NOMASTER
Siyaset & Felsefe

Osmanlı Devleti Üzerine Anarşist Bir Eleştiri

2026

Bir devleti anlamak istiyorsanız, ona kendi kahramanlık anlatılarından değil, en sıradan insanına nasıl davrandığından bakın. Bir devlet, en tepedeki adamı için değil, en tabandaki birey için ne ifade ediyorsa gerçekte odur. Ve Osmanlı Devleti'ne bu gözle, bireyin gözünden bakıldığında, karşımıza çıkan manzara hiç de o görkemli minyatürlerdeki gibi değildir. Karşımıza çıkan şey tek kelimeyle özetlenebilir: kulluk. Osmanlı'da birey yoktu; yalnızca kul ve reaya vardı. Bu yazının merceği, insanın yalnızca kendisine ait olduğunu, ama hiçbir toprağın, hiçbir sermayenin ve hiçbir nesnenin ne bir bireyin, ne bir topluluğun, ne bir toplumun ne de bir devletin mülkü olamayacağını savunan Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmidir. Yani mesele, Osmanlı'nın şu ya da bu padişahının iyi mi kötü mü olduğu, şu savaşın haklı mı haksız mı olduğu değildir; zaten iyi bir devlet ve haklı bir savaş asla yoktur. Mesele çok daha temeldir: Bu düzen, tek tek insanı, kendi başına bir bütün olan o bireyi ne olarak gördü? Cevap acımasızdır. Osmanlı, insanı hiçbir zaman kendi başına bir varlık, kendisine ait bir birey olarak görmedi. Onu her zaman bir şeyin parçası olarak gördü: padişahın kulu, bir dinsel cemaatin mensubu, devletin bir dişlisi, 'nizam-ı âlem'in bir kölesi. Birey, kendisi için değil, hep kendisinden büyük bir soyutlama için vardı. İşte Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi'nin Osmanlı'ya yönelttiği asıl suçlama budur.

Kul ve Reaya: Aynı Gerçeğin İki Yüzü

Başlayalım en çıplak yerden: kul kavramından. Osmanlı düzeninde devletin yönetici ve askerî sınıfını oluşturan kapıkulları, doğrudan doğruya padişahın şahsî kölesi statüsündeydi. Ve burada tüyler ürpertici bir ayrıntı vardır: Padişahın, kendi kullarının canı üzerinde keyfî ve sınırsız bir yetkisi vardı. Bir insan Osmanlı hiyerarşisinde ne kadar yükselirse yükselsin, en tepeye, sadrazamlığa kadar çıksa bile, hukuken padişahın malıydı; padişah dilediği an, hiçbir gerekçe göstermeden onu boğdurabilirdi. Bir düşünün: İmparatorluğun en güçlü ikinci adamı, kendi canının bile sahibi değildi. Bir bireyin kendi hayatı üzerinde bu kadarcık bile hükmünün olmaması, Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizminin en temel ilkesinin, yani insanın öncelikle kendisine ait olması ilkesinin tam zıddıdır. Osmanlı'da yükselmek, özgürleşmek değildi; sadece daha değerli bir köle olmaktı. Peki ya sıradan halk, yani reaya? Burada bir ayrımı dürüstçe açık tutmak gerekir. Osmanlı'da herkes hukuken 'kul' statüsünde değildi; kul, esas olarak yönetici-askerî köle sınıfına özgü bir konumdu. Reayanın canı, kulunki gibi padişahın doğrudan ve tartışmasız tasarrufunda değildi; teoride, şer'î hukuk çerçevesinde sıradan bir tebaanın idamı için kadı mahkemesinin kararı gerekirdi. Ama bu hukukî teoriyi olduğundan temiz göstermemek lazım: 'Siyaseten katl' denen, isyan, 'eşkıyalık' ya da kamu düzenini bozma gerekçesiyle işletilen idari yetki, padişaha ve onun adına hareket eden valilere mahkeme sürecine gerek kalmadan idam hakkı tanıyordu; ve bu yetki, özellikle taşrada, Celâlî isyanları gibi dönemlerde son derece geniş ve keyfî biçimde kullanıldı. Yani işin özü değişmez: İster padişahın kulu olsun ister bir reaya, Osmanlı Devleti'nde hiç kimse gerçek anlamda kendisine ait değildi. Kul, kendi canının doğrudan ve açık sahibi değildi; reaya ise kendi kaderinin, kendi kişiliğinin ve kendi geleceğinin sahibi değildi, üstelik canı da göründüğünden çok daha kırılgan bir hukukî korumaya yaslanıyordu. Biri doğrudan, nesne seviyesinde bir kölelikle, öteki ise daha yumuşak görünen ama yine de kuşatıcı ve pratikte sık sık delinen bir itaâtle; ikisi aynı gerçeğin iki yüzüydi. Osmanlı düzeninde birey, kendi başına bir varlık olarak değil, hep devletin bir uzantısı olarak vardı.

Müsadere: En Büyük Mülkiyet İddiası

Bu tabiiyetin malî bir yüzü de vardı: müsadere. Osmanlı'da bir devlet adamı öldüğünde ya da gözden düştüğünde, devlet onun elindeki bütün servete el koyabiliyordu. Bu uygulama özellikle yönetici ve askerî eliti hedef alırdı; yani en çok, devlete en yakın olanın elindeki mal en güvencesizdi. Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekiyor, çünkü müsadereyi eleştirirken çoğu kişi bir tuzağa düşer: 'Devlet bireyin malını gasp etti' demek. Oysa Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi açısından asıl mesele bu değildir; çünkü toprağın, sermayenin, nesnelerin zaten hiç kimseye ait olmaması gerekir. Ne o servet gözden düşen paşanındı, ne el koyan devletindi, ne de bir nesne bütün toplumundu. Hiçbir toprak, hiçbir sermaye, hiçbir nesne bir insanın ya da bir aygıtın mülkü olamaz; çünkü mülkiyet, bir şeyi 'benimdir' îlan edip başkasını ondan dışlamak, yani nesneler üzerinden bir tahakküm kurmaktır. Bunu netleştirmek gerekir: Bu iddia, bir nesnenin o an kullanılmasına karşı değildir. İnsanların aynı anda aynı toprağı, aynı nesneyi farklı amaçlarla kullanmak istemesi doğal bir çıkar çelişkisidir ve bunun tam anlamıyla bir çözümü yoktur; ne mülkiyet ne de tamamen mülkiyetsizlik bu anlık çelişkiyi ortadan kaldıramaz. Mülkiyetin asıl kötülüğü, kullanım anında değil, kullanım bittikten sonra da süren o iddiadadır: Kişinin ya da topluluğun fiilen elinde tutmadığı bir nesne üzerinde bile 'bu benimdir, bu bizimdir, sen buna dokunamazsın' diyebilmesi. Yani mülkiyet, anlık bir çıkar çelişkisini alıp zaman içinde sonsuza yayan, onu kalıcı bir tekele çeviren şeydir. Müsaderenin gerçek kötülüğü de tam burada ortaya çıkar. Kötülük, bireyin 'kutsal mülkiyetini' çiğnemesi değildir; devletin kendisini her şeyin nihai ve kalıcı sahibi îlan etmesi, yani en büyük ve en küstah mülkiyet iddiasında bulunmasıdır. Devlet, 'bu topraklar, bu servetler sonuçta benimdir; ben dilediğimde herkesten alırım' diyodu. İşte tahakkümün doruğu buradadır: Bir aygıt, kendisini bütün nesnelerin, bütün toprağın, bütün servetin üstünde kalıcı bir sahip olarak konumlandırıyor. Oysa doğru olan ne bireyin, ne toplumun, ne topluluğun ne de devletin sahiplik iddiasıdır; doğru olan, hiçbir şeyin hiç kimsenin kalıcı malı olmamasıdır. Müsadere, tam da bu hakikâtin tersini, yani devletin mutlak sahipliğini îlan ettiği için bir tahakkümdür.

Nizam-ı Âlem İçin Kardeş Katli

Şimdi gelelim bu düzenin belki de en dehşet verici mantığına: nizam-ı âlem için kardeş katline. Fatih Sultan Mehmed, çıkardığı meşhur kanunname ile, tahta çıkan padişahın, devletin bekası, yani 'nizam-ı âlem' için kardeşlerini öldürmesini yasal hâle getirdi. Kanunnamede bu açıkça yazılıdır ve gerekçesi bir 'kamu yararı' mantığına dayanır: Bir şehzadenin ölümü özel bir zarardır, ama devletin bölünmesi genel bir zarardır; ve iki zarardan hafif olanı tercih edilir. Bu mantığı bir an durup düşünün. Burada bir insanın canı, henüz hiçbir suç işlememişken, sırf ileride bir taht kavgası ihtimalini ortadan kaldırmak için, soyut bir 'düzen' uğruna feda edilebilir sayılıyor. Bu hüküm tarihte gerçekten uygulandı; özellikle 16. yüzyılın sonunda doruğa çıktı. III. Mehmed tahta çıktığında, dördü yetişkin, geri kalanı çoğu kundaktaki bebek olan on dokuz kardeşini birden boğdurttu. On dokuz insan, tek bir suç bile işlemeden, yalnızca bir rejim için 'olabilecek bir tehlike' oldukları için, 'devletin düzeni' adına yok edildi. İşte Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi tam da burada haykırır: Bir insanın canının, soyut bir 'âlemin nizamı' için harcanabilir sayılması, bireyin devlet karşısında ne kadar hiçleştiğinin en açık kanıtıdır. Devlet öyle kutsanmıştır ki, onun sürekliliği karşısında masum bir insanın hayatı bir hiçtir. Osmanlı'nın kendi resmî ideolojisinde devlet 'devlet-i ebedmüddet', yani sonsuza dek sürmesi gereken bir varlıktı; ve bu ebedî varlığın önünde tek tek insanların canı ancak bir yakıt değerindeydi. Birey amaç değil, araçtı, hatta bir nesneydi. Oysa bu makalenin anarşizm anlayışı için tam tersi doğrudur: Hiçbir devlet, hiçbir düzen, hiçbir siyâset, tek tek bireylerin canından daha kutsal olamaz. İnsanı bir soyutlama için harcamak, o soyutlamanın ne kadar irrasyonel olduğunun itirafıdır.

Doğuştan Hapsedilen Kimlik

Bir de insanları en baştan kategorilere hapseden o yapı vardı. Osmanlı, tebaasını bireyler olarak değil, dinsel cemaatler olarak yönetiyordu. Bir insan, her şeyden önce mensup olduğu dinsel topluluğun bir üyesiydi; hukuku, vergisi, statüsü, giyimi bile büyük ölçüde buna göre belirleniyordu. Burada tarihsel bir dürüstlük borcumuz var: Sonradan 'Millet Sistemi' diye adlandırılan bu yapı, ilk yüzyıllarda düzenli ve tek tip bir sistem değildi; farklı cemaatlere farklı zamanlarda tanınmış ayrıcalıkların toplamıydı ve ancak son dönemde, 19. yüzyıla doğru gerçekten sistemleşti. Ama bu incelik meselenin özünü değiştirmez, hatta bir bakıma daha da derinleştirir. Çünkü sistemli olsun ya da olmasın, temel mantık hep aynıydı: İnsan, kendi seçtiği değil, doğduğu cemaatin kimliğiyle tanımlanıyordu. Hiç kimsenin kendi başına, herhangi bir cemaate ait olmayan bir birey olarak var olma seçeneği yoktu. Burada bir ayrım devreye girer: Millet, kültürel bir 'biz' değildir; millet, siyasal bir 'biz'dir. Osmanlı'daki cemaat düzeni, insanların doğal, kendiliğinden ilişkilerinden doğan bir ortaklık değildi; yukarıdan, devlet tarafından tanımlanmış, hukukî ve siyasal bir kategorileştirmeydi. İnsan bu 'biz'i kendisi seçmiyordu; bu 'biz' ona doğduğu an zorla giydiriliyordu. Ve birey bir kez o kategoriye kondu mu, artık bir birey değil, bir cemaatin ideolojik kuluydu. Devlet seninle, sen bir birey olduğun için değil, hangi kesimin içine düştüğün için ilgileniyordu. Bu, bireyin kendi başına bir bütün olma hakkının en baştan gasp edilmesidir; insanın daha doğarken bir etikete mühürlenmesi, bir 'biz'in içine zorla hapsedilmesidir.

Devletin Kutsanması

Ve nihayet, bütün bunları besleyen o zihniyet: devletin kutsanması. Osmanlı düzeninin en derin sorunu şu ya da bu uygulama değil, bizzat devleti bir amaç, hatta neredeyse kutsal bir varlık olarak görmesiydi. Devlet, insanlar ona hizmet etsin diye vardı; devlet kavramı, insanlar güvenlik içinde olsun diye yoktu. Osmanlı'nın devlet anlayışı tam olarak buydu: İnsan, devletin bekası için bir araçtı. Kul devlet için çalışırdı; şehzade devletin düzeni için ölürdü; reaya devletin gücü için vergi verir, asker olur, itaât ederdi. Her şey o büyük, kutsal, ebedî soyutlamanın, yani 'devletin bekası' içindi. Birey bu tablonun neresindeydi? Tabii ki hiçbir yerinde. Birey, sadece bu makinenin bir parçası, bir dişlisi ve gerektiğinde harcanabilir bir malzemesiydi. Yanlış anlaşılmasın: Bütün bunları söylerken Osmanlı'yı çağının diğer devletlerinden şeytanca daha kötü îlan etmiyorum. O çağın bütün imparatorlukları benzer şeyler yapıyordu; reaya tarzındaki sistemler de, keyfî iktidar da, bireyin devlet karşısındaki hiçliği de yalnızca Osmanlı'ya özgü değildi. Ama bu bir savunma değil, tam tersine daha derin bir mahkûmiyettir. Çünkü mesele 'Osmanlı diğerlerinden daha kötüydü' demek değil; mesele, devlet denilen kavramın hiçbir zaman adaletli ve bireyci olamayacağını görebilmektir. Her devlet biraz kolektivisttir ve biraz kolektivizm bile kötüdür. Her devlet, bireyi hiç saymak ve ortak çıkar adına bireyleri feda etmek için vardır; ve tam olarak bu davranış, en büyük kölelik sistemlerinin temelidir. Osmanlı burada yalnızca bir örnektir; ama çarpıcı bir örnektir, çünkü altı yüzyıl boyunca bireyi bu kadar sistemli biçimde devletin bir uzantısı olarak tanımlamayı başarmış nadir yapılardan biridir. Osmanlı Devleti'nin 'büyüklüğü' dediğimiz şey, aslında bireyin bu kadar keskin biçimde silinmesinden başka bir şey değildir. Mesele yalnızca Osmanlı'nın nasıl yönetildiği değildir; mesele, bu yönetim sisteminin özünün bireyi hiç saymasıdır, ki tam olarak bu tutum radikal bir kolektivizmdir. Bir düzen, insanı kul ya da reaya olarak tanımlayıp onu kendisine ait olmaktan çıkardığı sürece, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, özünde bir esaret düzenidir. Ve altı yüzyıllık bir esaret, kısa bir esaretten daha az esaret değildir; sadece daha köklü, daha alışılmış ve daha 'doğal' zannedilen bir esarettir. Gerçek özgürlük, ne padişahın dilinde, ne devletin sözde büyüklüğünde, ne de cemaatin sahte birliğindedir. Gerçek özgürlük, hiçbir insanın bir başkasının kulu olmadığı, hiçbir canın bir 'nizam' uğruna harcanmadığı, hiçbir toprağın ve hiçbir servetin kimsenin kalıcı mülkü sayılmadığı, ve her bireyin kendi başına, kendisine ait bir bütün olarak durabildiği yerdedir. Osmanlı Devleti de, her devlet düzeni gibi, tam da bunun olmadığı yerin adıydı.

Yazar: Oğuzhan Kurt

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür