tarihsel olarak ortaya çıkmış teistik dinleri tanımlamak açısından anlaşılırdır; ancak din kavramını yalnızca bu unsurlarla sınırlandırmak, insanın metafizik ve normatif dünyasının daha geniş yapısını gözden kaçırır. Çünkü insan yalnızca Tanrı'nın varlığına veya yokluğuna ilişkin bir inanç taşımaz; aynı zamanda evrenin temel yapısı, varlığın nihai niteliği, insanın nasıl yaşaması gerektiği, neyin iyi veya kötü olduğu ve toplumun nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda da çeşitli düşünsel sistemler oluşturabilir. Bu nedenle din kavramını yalnızca belirli ibadet biçimleri, kutsal metinler veya kurumsal yapılar üzerinden değil, insanın gerçekliğe ve olması gerekene ilişkin oluşturduğu daha temel inanç ve düşünce sistemleri üzerinden ele almak gerekir. Bu makalenin temel iddiası tam olarak burada ortaya çıkmaktadır: Din yalnızca Tanrı'ya inanmak demek değildir; metafizik bir inanç sistemi veya normatif bir sistem olmak da dinî karakterin temel biçimlerindendir. Bu nedenle her normatif sistem bir dindir; fakat her dinin normatif olması zorunlu değildir. Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü “her normatif sistem bir dindir” önermesi, “yalnızca normatif sistemler dindir” anlamına gelmez. Bir düşünce sistemi insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemeden de metafizik bir iddia ortaya koyabilir. Ateizm bunun en açık örneğidir. Ateizm, en temel anlamıyla Tanrı'nın var olmadığına inanan metafizik bir görüştür. Ateist bir kişi bu görüşünden hareketle belirli bir ahlâk sistemini benimsemek zorunda değildir. Ateizm tek başına “şöyle yaşamalısın” veya “bunu yapmalısın” demez. Fakat bu durum ateizmi din kategorisinin dışına çıkarmaz. Çünkü ateizm, gerçekliğin nihai yapısına ilişkin metafizik bir iddia ileri sürmektedir. “Tanrı vardır” nasıl metafizik bir iddiaysa, “Tanrı yoktur” cümlesi de aynı şekilde metafizik bir iddiadır. Bu iki önerme içerik bakımından birbirinin karşıtı olabilir; ancak her ikisi de doğrudan gözlemlenebilir bir olgunun betimsel bir şekilde tarif edilmesi değildir. Dolayısıyla bu makalede kullanılan geniş din tanımında hem teizm hem de ateizm, metafizik inanç sistemleri olarak din kategorisine girer. Burada “din” kavramının kullanılması, ateizmi Hristiyanlıkla veya İslamla içerik bakımından özdeşleştirmek anlamına gelmez. Ateizm ile teizmin birbirinden tamamen farklı metafizik iddialar taşıdığı açıktır. Burada söylenen şey, her ikisinin de gerçekliğin nihai niteliği hakkında metafizik bir konum alması bakımından dinî düşünce kategorisi içerisinde değerlendirilebileceğidir. Bu yaklaşım, din kavramının kapsamını genişletirken aynı zamanda önemli bir ayrım yapmamıza da imkân verir: her din normatif değildir; fakat her normatif sistem bir dindir. Ateizm, bu ayrımın ilk kısmına giren örnektir. Ateizm metafizik bir dinî konumdur; fakat ateist olmak tek başına belirli bir ahlâk sistemini zorunlu olarak beraberinde getirmez. Buna karşılık ahlâk, ideoloji ve siyasal doktrinler normatif oldukları ölçüde din kategorisine girerler. Böylece din kavramının üç temel boyutu ortaya çıkar: metafizik boyut, normatif boyut ve hem metafizik olup hemde normatif olan boyut. Bir düşünce Tanrı'nın varlığı, yokluğu, evrenin nihai yapısı veya varlığın temel niteliği hakkında metafizik bir iddia taşıyabilir. Başka bir düşünce ise insanlara neyin yapılması gerektiğini söyleyen normatif bir düzen oluşturabilir. Bazı sistemler ise her iki niteliği aynı anda taşıyabilir. Teistik bir ahlâk sistemi buna örnektir: Tanrı'nın varlığına ilişkin metafizik bir iddia ile insan davranışlarına ilişkin normatif hükümler aynı sistem içerisinde bulunabilir. Fakat bunlardan yalnızca birinin bulunması bile, sistemi burada kullandığımız geniş din kavramıyla ilişkilendirmek için yeterlidir. Burada betimleyici bilgi ile metafizik iddia arasındaki farkı da korumak gerekir. “Su 100 derecede kaynar” gibi deneysel olarak sınanabilir bir önerme ile “Tanrı yoktur” önermesi aynı epistemik türde değildir. İlki belirli gözlem ve deney koşulları içerisinde test edilebilen bilimsel bir önermedir. İkincisi ise doğrudan deneysel bilim tarafından çözülebilecek basit bir olgu tespiti değildir; varlığın nihai yapısına ilişkin metafizik bir iddiadır. Bu nedenle ateizmi bilimle özdeşleştirmek doğru değildir. Ateist bir insan bilimi kullanabilir, bilimsel yöntemi benimseyebilir ve doğaüstü varlıklara ilişkin inançlara "yok" diyebilir; ancak ateizmin kendisi bilim değildir. Ateizm, Tanrı'nın varlığına ilişkin metafizik bir konumdur. Aynı şekilde teizm de bilimsel bir teori değildir; Tanrı'nın varlığına ilişkin metafizik ve teolojik bir inanç sistemidir. Böylece din, metafizik ve bilim arasındaki sınırlar daha açık hâle gelir. Bütün bu ayrımların ardından makalenin temel önermesi daha açık biçimde kurulabilir: Din yalnızca ibadet edilen bir varlığa ilişkin inanç değildir; aynı zamanda metafizik inançlar ve metafizik olmasa da normatif olan sistemler de dinin geniş anlamı içerisinde değerlendirilebilir. Bu nedenle her normatif sistem ve her metafizik teori bir dindir. Buradaki amaç farklı düşünce sistemlerini içerikleri bakımından birbirine eşitlemek değildir. Teizm ile ateizm aynı metafizik görüş değildir; Liberalizm ile Sosyalizm aynı siyasal ideoloji değildir; farklı ahlâk sistemleri aynı ahlâkî hükümleri savunmaz. Burada yapılan şey, bu farklı sistemlerin hangi ortak yapısal özellik üzerinden aynı kategori içerisinde değerlendirilebileceğini göstermektir. Yani buradaki amaç farklı düşünceleri aynılaştırmak değil, din kavramının sınırlarını yeniden belirlemektir.
II. Normatiflik ve Ahlâk: Her Ahlâk Sistemi Neden Bir Dindir?
Normatiflik, bir düşüncenin yalnızca dünyanın nasıl olduğunu açıklamakla yetinmeyip dünyanın veya insan davranışlarının nasıl olması gerektiğine ilişkin hüküm vermesiyle ortaya çıkar. “İnsanlar birbirlerine zarar verebilir” bir betimleme olabilir; fakat “insanlar birbirlerine zarar vermemelidir” dediğimiz anda normatif bir hüküm ortaya çıkar. Benzer şekilde “insanlar arasında ekonomik eşitsizlik bulunmaktadır” bir olgusal tespit olabilirken, “ekonomik eşitsizlik ortadan kaldırılmalıdır” dediğimiz anda bu durum mevcut durumu açıklamanın ötesine geçer ve bir olması gereken ortaya koyar. Bu ayrım küçük görünse de insan düşüncesinin önemli bir bölümünü birbirinden ayıran temel çizgilerden biridir. Çünkü bir şeyin meydana gelmesi ile bir şeyin meydana gelmesi gerektiğini söylemek aynı şey değildir. Bir davranışın yaygın olması onun doğru olduğunu göstermez; bir kurumun tarih boyunca var olması onun var olması gerektiğini göstermez; bir davranışın insan doğasında bulunması da onun ahlâken yapılması gerektiğini tek başına kanıtlamaz. Normatiflik tam olarak burada başlar: olanın ötesine geçerek olması gerekeni belirlemek. Ahlâk ise doğrudan doğruya bu alan içerisinde faaliyet gösterir. Ahlâkın temel soruları zaten normatif sorulardır: İnsan nasıl yaşamalıdır? İnsan ne yapmalıdır? Hangi davranış ahlâklı, hangisi ahlâksızlıktır? Hangi eylem iyi, hangisi kötüdür? İnsanların birbirlerine karşı sorumlulukları var mıdır? Bir davranış hangi koşullarda meşrû veya gayrimeşrûdur? Bu soruların ortak özelliği, gerçekliği tarif etmeleri değildir. Bu sorular insan davranışlarını değerlendirecek bir ölçüt ararlar. Bu nedenle ahlâk sisteminin kendisi normatif bir sistemdir. Bir ahlâk sistemi Tanrı'nın emirlerini temel alabilir; başka bir ahlâk sistemi aklı, faydayı, mutluluğu, özgürlüğü veya erdemi temel alabilir. Fakat hangi kaynak seçilirse seçilsin, ahlâk sistemi insan davranışına ilişkin bir “olması gereken” ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ahlâk sistemleri arasındaki temel anlaşmazlık, onların normatif olup olmadıkları konusunda değil, hangi normatif ölçütün doğru veya bağlayıcı olduğu konusunda ortaya çıkar. Bu nedenle her ahlâk sistemi, bu makalede kullanılan anlamıyla bir dindir. Bir ahlâk sisteminin din olması için illa Tanrı'ya dayanması şart değildir. Seküler bir ahlâk sistemi de insanlara neyin yapılması gerektiğini söylediği sürece normatif bir sistemdir ve bu nedenle geniş anlamda din kategorisine girer. Örneğin “insan her zaman dürüst olmalıdır” dediğimizde dürüstlüğe normatif bir değer yüklemiş oluruz. “İnsanların özgürlüğü korunmalıdır” dediğimizde özgürlüğü bağlayıcı bir değer hâline getiririz. “İnsanların acısını azaltmalıyız” dediğimizde acının azaltılmasını olması gereken bir hedef olarak belirleriz. Bu hükümlerin hangisinin doğru olduğu ayrıca tartışılabilir; fakat hepsinin normatif olduğu açıktır. Dolayısıyla burada “din” kavramını kullanmak, bu ahlâk sistemlerinin teolojik dinlerle aynı öğretiye sahip olduğunu söylemek değildir. Onları din kategorisine sokan ortak özellik, normatif bir düzen sunmalarıdır. Bu noktada bilim ile ahlâk arasındaki ayrım da daha kesin biçimde ortaya çıkar. Bilim ahlâkî zannedilen bir davranışın biyolojik veya psikolojik temellerini inceleyebilir, belirli davranışların sonuçlarını ortaya koyabilir. Fakat bilimsel yöntem kendi başına “insan ne yapmalıdır?” sorusunun normatif cevabını veremez. Bilim, örneğin belirli bir davranışın insanlarda hangi sonuçlara yol açtığını ortaya koyabilir; fakat “bu sonucu istemeliyiz” önermesi ayrıca normatif bir kabul gerektirir. Aynı şekilde bir toplumda insanların belirli bir davranışı yaygın biçimde gerçekleştirdiğini tespit etmek, o davranışın gerçekleştirilmesi gerektiğini kanıtlamaz. Bir davranışın doğal olması da onu otomatik olarak ahlâkî hâle getirmez. Doğal olan ile ahlâken doğru olan aynı kategoriye ait değildir. Bu nedenle bilimsel olgular ile ahlâkî normlar birbirine karıştırılmamalıdır. Buradan “bilimde ahlâk yoktur” sonucunu daha açık biçimde ifade edebiliriz. Burada kastedilen, bilim insanlarının ahlâkî inançlarının bulunamayacağı değildir. Elbette bir bilim insanı ahlâkî görüşlere sahip olabilir. Kastedilen, ahlâkın bilimsel yöntemin kendisinden asla çıkamayacağıdır. Bilim “şu olmaktadır” veya “şu, şu sonucu doğurmaktadır” diyebilir. Fakat “öyleyse bunu yapmalıyız” dediğimiz anda bilimsel betimlemenin üzerine normatif bir öncül eklemiş oluruz. Bu nedenle bilim, ahlâkın tanımladığı ve özünde olgu olan davranışların çözümlenmesi olabilir; fakat bilimsel yöntem kendi başına bir ahlâk sistemi değildir. Ahlâk normatif olduğu için bir dindir; bilim ise normatif olmadığı için ve hemde metafizik olmadığı için bir din değildir. Burada da önemli bir ayrım korunmalıdır: bilim ile ateizm aynı şey değildir. Ateizm Tanrı'nın var olmadığına ilişkin metafizik bir iddia olduğu için din kategorisine girerken, bilim ampirik ve metodolojik bir bilgi üretme faaliyeti olarak kendi başına bir din değildir.
III. Her İdeoloji Bir Dindir: Siyasal İdeolojilerin Normatifliği
Ahlâk sistemlerinde gördüğümüz yapı siyasal ideolojilerde de görülmektedir. Bir siyasal ideoloji yalnızca mevcut toplumsal yapıyı açıklamakla yetindiğinde betimleyici bir teori olabilir; fakat ideolojilerin belirleyici özelliklerinden biri, belirli bir siyasal ve toplumsal düzenin nasıl olması gerektiğine ilişkin hükümler ortaya koymalarıdır. Liberalizm bireysel özgürlük, mülkiyet, hukuk veya devletin sınırları konusunda belirli normatif ilkeler ortaya koyabilir. Sosyalizm ekonomik ilişkilerin ve mülkiyetin nasıl düzenlenmesi gerektiğine ilişkin normatif hükümler taşıyabilir. Milliyetçilik ulusun siyasal örgütlenmesi ve egemenliği hakkında bir “olması gereken” anlayışı geliştirebilir. Muhafazakârlık gelenek, kurum ve toplumsal sürekliliğin korunması gerektiğini savunabilir. Bu ideolojilerin birbirlerinden ne kadar farklı olduğu burada belirleyici değildir. Belirleyici olan, siyasal gerçekliği yalnızca tarif etmekle kalmayıp belirli bir siyasal düzeni olması gereken olarak ortaya koymalarıdır. İşte bu nedenle her ideoloji bir dindir. Buradaki iddia, bütün ideolojilerin geleneksel teolojik dinlerle aynı olduğu değildir. Liberalizm'in Hristiyanlıkla, Sosyalizm'in İslam'la veya Oligarşi'nin başka bir metafizik dinle aynı öğretiye sahip olduğu söylenmemektedir. Buradaki “din” kavramı daha geniş bir anlamda kullanılmaktadır. Bir ideoloji belirli bir toplumsal düzeni doğru, gerekli, meşrû veya olması gereken olarak belirliyorsa normatif bir sistemdir. Normatif sistemler ise bu makalenin temel tanımı gereğince dindir. Dolayısıyla bir ideolojinin kendisini “dünyevî”, “seküler”, “modernist” veya “din dışı” olarak tanımlaması onun normatif karakterini ortadan kaldırmaz. Bir ideoloji Tanrı'dan söz etmeyebilir; hatta Tanrı'nın varlığıyla ilgili bir iddiada bulunmayabilir. Buna rağmen toplumsal düzenin nasıl olması gerektiğini belirlediği sürece normatif bir din olarak değerlendirilir. Burada özellikle ateizm ile ateist ideoloji arasındaki ayrım önemlidir. Ateizm kendi başına Tanrı'nın varlığına ilişkin metafizik bir iddiadır ve bu nedenle din kategorisindedir. Fakat ateizmden hareketle ayrıca “insan şöyle yaşamalıdır”, “toplum şöyle düzenlenmelidir” veya “devlet şu ilkeleri uygulamalıdır” gibi hükümler ortaya konulduğunda, metafizik dinin üzerine normatif bir sistem de eklenmiş olur. Böylece ateist bir dünya görüşü hem metafizik hem normatif karakter taşıyabilir. (Buradaki normatiflik ateizm kavramından gelmez bunu insanlar uydurur) Ancak bu normatif sonuçların ateizmin mantıksal olarak zorunlu sonuçları olduğunu varsaymak doğru değildir. “Tanrı yoktur” önermesinden doğrudan “şu ahlâk doğrudur” sonucu çıkmaz. Bunun için ayrıca normatif öncüller gerekir. Bu ayrım, ateizmin din olduğunu söylerken ateizmi belirli bir ahlâk veya siyasal ideolojiyle özdeşleştirmemizi de engeller. İdeolojilerin dinsel karakteri en belirgin biçimde siyasal iktidarla birleştiğinde ortaya çıkar. Bir bireyin herhangi bir ideolojiye inanması, öncelikle bireysel bir inançtır. Fakat bir ideoloji devletin temel siyasal ilkesi hâline geldiğinde, o ideolojinin normatif hükümleri hukukî ve kurumsal bir biçim kazanabilir. Böylece bir bireyin “ben bunu doğru buluyorum” demesi ile “toplum bunu yapmak zorundadır” demesi arasında önemli bir fark ortaya çıkar. Birincisi bireysel normatifliktir; ikincisi ise toplumsal normatiflik ve nihayetinde siyasal otorite meselesidir. Dolayısıyla sorun ideolojilerin var olması değildir. Sorun, bir ideolojinin kendi normatif hükümlerini başka bireyler üzerinde bağlayıcı hâle getirecek siyasal bir güç kazanmasıdır. Bu nedenle siyasal ideolojiler açısından “din” kavramını kullanmak, devlet ile din arasındaki geleneksel ayrımın da yeniden düşünülmesini gerektirir. Eğer din yalnızca teolojik inanç olarak tanımlanırsa, bir devletin herhangi bir teolojik dine bağlı olmaması laiklik olarak görülebilir. Fakat din tüm normatif sistemleri kapsıyorsa, devletin bir teolojik dini terk edip başka bir normatif sistemi bağlayıcı hâle getirmesi dinî niteliği tamamen ortadan kaldırmaz. Bu durumda yalnızca normatif sistemin içeriği değişmiştir. Bir devletin “Tanrı böyle emrediyor” demesi ile başka bir devletin “toplum şu şekilde olmalıdır” demesi farklı içeriklere sahip olabilir. Fakat ikincisi de insanlara bağlayıcı bir “olması gereken” sunuyorsa normatif otorite üretmektedir. Dolayısıyla siyasal ideolojinin devlet aracılığıyla uygulanması, bu makalenin kullandığı geniş anlamda siyasal dinin kurumsallaşması olarak görülebilir.
IV. Devlet ve Siyasal Din: Normatifliğin Otoriteye Dönüşmesi
Devlet kavramının temel özelliklerinden biri, belirli kuralları toplum içerisinde bağlayıcı hâle getiren siyasal otoriteye sahip olmasıdır. Devlet yalnızca insanların aynı coğrafyada yaşamasını sağlayan bir koordinasyon biçimi değildir; hukuk üretir, yükümlülükler belirler, yasaklar koyar ve bu kuralların uygulanmasını sağlar. Bir devlet “şunu yapmalısın” veya “şunu yapamazsın” dediğinde, artık yalnızca bir olguyu tarif etmiyordur. İnsan davranışına ilişkin bağlayıcı bir norm ortaya koyuyordur. Bu normun kaynağı anayasa, yasa, parlamento, hükümet veya başka bir siyasal kurum olabilir. Kaynağın biçimi değişebilir; fakat sonuç aynıdır: bireyin davranışına ilişkin siyasal olarak bağlayıcı bir “olması gereken” ortaya çıkar. Bu nedenle devlet, normatiflik ile otoritenin birleştiği kurumsal yapıdır. Burada siyasal ideolojinin rolü daha açık hâle gelir. Devlet belirli bir ideolojiyle kendisini temellendirdiğinde, o ideolojinin normatif ilkeleri hukukî düzen içerisinde yer alabilir. Bir devlet liberal ilkeleri temel alabilir, sosyalist bir ekonomik düzen kurmaya çalışabilir, milliyetçi bir siyasal anlayışı benimseyebilir veya başka bir ideolojik sistemden hareket edebilir. Bu ideolojilerin içerikleri birbirinden farklı olsa da devletin onları hukuken bağlayıcı hâle getirmesi, normatif sistem ile siyasal otoriteyi birbirine bağlar. Dolayısıyla burada “siyasal din” kavramı ortaya çıkar. Bir siyasal ideoloji, normatif bir sistem olarak zaten geniş anlamda din kategorisindedir; devlet tarafından kurumsallaştırıldığında ise bu normatif dinin siyasal otorite aracılığıyla uygulanması söz konusu olur. Tam bu noktada laiklik meselesi ortaya çıkmaktadır. “Laik Devlet” kavramı günümüzde genellikle devletin herhangi bir teolojik dine bağlı olmaması, teolojik kurumların siyasal iktidardan ayrılması ve devletin farklı dinî inançlara karşı tarafsız davranması anlamında kullanılır. Bu tanım belirli bir siyaset bilimi bağlamında anlamlı olabilir. Fakat burada savunulan laiklik anlayışı bundan daha radikaldir. Bu makalede laiklik, toplumsal normatifliğin ve otoritenin var olmaması olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımın gerekçesi önceki bölümlerde ortaya konmuştur: eğer normatif sistemlerin hepsi geniş anlamda din ise, yalnızca teolojik dinlerin devlet yönetiminden çıkarılması yeterli değildir. Çünkü devlet yine başka bir normatif sistemi benimseyebilir ve bu sistemi bütün topluma bağlayıcı hâle getirebilir. Dolayısıyla yalnızca “metafizik dinler devletten ayrıldı” demek, normatif otoritenin ortadan kalktığı veya dinin devlet kavramından ayrıldığı anlamına gelmez. Burada “laiklik” ile “sekülerlik” arasında da bir ayrım yapılabilir. Seküler devlet, teolojik bir dinin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü sınırlayabilir veya devletin farklı netafizik dinler karşısında tarafsızlığını sağlayabilir. Fakat bu, devletin normatif olmaktan çıktığı anlamına gelmez. Devlet yine hukuk koyabilir, ahlakî veya siyasal değerlere dayalı düzenlemeler yapabilir ve bunları zorunlu hâle getirebilir. Dolayısıyla seküler devlet, metafizik din kavramı açısından tarafsız bir devlet olabilir; fakat bu makalede tanımlanan radikal anlamda laik bir devlet değildir. Çünkü burada laiklik, belirli bir din grubunun dışlanması değil, toplumsal olarak bağlayıcı normatif otoritenin yokluğu olarak anlaşılmaktadır. Bu nedenle “Laik Devlet” kavramının içsel çelişkisi de burada ortaya çıkar. Eğer laiklik “toplumsal normatifliğin ve otoritenin yokluğu” olarak tanımlanıyorsa, devlet bu tanımla bağdaşmaz; çünkü devlet tam da toplumsal olarak bağlayıcı normlar ve bunları uygulayan siyasal otorite üzerinden tanımlanmaktadır. Buradaki iddia, modern siyaset bilimindeki “Laik Devlet” kavramının anlamsız olduğudur. Aynı zamanda bu metindeki iddia daha kavramsaldır: Laiklik için kabul edilen tanım normatif otoritenin yokluğu olmak zorundadır ve devlet kavramının varlığı bu laiklik tanımıyla bağdaşmaz. Devletin bir semavî dine tarafsız olması mümkündür; fakat devletin bütün normatif otoritelerden arındırılmış olması, devletin normatif otorite niteliğiyle çelişir. Bu nedenle sorun “devlet hangi dine inanıyor?” sorusundan daha derindir. Devletin ateist olması da meseleyi çözmez. Çünkü ateizm, Tanrı'nın varlığına ilişkin metafizik bir dinî konumdur; devletin ateist olması onu normatif otorite olmaktan çıkarmaz. Aynı şekilde devletin herhangi bir teolojik dini benimsememesi de onu normatif olmayan bir yapı hâline getirmez. Bu durumda devlet yine “şunu yapmalısın” diyebilir ve her "şuni yapmalısın" sistemi bir dindir. Dolayısıyla radikal laiklik açısından temel mesele devletin teist veya ateist olması değil, bir normatif sistemin başkaları üzerinde zorlayıcı siyasal otorite hâline getirilip getirilmemesidir.
V. Radikal Laiklik: Normatif Otoritenin Yokluğu
Bütün bu kavramsal ayrımlar bir araya getirildiğinde laikliğin radikal anlamı ortaya çıkmaktadır. Eğer din kavramını yalnızca teolojik inançlarla sınırlandırırsak, laiklik bir devletin belirli bir metafizik dinden ayrılması anlamına gelir. Fakat din kavramını hem metafizik inançları ve hemde tüm normatif sistemleri kapsayacak şekilde genişlettiğimizde mesele yalnızca teolojik kurumların siyasal iktidardan ayrılması olmaktan çıkar. Ateizm dahi Tanrı'nın varlığına ilişkin metafizik bir iddia olarak din kategorisine giriyorsa ve siyasal ideolojiler normatif oldukları için din kategorisine giriyorsa, herhangi bir siyasal düzenin “dinsiz” olduğunu söylemek çok daha zor hâle gelir. Devlet kendisini teolojik olarak tarafsız ilan edebilir; fakat yine de belirli bir normatif düzeni benimseyebilir. Bu nedenle radikal laiklik, devletin teolojik dinler arasında tarafsız kalması değil, herhangi bir normatif sistemin siyasal otorite aracılığıyla topluma bağlayıcı biçimde uygulanmamasıdır. Burada bireysel normatiflik ile toplumsal normatiflik arasındaki ayrım korunmalıdır. Radikal laiklik, bireyin herhangi bir değere sahip olmasını, herhangi bir ahlâk anlayışını benimsemesini veya herhangi bir metafizik inanca sahip olmasını yasaklamaz. Bir birey teist olabilir, ateist olabilir, kendi ahlâk sistemine sahip olabilir veya hiçbir ahlâkî sisteme bağlanmayabilir. Bir bireyin “ben bunu doğru kabul ediyorum” demesi ile “herkes bunu doğru kabul etmek zorundadır” demesi arasında temel bir fark vardır. İlki bireyin kendi normatif alanı içerisindeki görüşüdür; ikincisi ise başkaları üzerinde bağlayıcılık iddiasıdır. Dolayısıyla radikal laikliğin karşı çıktığı şey normatif düşüncenin kendisi değil, normatifliğin otoriteye dönüşmesidir. Bu ayrım, neden bireysel inanç özgürlüğünün tek başına yeterli bir laiklik tanımı olmadığını da açıklar. Bir devlet bireylere farklı metafizik dinlere inanma özgürlüğü verebilir ve yine de başka bir normatif sistemi bütün yurttaşlara zorunlu kılabilir. Devlet bütün teolojik dinlere eşit mesafede durabilir ama belirli bir siyasal ideolojiyi eğitim, hukuk veya kamu düzeni aracılığıyla zorunlu hâle getirebilir. Böyle bir düzen teolojik anlamda seküler olabilir; fakat burada savunulan anlamda laik değildir. Çünkü bu durumda normatif otorite hâlâ bulunmaktadır. Bu nedenle radikal laiklik, metafizik anlamda din özgürlüğünden daha geniş bir kavramdır. Sadece “hangi metafizik dine inanacağına devlet karışmasın” demekle yetinmez; “hiçbir normatif sistem devlet aracılığıyla başkaları için bağlayıcı hâle getirilmesin” anlayışını esas alır. Bu noktada anarşizm ile radikal laiklik arasında kavramsal bir yakınlık ortaya çıkmaktadır. Anarşizm, farklı teorik biçimlerde farklı sonuçlara ulaşsa da otorite ve tahakküm sorununu merkeze alan bir düşünce alanıdır. Buradaki radikal laiklik anlayışı ise özellikle normatif otoriteye odaklanmaktadır. Bir normun birey tarafından benimsenmesi ile o normun siyasal otorite aracılığıyla başkasına uygulanması birbirinden ayrılmaktadır. Dolayısıyla mesele insanların normatif düşünceden tamamen vazgeçmesi değildir. Mesele, bir insanın veya bir grubun kendi normatifliğini başka insanlar üzerinde bağlayıcı bir otoriteye dönüştürmemesidir. Böylece laiklik, belirli bir metafizik dinin devlet içerisindeki yokluğu olmaktan çıkar ve dayatılmış normatifliğin yokluğu anlamına gelir. Sonuç olarak bu makalenin başlangıcındaki temel önerme daha kapsamlı biçimde yeniden ifade edilebilir: her normatif sistem bir dindir, fakat her din normatif bir sistem değildir. Ateizm bunun açık örneğidir. Ateizm normatif bir sistem değildir; fakat ateizm Tanrı'nın varlığına ilişkin metafizik bir iddia taşıdığı için din kategorisine girer. Teizm de metafizik bir dinî konumdur ve teizm aynı zamanda normatif bir sistem olduğu için teizm normatif bir din hâline gelir. Ahlâk sistemleri normatif oldukları için dindir. Siyasal ideolojiler normatif oldukları için dindir. Siyasal ideolojilerin devlet aracılığıyla uygulanması, normatif dinin siyasal otorite aracılığıyla kurumsallaşmasıdır. Bilim ise kendi başına normatif bir sistem değildir ve bilim Tanrı'nın varlığı veya yokluğu hakkında metafizik bir dinî iddia ortaya koymadığı için ve normatif olmadığı için din değildir. Bilim ahlakı araştıramaz; bilim kendi yönteminden zorunlu bir ahlâk sistemi çıkaramaz. Bu kavramsal çerçeveden hareket edildiğinde laiklik de yeniden tanımlanır. Laiklik yalnızca devletin belirli bir teolojik dinden ayrılması değildir. Çünkü teolojik dinin devlet yönetiminden çıkarılması, normatifliğin kendisinin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Eğer siyasal ideolojiler de normatif oldukları için dinse, bir devletin kiliseden, camiden veya başka bir teolojik kurumdan ayrılması fakat bunun yerine başka bir normatif sistemi bütün topluma zorunlu kılması, radikal anlamda laiklik değildir. Bu nedenle burada savunulan laiklik anlayışı şudur: Laiklik, toplumsal normatifliğin ve otoritenin var olmamasıdır. Bireylerin kendi inançları ve kendi normatiflikleri olabilir; fakat bunların başkaları üzerinde siyasal zorunluluğa dönüştürülmesi laikliğin karşısında yer alır. Böylece “laik devlet” kavramının neden içsel bir gerilim taşıdığı da anlaşılır. Eğer devlet, bağlayıcı hukuk ve siyasal otorite aracılığıyla normlar koyan bir yapıysa ve laiklik normatif otoritenin yokluğu olarak tanımlanıyorsa, devlet ile bu anlamdaki laiklik aynı kavramsal düzlemde birbirleriyle uyuşmaz. Devletin teolojik olarak tarafsız olması mümkündür; fakat devletin normatif otoriteden tamamen arındırılması, devlet kavramının kendisini ortadan kaldıracak kadar ileri bir sonuç doğurur. Bu nedenle burada eleştirilen şey, “laik devlet” kavramının geleneksel sekülerlik anlamındaki kullanımından ziyade, devletin normatif otoriteyi koruduğu hâlde radikal anlamda laik olarak tanımlanmasıdır. Sonuçta mesele, hangi düşüncenin “gerçek din” olup olmadığına indirgenemez. Daha temel soru, bir düşüncenin gerçekliğe ilişkin metafizik bir inanç mı, insan davranışlarına ilişkin normatif bir sistem mi, yoksa bunların her ikisini birden mi içerdiğidir. Teizm metafizik ve çoğu zaman normatif bir dinî sistemdir. Ateizm metafizik bir dinî sistemdir fakat normatif değildir. Ahlâk sistemleri normatif bir dinî sistemdir. Siyasal ideolojiler normatif bir dinî sistemdir. Devlet ise bu normatif sistemleri toplumsal olarak bağlayıcı hâle getirebilen siyasal otoritedir. Bilim ise bunlardan farklı olarak, kendi başına normatif veya metafizik bir inanç sistemi değildir; bilimsel yöntemin konusu olan olgular ile bilim adına ileri sürülen metafizik veya normatif iddialar birbirinden ayrılmalıdır. Dolayısıyla bu makalenin vardığı temel sonuç, dinin yalnızca tapınaklarda veya kutsal metinlerde aranamayacağıdır. Din, daha geniş anlamıyla insanın gerçekliğe ilişkin metafizik inançlarında ve insan hayatına ilişkin normatif sistemlerinde de ortaya çıkar. Bu nedenle ateizm de dindir; çünkü metafizik bir iddiadır. Her türlü ahlâk sistemi de dindir; çünkü normatif bir sistemdir. Her ideoloji de dindir; çünkü ideolojiler normatif bir sistemdir. Siyasal ideolojilerde dindir; çünkü siyasal ideolojiler toplumsal düzenin nasıl olması gerektiğini belirler. Siyasal ideoloji devlet aracılığıyla bütün topluma bağlayıcı hâle getirildiğinde ise normatif sistem siyasal otoriteye dönüşür. Bu çerçevede radikal laiklik, bir dinin başka bir din tarafından değiştirilmesi değildir. Teizmin yerine ateizmi, bir ideolojinin yerine başka bir ideolojiyi veya bir ahlâk sisteminin yerine başka bir ahlâk sistemini geçirmek de değildir. Radikal laiklik, herhangi bir metafizik veya normatif sistemin başkaları üzerinde siyasal otoriteye dönüşmemesidir. Birey bir şeye inanabilir; birey bir ideolojiyi reddedebilir; birey kendi değerlerini belirleyebilir; birey kendi yaşamına ilişkin normatif bir düzen kurabilir. Fakat hiçbir bireysel veya kolektif normatif sistem, sırf kendisini doğru kabul ettiği için başkaları üzerinde bağlayıcı bir otoriteye sahip olmamalıdır. Bu nedenle makalenin bütün düşüncesi tek bir kavramsal zincirde özetlenebilir: metafizik inançlar dinin sadece bir biçimidir; normatiflik dinin bir başka biçimidir; her normatif sistem bu nedenle dindir; ideolojiler normatif oldukları için dindir; siyasal ideolojiler normatif oldukları için siyasal dindir; devlet ise normatifliği otorite aracılığıyla toplumsal olarak bağlayıcı hâle getirir. Laiklik ise bu makalede, toplumsal normatifliğin ve otoritenin yokluğu olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla nihai mesele “hangi din yönetmeli?” değildir. Hatta yalnızca “din yönetmeli mi?” sorusu da yeterli değildir. Asıl soru şudur: Herhangi bir normatif sistemin başka insanlar üzerinde siyasal bir otoriteye dönüşmesine izin verilmeli mi? Bu soruya verilen cevap, laikliğin hangi anlamda kullanıldığını belirler. Dar sekülerlik anlayışında devlet dinler karşısında tarafsız olabilir. Fakat radikal laiklik anlayışında mesele devletin tarafsızlığı değil, devletin ve toplumsal normatif otoritenin kendisinin bulunmamasıdır. Ve bu nedenle makalenin temel tezi son kez şöyle ifade edilebilir: Her normatif sistem bir dindir. Her ideoloji, normatif olduğu ölçüde bir dindir. Her siyasal ideoloji, normatif olduğu için bir dindir. Her ahlâk sistemi, normatif olduğu için bir dindir. Ateizm, normatif olmasa bile metafizik bir iddia olduğu için bir dindir. Bilim, kendi başına normatif veya metafizik bir inanç sistemi taşımadığı için bir din değildir fakat bilimde olan herhangi bir bilginin normafifleşmesi bilimden bağımsız olarak bir dindir ve bu davranış bilimin içini oymaktır. Örneğin evrim bir olgudur ve evrim bir din değildir. Fakat "herkes evrim teorisini bilmelidir" cümlesi bir dindir. Laiklik ise, bu makalede kullanılan radikal anlamıyla, toplumsal normatifliğin ve otoritenin var olmamasıdır. Bu tanımlar birlikte ele alındığında “laik devlet” kavramının içsel çelişkisi ortaya çıkar: devlet normatif otoriteyi kurumsallaştırırken, radikal laiklik ise normatif otorite kavramının tamamen yokluğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla burada savunulan laiklik anlayışı, devletin bir metafizik dine karşı tarafsız davranması değil; hiçbir normatif sistemin toplumsal ve siyasal otorite aracılığıyla başkalarına empoze edilmemesidir. Yani kısacası gerçek laiklik otoritenin ve siyâsetin var olmaması demektir.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür