Mihail Bakunin'in Biyografisi
1. Bir Rus Asilzadesinin Çocukluğu
Mihail Aleksandroviç Bakunin, 30 Mayıs 1814'te, Moskova'nın kuzeybatısındaki Tver eyaletine bağlı olan Pryamukhino köyünde doğdu. Ailesi soyluydu; babası toprak sahibi, kültürlü, Avrupa görmüş, ölçülü liberal fikirleri olan bir adamdı. Bakunin bu kalabalık ailenin en büyük oğluydu ve çocukluğu, Rus taşrasının kendine özgü atmosferinde, kitapların, müziğin ve kardeşlerin arasında geçti. Ömrünü devlet düşmanlığına adayacak adamın, tam da o devletin ayrıcalıklı sınıfı içinde doğmuş olması, Bakunin'in biyografisinin ilk ironisidir. On dört yaşında Petersburg'a, Topçu Okulu'na gönderildi. Eğitimini 1832'de tamamladı, iki yıl sonra subay olarak Litvanya ile Polonya sınırındaki birliklere verildi. Ama askerlik ona hiçbir zaman uymadı. Disiplin, rütbe ve itaât düzeni, henüz yirmisindeki bu genç adamda bir tiksinti uyandırdı; 1835'te, babasının ısrarına rağmen, ne askerlikte ne de devlet memurluğunda kalmayı kabul edip görevinden istifa etti. Bu, ömrü boyunca tekrarlayacağı bir davranışın ilk örneğiydi: kendisine çizilen yoldan çıkmak.
2. Felsefeye Kaçış: Moskova ve Berlin Yılları
İstifasından sonra Moskova'ya gitti ve felsefeyle ciddi biçimde uğraşan genç aydınların çevresine girdi. Şair Nikolay Stankeviç'in etrafında toplanan bu halkada Kant, Fichte, Schelling ve özellikle Hegel okunuyordu. Bakunin bu yıllarda Alman idealizmini büyük bir iştahla içine çekti; henüz bir devrimci değil, felsefî bir gençti. Aynı dönemde, hayatı boyunca yolunun defalarca kesişeceği Aleksandr Herzen ile tanıştı. Herzen sonradan onun için şöyle diyecekti: "Bu adam sıradan bir yıldızın altında değil, bir kuyruklu yıldızın altında doğmuştu." 1840'ta felsefe okumak üzere Rusya'dan ayrılıp Berlin'e gitti; ardından Dresden ve Paris'e geçti. Almanya'da karşılaştığı Sol Hegelciler, onun düşüncesini akademik felsefeden siyasal devrime doğru döndürdü. 1842'de takma bir adla yayımladığı bir yazıda, yıllar sonra adıyla özdeşleşecek cümleyi kurdu: "yıkma tutkusu aynı zamanda yaratıcı bir tutkudur." Paris'te dönemin önemli isimleriyle tanıştı; aralarında Pierre-Joseph Proudhon ve Karl Marx da vardı. Bu tanışıklıklar, ileride hem en derin etkilenmesinin hem de en sert düşmanlığının tohumlarını taşıyordu.
3. Barikatlar Çağı: 1848-1849
1840'ların ikinci yarısında Bakunin, Avrupa monarşilerinin gözünde artık tehlikeli bir isimdi. Polonya'nın bağımsızlığını savunan konuşmaları yüzünden Fransa'dan sınır dışı edildi. 1848'de kıtayı saran devrim dalgasıyla birlikte bir uçtan öbürüne koştu: Paris'teki ayaklanmaya katıldı, aynı yıl Prag'daki Slav Kongresi'nde bulundu ve şehirdeki ayaklanmaya karıştı, "Slavlara Çağrı" adlı metnini yazdı. Bu dönemde devrimci ufku hâlâ büyük ölçüde ulusal kurtuluş, özellikle de Slav halklarının Habsburg ve Rus boyunduruğundan kurtulması etrafında dönüyordu. Mayıs 1849'da Dresden ayaklanmasına katıldı ve öncü bir rol üstlenerek şehrin savunmasının örgütlenmesinde görev aldı. Ayaklanma bastırılınca yakalandı. Bundan sonrası hayatının en karanlık on iki yılı olacaktı. Saksonya mahkemesi onu ölüme mahkûm etti ve cezası müebbede çevrildi; Avusturya'ya iade edildi, orada da ölüm cezası aldı ve yine kurtuldu; nihayet 1851'de Rus makamlarına teslim edildi.
4. Zindan ve Sibirya: Kayıp Yıllar
Petersburg'daki Petropavlovsk (Petrus ve Pavlus) Kalesi'ne kapatıldı. Burada, Çar I. Nikolay'ın isteği üzerine, bugün "İtiraf" adıyla bilinen tuhaf bir metin kaleme aldı. Metin pişmanlık ifadeleri ve merhamet dilekleriyle örülüydü; ama satır aralarında bir meydan okuma ve Slav davasına bağlılık da taşıyordu. Ancak 1921'de yayımlandı ve o günden beri Bakunin biyografisinin en tartışmalı belgesi olarak kaldı: kimileri onu bir teslimiyet, kimileri ise hayatta kalmak için başvurulmuş bir taktik sayar. "İtiraf" onu kurtarmadı. Petropavlovsk'ta üç yıl, ardından Şlisselburg Kalesi'nde ise üç yıl daha kaldı. Bu yıllar sağlığını geri dönülmez biçimde tahrip etti; hastalandı ve dişlerini kaybetti. 1857'de annesinin ısrarlı girişimleriyle hapisten çıkarıldı, ama serbest bırakılmadı: Sibirya'ya sürgün edildi, Tomsk ve İrkutsk'ta yaşadı. Doğu Sibirya valisinin annesinin akrabası olması, ona 1861'de Amur nehri boyunca ticari bir seyahat izni sağladı. Bakunin bu izni bir kaçış fırsatına çevirdi: kıyıya vardıktan sonra bir Amerikan gemisine geçti, Japonya üzerinden Amerika'ya, oradan ise Britanya'ya ulaştı. 1861'in sonunda Londra'ya vardığında, on iki yıl aradan sonra yeniden özgürdü; Aleksandr Herzen ile buluşup onun çıkardığı Kolokol ("Çan") dergisinde çalışmaya başladı.
5. Anarşizmin Doğuşu ve Karl Marx'la Kopuş
Kaçışının ardından ilk yıllarda hâlâ ulusal kurtuluş meselelerine bağlıydı; 1863'te Polonya ayaklanmasına katılmak üzere yola çıktı ama hedefine ulaşamadı. Asıl dönüşüm 1860'ların ortasında, özellikle İtalya'da geçirdiği yıllarda gerçekleşti. Burada, ulusal bağımsızlığın tek başına insanları özgürleştirmeyeceği sonucuna vardı; düşüncesi giderek daha net biçimde devlet karşıtlığına, yani anarşizme yöneldi. Gizli devrimci örgütler kurdu, İtalya ve İspanya'da güçlü bir etki alanı yarattı. 1868'de Uluslararası İşçi Birliği'ne (Birinci Enternasyonal) katıldı ve kısa sürede örgütün güney Avrupa kanadının en etkili ismi hâline geldi. Aynı dönemde kurduğu Sosyalist Demokrasi İttifakı, Marx ve destekçileri açısından Enternasyonal içinde ayrı bir odak, hatta bir tehdit olarak görüldü. Aradaki gerilim kişisel çekişmenin çok ötesindeydi; temel bir siyasal ayrılığa dayanıyordu. Marx, işçi sınıfının devlet iktidarını ele geçirmesi ve bir geçiş dönemi olarak "proletarya diktatörlüğü" kurulması gerektiğini savunuyordu. Bakunin ise iktidarın kimin elinde olduğunun onu daha az zararlı yapmayacağını, bir "işçi devleti"nin de kaçınılmaz olarak yeni bir ayrıcalıklı yönetici sınıf ve bir bürokrasi doğuracağını iddia ediyordu. Ona göre devlet, ele geçirilecek değil, mümkün olan en kısa sürede yıkılması gereken bir şeydi. Bu kavga 1872'de Lahey Kongresi'nde doruğa çıktı; Bakunin ile yandaşları Enternasyonal'den ihraç edildi. Bu ihraç, devrimci hareketin "kızıl" ve "kara" kanatlarının, yani Marksizm ile Anarşizmin, onlarca yıl sürecek ayrışmasının simgesi oldu. Bu dönem, biyografisindeki tartışmalı halkalardan bir diğerini de içerir: 1869-1870 arasında genç Rus devrimci Sergey Neçayev ile giriştiği gizli iş birliği. Neçayev'in acımasız ve manipülatif yöntemleri sonradan Bakunin'i de zor durumda bıraktı ve ilişki kopuşla bitti. Ayrıca bazı yazılarında, özellikle Marx'a yönelttiği polemiklerde beliren antisemitik ifadeler, bugün araştırmacıların üzerinde durduğu ve mirasının karanlık tarafı sayılan bir konudur.
6. Son Yıllar ve Miras
1870'te Lyon'daki başarısız ayaklanma girişimine katıldı; bu girişim, bir yıl sonraki Paris Komünü'nün habercisi sayılır. Ömrünün son altı yılında, sağlığı hızla kötüleşirken en önemli metinlerini yazdı. 1873'te yayımlanan "Devlet ve Anarşi", Marksist devlet anlayışına yönelttiği eleştirinin en olgun ifadesidir; ölümünden sonra yayımlanan "Tanrı ve Devlet" eseri ise Bakunin'in din ile iktidar arasındaki bağ üzerine düşüncelerini taşır. 1874'te, ağırlaşan hastalığına rağmen Bologna'daki bir ayaklanma girişimine katılmaya çalıştı; başarısız olunca kılık değiştirerek İsviçre'ye dönmek zorunda kaldı ve Lugano'ya yerleşti. 1 Temmuz 1876'da, 62 yaşında, Bern'de bir hastanede öldü. Geride ne tamamlanmış bir sistem ne de düzenli bir külliyat bıraktı; yazılarının çoğu yarım kalmış, dağınık ve tartışmanın hararetiyle kaleme alınmış metinlerdi. Ama bıraktığı etki bunlardan çok daha büyük oldu. Devletin, kimin elinde olursa olsun bir tahakküm aygıtı olarak kalacağı; iktidarı ele geçirenlerin er ya da geç yeni bir egemen sınıfa dönüşeceği yolundaki öngörüsü, kendisinden sonraki yüzyılın deneyimleri karşısında sürekli yeniden tartışıldı. Bugün Mihail Bakunin, modern anarşizmin kurucu figürlerinden biridir; Marksizmin en erken ve en ısrarlı içeriden eleştirmeni; ve hayatı boyunca hiçbir hapishanenin, hiçbir sürgünün durduramadığı yorulmak bilmeyen bir isyankâr olarak hatırlanır.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür