Mülkiyet Üzerine
İnsanlık târihi, yalnızca üretim biçimlerinin ya da siyasal örgütlenmelerin târihi değildir; insanlık târihi aynı zamanda sahip olma iddiasının, yani mülkiyet fikrinin giderek dogmalaşmasının târihidir. Mülkiyet, kendisini çoğu zaman doğal, kaçınılmaz ve hatta zorunlu bir gerçeklik olarak sunar. Oysa bu iddia, dikkatle incelendiğinde, bir yanılsamadan ibaret olduğu kadar, tahakkümün en incelikli biçimlerinden birinin de temelini oluşturur. Mülkiyetin özü, bir şey üzerinde mutlak tasarruf iddiasıdır. Bu iddia, yalnızca nesneleri değil, aynı zamanda mekânı, emeği ve nihayetinde insanın kendisini de kapsayacak şekilde genişler. Bir toprağın “benim” olduğu iddiası, o toprağın diğer tüm insanlar için “yasaklı” olduğu anlamına gelir. Böylece mülkiyet, doğrudan doğruya bir dışlama mekanizmasıdır. Bu dışlama, ilk bakışta masum bir sınır çizme eylemi gibi görünse de, özünde bir şiddet biçimidir; çünkü her sınır, potansiyel bir çatışmanın başlangıç noktasıdır.
Devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte mülkiyet, yalnızca bireysel bir iddia olmaktan çıkmış ve kurumsallaşmış bir zor aygıtı tarafından korunur hâle gelmiştir. Yasalar, mahkemeler ve ordular, mülkiyetin kutsallığını tesis etmek üzere örgütlenmiştir. Bu noktada mülkiyet, artık basit bir “sahiplik” meselesi değil, sistematik bir tahakküm ilişkisidir. İnsan, sahip oldukları ölçüsünde değil, sahip olamadıkları ölçüsünde tanımlanmaya başlanır. Savaşların kökenine bakıldığında, bu tahakküm ilişkisi en çıplak hâliyle görünür. Toprak, tarih boyunca en büyük mülkiyet nesnesi olarak kabul edilmiş ve bu kabul, sayısız çatışmanın temelini oluşturmuştur. Bir parça toprağın kime ait olduğu sorusu, milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşlara dönüşmüştür. Bu savaşlar çoğu zaman ulusal, dini ya da ideolojik gerekçelerle meşrûlaştırılsa da, bunlar özünde bir mülk edinme mücadelesidir. Toprak üzerinde hak iddia eden her güç, aslında diğerlerini dışlayan bir mülkiyet iddiasını dayatmaktadır.
Ancak burada gözden kaçırılan temel nokta şudur: Toprak, doğası gereği sahip olunabilir bir şey değildir. O, ne üretilmiştir ne de herhangi bir bireyin emeğinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla onun üzerinde kurulan mülkiyet iddiası, ontolojik olarak temelsizdir. İnsan, kendisinin üretmediği bir şeyi nasıl mutlak anlamda sahiplenebilir? Bu soru, mülkiyet fikrinin temel çelişkisini açığa çıkarır. Kolektif mülkiyet anlayışı, bu çelişkiye bir çözüm sunduğunu iddia etse de, aslında sorunu yalnızca biçimsel olarak dönüştürür. Mülkiyetin bireyden alınıp “topluma” verilmesi, mülkiyetin kendisini ortadan kaldırmaz; bu durum yalnızca mülkiyetin öznesini değiştirir. Bu durumda da birey, bu kez kolektif adına konuşan yeni bir otoritenin tahakkümü altına girer. Böylece mülkiyetin özü korunur ve yalnızca görünümü değişir.
Gerçek özgürlük, mülkiyetin yeniden dağıtılmasında değil, onun bütünüyle ortadan kaldırılmasında yatar. Tamamen mülkiyetsizlik, bir yokluk hâli değil; aksine, insanın dünya ile kurduğu ilişkinin doğallaşmasıdır. Bir nesnenin, bir toprağın ya da bir aracın kullanımı, onun üzerinde mutlak bir hak iddiası anlamına gelmez. Kullanım, geçici ve bağlamsal bir ilişkidir; mülkiyet ise kalıcı ve dışlayıcı bir iddiadır. Bu iki kavram arasındaki fark, özgürlük ile tahakküm arasındaki fark kadar keskindir. Mülkiyetsiz bir dünyada, savaşların da anlamı ortadan kalkar. Çünkü savaş, çoğu zaman bir şeyin “kime ait olduğu” sorusunun şiddet yoluyla çözülmesidir. Eğer hiçbir şey kimseye ait değilse, o hâlde uğruna savaşılacak bir toprak da yoktur. İnsanlar arasındaki çatışmalar tamamen ortadan kalkmayabilir; ancak bu çatışmalar, mülkiyetin dayattığı yapay sınırlar olmaksızın, çok daha sınırlı ve geçici olacaktır.
Sonuç olarak, mülkiyet yalnızca ekonomik bir kategori değil, aynı zamanda ahlâkî ve ontolojik bir sorundur. Onu sorgulamak, yalnızca bir sistemi eleştirmek değil, aynı zamanda insanın dünyadaki varoluş biçimini yeniden düşünmek anlamına gelir. Mülkiyetin ortadan kaldırılması, bir kavga hâli değil; aksine, tahakkümün ve terörün görünmez zincirlerinden kurtulmanın ön koşuludur. İnsan ancak sahip olma iddiasından vazgeçtiğinde gerçekten özgür olabilir ve ancak tüm dünyada mülkiyet biçimleri tamamen ortadan kaldırıldığında savaşlar son bulabilir.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür