İlahi Buyruk Teorisi Üzerine
İlahi Buyruk Teorisi ve Ahiret Temelli Ahlâkî Düzen
1. Ahlâkın Kaynağı Sorunu
Ahlâk felsefesinin en temel sorularından biri, ahlâkî değerlerin kaynağının ne olduğudur. “İyi” ve “kötü” kavramlarının hangi temele dayandığı, insanın bu varoluştaki konumunu ve insanın kendi hayatında uyguladığı eylemlerinin anlamını da belirler. Eğer ahlâkî yargılar yalnızca bireysel tercihlere, toplumsal uzlaşıya ya da târihsel koşullara indirgenirse, ahlâk objektif değil, değişken ve göreli bir yapı kazanır. Oysa ahlâkî yükümlülük, insanı çoğu zaman çıkarına aykırı davranmaya zorlayan bağlayıcı bir nitelik taşır. Bu bağlayıcılığın kökeni, ahlâk teorilerinin açıklamak zorunda olduğu temel bir problemdir. Bu noktada asıl mesele, betimsel olgular ile normatif yükümlülükler arasındaki geçişin nasıl mümkün olduğudur.
2. Hume’un “Olan–Olması Gereken” Çıkmazı
David Hume, ahlâk felsefesinde köklü bir kırılmaya yol açan tespitinde, betimsel önermelerden normatif sonuçların mantıksal olarak çıkarılamayacağını belirtir. Başka bir deyişle, “olan”a dair hiçbir ifade, kendi başına “olması gereken”i zorunlu kılamaz. Doğa betimlenebilir; fakat doğanın betimlenmesi, ahlâkî bir yükümlülük üretmez. Bu tespit, ahlâkın doğallaştırılması girişimlerine ciddi bir sınır çizer. Evrende var olan herhangi bir olgu —biyolojik eğilimler, toplumsal alışkanlıklar, psikolojik dürtüler ya da karşılıklı yardımlaşma— kendi başına normatifleşemez. Bir şeyin nasıl olduğu, onun niçin uygulanması gerektiğini açıklamaz. Dolayısıyla ahlâk, salt betimsel bir gerçeklikten türetilemez. Normatifliğin ortaya çıkabilmesi için, betimsel evrenin ötesinde yükümlülük doğurucu bir güce ihtiyaç vardır. Hume’un açtığı bu boşluk, ahlâkın ya temelsiz bırakılması ya da aşkın bir irade kaynağıyla temellendirilmesi seçeneklerini gündeme getirir.
3. İlahi Buyruk Teorisinin Temel Yapısı
İlahi Buyruk Teorisi, Hume’un işaret ettiği bu boşluğu aşkın bir iradeye başvurarak doldurur. Bu teoriye göre ahlâkî doğruluk ve yanlışlık, Tanrı’nın buyruklarıyla belirlenir. Bir eylem, Tanrı tarafından emredildiği için ahlâken doğru; Tanrı tarafından yasaklandığı için ise ahlâken yanlıştır. Bu noktada Tanrı, evrendeki betimsel olguların bir parçası değil; metafizik bir normatif düzenin kurucu kaynağıdır. İlahi buyruk, doğanın içinden türeyen bir gerçeklik değil, doğaya yön veren ve doğaya aşkın olan normatif bir iradedir. Böylece ahlâkî yükümlülük, betimsel bir durumdan değil; bağlayıcı bir emirden doğar.
4. Buyruk ve Yükümlülük Arasındaki Bağ
Ahlâkî yükümlülüğün doğası, sıklıkla “niçin buna uymalıyım?” sorusunda somutlaşır. İlahi Buyruk Teorisi, bu soruya metafizik temelli bir yanıt verir: Tanrı’nın buyruğu, mutlak ve aşkın bir iradeden geldiği için bağlayıcıdır. Bu bağlayıcılık keyfî değildir. Tanrı’nın buyrukları, insanı ahlâkî özne olarak muhatap alan bir iradenin ürünüdür. Böylece ahlâk, insan psikolojisinin, toplumsal sözleşmelerin ya da evrimsel faydanın ötesinde, zorunluluk ve metafizik üreten bir normatif alan hâline gelir.
5. Dünyevî Hayatın Ahlâkî Yetersizliği
Ancak Tanrı'nın ilahi buyruklarının yalnızca bu dünya ile sınırlı olduğu varsayılırsa, ahlâkî düzen eksik kalır. Zira dünyevî yaşamda ahlâkî davranış ile karşılık arasında zorunlu bir uyum yoktur. Erdemli bireylerin acı çektiği, zalimlerin ise cezasız kaldığı sayısız örnek mevcuttur. Bu durum, ahlâkî yükümlülüğün rasyonel bütünlüğünü tehdit eder. İlahi buyruklar gerçek anlamda bağlayıcıysa, bu bağlayıcılığın adaletle tamamlanması gerekir.
6. Ahiret Sisteminin Kurucu Rolü
Ahiret inancı, İlahi Buyruk Teorisinin zorunlu tamamlayıcısı olarak ortaya çıkar. Ahiret, bu dünyada yapılanların bu dünyayla sınırlı olmadığını ve ahlâkî düzenin nihai olarak tamamlandığını ifade eder. Böylece ahlâkî yükümlülük, yalnızca teorik bir ideal değil; pratikte sonuçları olan bir hakikât hâline gelir. Ahiret, ahlâkı irrasyonel olmaktan kurtarır ve insan eylemlerinin karşılığını metafizik bir mahkeme sistemi ile herkese verir. Tanrı'nın buyrukları bu varoluşta başlar; fakat buyrukların karşılığı aşkın bir düzlemde kendisini gösterir.
7. Normatifliğin Aşkın Temeli
David Hume’un “olan”dan “olması gereken”in çıkarılamayacağı yönündeki tespiti, ahlâkın betimsel evrenden türetilemeyeceğini açıkça ortaya koyar. İlahi Buyruk Teorisi, bu çıkmazı aşarak normatifliği aşkın bir iradede temellendirir; ahiret sistemi ise bu normatif yapıyı adalet ve anlamla tamamlar. Bu bağlamda İlahi Buyruk Teorisi, ahiret sistemi ile birlikte düşünüldüğünde, ahlâkın kaynağı, bağlayıcılığı ve nihai anlamını tutarlı bir bütün içinde açıklayan kapalı bir ahlâk modeli sunar.
8. Euthyphron İkilemine Teistik Yanıt: İlahi Tabiat Temelli Ahlâk
Euthyphron ikilemi, İlahi Buyruk Teorisini ya ahlâkî keyfîliğe ya da Tanrı’dan bağımsız bir ahlâkın var olduğuna ve Tanrı'nın kendisinden bağımsız bir "iyi" ve "kötü" ye boyun eydiğini iddia ettiği ölçüde güçlü görünür. Ancak bu ikilem, Tanrı’nın ahlâkî buyruklarını Tanrı’nın tabiatından kopuk düşündüğümüz sürece geçerlidir. Teistik gelenekte Tanrı, yalnızca buyruk veren bir irade değil; belirli niteliklere sahip olan zorunlu bir bizâtihi varlık olarak tasavvur edilir. Teizmin Tanrısı’nın bir tabiatı vardır ve bu tabiatta adaletli olmak, bilge olmak ve dürüst olmak rastlantısal değil, bizâtihi özsel niteliklerdir. Bu nitelikler Tanrı’ya sonradan eklenmiş özellikler değil; Tanrı’nın ne olduğu ile doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla Tanrı’nın ahlâkî buyrukları, keyfî tercihlerden değil, bu tabiatın zorunlu tezahüründen doğar. Tanrı, adaletsiz olan bir şeye “iyi” demez ve böyle bir şeye Tanrı "iyi" demek istemez; çünkü bu, Tanrı’nın kendi tabiatıyla çelişmesi anlamına gelir. Bu yaklaşım, ahlâkı Tanrı’dan bağımsız bir ölçüte indirgemez. Zira “iyi”nin ölçütü Tanrı’nın dışında değil, Tanrı’nın özündedir. Aynı zamanda bu durum ahlâkı keyfî de kılmaz; çünkü Tanrı'nın ilahi buyrukları, rastgele emirler değil, adaletli ve bilge bir tabiatın evrenselleştirilmiş ifadesidir. Böylece ahlâk, hem Tanrı’ya bağımlı olur ve hem de rasyonel bir yapı kazanır. Bununla birlikte Tanrı’nın tabiatı, Tanrı’yı kendisi dışında bir zorunluluğa mahkûm etmez. Tanrı, tabiatını dışsal bir ilkeye göre edinmiş değildir; kendi tabiatının nasıl olacağına kendisi karar vermiştir. Bu karar, Tanrı’nın özgürlüğünü ortadan kaldırmaz; aksine bu durum Tanrı’nın özgürlüğünün en temel ifadesidir. Tanrı, adil ve bilge olmayı seçmiş; bu seçimin zorunlu sonucu olarak da ahlâkî düzen bu tabiatla uyumlu bir biçimde tesis edilmiştir. Bu nedenle İlahi Buyruk Teorisi, Tanrı’yı ne ahlâkî yasaların altında bir uygulayıcıya indirger ne de ahlâkı keyfî bir irade oyununa dönüştürür. Ahlâk, Tanrı’nın özgürce belirlediği fakat kendi özüyle tutarlı olan tabiatının evrensel ahlâkî ilkelere dönüşmesidir. Böylece Euthyphron ikilemi, Tanrı’nın tabiatı merkez alınarak aşılmış olur.
9.Tanrısız Bir Evrende Normatifliğin İmkânsızlaşması
İşte bu sebeplerden dolayı, eğer teizmin Tanrısı yoksa, geriye yalnızca betimsel olan ve var olan durum kalır. Böyle bir evrende ise hiçbir şey kendi başına, bir "olması gereken" ya da "olmaması gereken" hâline gelemez. Varlıklar yalnızca vardır; davranışlar yalnızca betimsel bir olgudur ve her şey her nasılsa sâdece öyledir. Bu durumda ise insanların ya da toplumların kendi tercihlerine göre bir şeye "olması gereken" veya "olmaması gereken" demesi, hakikâte dair bir keşif değil; sâdece basit bir yanılgıdan ve basit bir manipülasyondan ibarettir. Zira betimsel bir evrende, ahlâkî bir değer üretecek ve hele ki bir olguyu objektif bir sorumluluk hâline getirecek hiçbir nesnel ölçüt bulunmaz. İnsanların ahlâk hakkındaki söyledikleri ise yalnızca güç, toplumsal çıkar, alışkanlık ya da siyâsî çıkar üzerine kurulu olan yalanlardır. Burada mesele, bireylerin teizmin Tanrısına inanıp inanmaması değildir. Burada asıl mesele, teizmin Tanrısının, tüm insanlıktan ve tüm toplumlardan bağımsız olarak, nesnel bir hakikât olup olmadığıdır. Çünkü ancak böyle bir hakikât "olan" ile "olması gereken" arasındaki ayrımı açıklayabilir ve ancak böyle bir şey objektif bir normatifliği mümkün kılabilir. Yâni kısacası eğer teizmin Tanrısı yoksa, objektif ahlâkta yoktur ve hayatın bir anlamı da yoktur. Teizmin Tanrısının olmadığı bir evrende geriye kalan tek şey, değer üretmeyen bir olgusallık ve önemsiz bir varoluştur. Böyle bir evrende ise insan eylemleri "ahlâklı" veya "ahlâksızlık" olamaz; böyle bir evrende insan eylemleri sâdece betimsel olgulardır. Ve bu durum, nihilizmin mantıksal sonucundan başka hiçbir şey değildir. Yâni kısacası eğer teizmin Tanrısı mevcut değil ise tüm varoluş direkt nihilizmdir.
10. Normatif Bağlayıcılık ve Ahlâkın Metafizik Temeli: "Niçin Herhangi Bir Davranışa Uymalıyım" sorusu
Ahlâk felsefesinin en derin ve belirleyici noktalarından biri, ahlâkî yargıların herkesten bağımsız olarak var olsa bile onların objektif bir bağlayıcılığının herkesten bağımsız olarak var olması meselesidir. "Bu eylem iyidir" veya "şu davranış yapılmamalıdır" gibi önermeler, ancak birey için kaçınılmaz bir zorunluluk ifade ettikleri ölçüde ahlâkî bir anlam taşır. Bu bağlamda asıl mesele, belirli bir davranışın niçin "iyi" veya niçin "kötü" olduğu değil; bir insanın niçin her zaman belirli bir davranışa uyması gerektiğidir. Ahlâk, bireylerin fiilî davranışlarını tanımlayan bir çerçeve değil; bu davranışlara ilişkin zorunluluk ve sorumluluk üreten normatif bir düzendir. Bu noktada normatif bağlayıcılık ile psikolojik eğilimler veya rasyonel gerekçeler arasındaki ayrımın açık bir biçimde yapılması gerekir. İnsanların empati kurmaları, toplumsal uyum arayışında olmaları ya da belirli davranışları faydalı bulmaları, bu davranışların ahlâken bağlayıcı olduğu sonucunu doğurmaz. Bir eylemin faydalı, tercih edilir, adaletli ya da göreli bir şekilde rasyonel olarak savunulabilir olması, onun zorunlu olarak yapılması gerektiği anlamına gelmez. Psikolojik anlamda üretilen rasyonel gerekçeler ikna edici olabilir; ancak bağlayıcılık, iknadan daha güçlü bir iddiayı gerektirir. Zira ikna reddedilebilir ve ikna göreceliliği doğurur; fakat objektif ahlâkî yükümlülük, reddedilse de reddedilmese de herkesi aynı anda bağlayan bir hakikât olmak zorundadır. Teistik olmayan ahlâk teorilerinin büyük bir kısmı, bu noktada normatifliği psikolojik bir gerekçelendirme düzeyinde tutar. Kantçı yaklaşımlarda akıl, kendisine evrensel ilkeler koyar ve bireyden bu ilkelere karşı tutarlı olmasını talep eder. Ancak burada ortaya çıkan zorunluluk, nihai olarak aklî tutarlılıkla sınırlıdır. Birey bu ilkelere uymadığında mantıksal bir çelişkiye düşebilir; fakat bu durum metafizik anlamda bir ahlâksızlık tanımlamasını zorunlu kılmaz. Benzer bir biçimde çağdaş gerekçeci yaklaşımlar, belirli eylemleri destekleyen nedenler sunar; ancak bu durum göreceli olarak "birey için iyi bir neden" ile "her zaman uyulması zorunlu bir normatiflik" arasındaki farkı ortadan kaldıramaz. Sübjektif gerekçeler açıklayıcıdır; fakat asla bağlayıcı değildir. Bu tür teorilerin ortak problemi şudur: Normlar tanımlanır, fakat bu normların niçin bağlayıcı olduğu açıklanamaz. Eğer bir birey, sunulan tüm ahlâkî gerekçeleri reddederse, teistik olmayan sistemlerin büyük çoğunluğu bu reddi en fazla “irrasyonel”, “toplumsal olarak sorunlu” ya da “aykırı” olarak nitelendirebilir. Ancak irrasyonellik, topluma uymamak ya da aykırılık başlı başına ahlâkî bir yanlışlık anlamına gelmez. Ayrıca irrasyonel kavramı Tanrısız bir evrende tamamen göreli bir hâl alır. Çünkü felsefede rasyonellik sadece bireyin kendi çıkarına uygun hareket etmesi olarak tanımlanmaktadır. Böyle bir tanımlama ise Tanrısız düşünüldüğünde çoğu zaman adaletsizlik yapmayı veya birilerine zarar vermeyi faydalı bir şey olarak tanımlamaktadır. Yani psikolojik anlamda rasyonel olmak ile ahlâk aynı şey değildir. Hatta bir çok durumda insanın başkalarına karşı adaletli ve dürüst olması adaletli olan bireye zarar vermektedir. Örneğin sadece rasyonellik açısından düşünecek olursak hapise girmeyi ve toplumdan dışlanmayı hiç umursamayan ve cinsel olarak aç olan bir insan niçin bir kadına tecavüz edip de kendisini tatmin etmemelidir? Burada tecavüz olgusunu mutlak surette irrasyonel yapacak argüman nedir? Tabii ki eğer teizmin Tanrısı hesaba katılmayacak ise hiçbir şey mutlak surette bir kadına tecavüz edilmesini tecavüz eden kişi için irrasyonel yapamaz ve tam olarak bu göreli rasyonellik evreni objektif ahlâk diye bir tanımlamadan bahsedemez. Objektif ahlâk için psikolojik değil ontolojik rasyonellik gerekmektedir ve saf nedensellikde ontolojik rasyonellik diye bir kavram yoktur. Objektif rasyonellik sadece teizm evreninden ve teizmin Tanrısın'dan gelebilir. İşte bu sebeplerden dolayı Immanuel Kant'ın "akla uygun yaşamak ahlâkın temeilidir" iddiası ahlâk kavramına objektif bir rasyonellik verememektedir ve birde üstüne üstlük Immanuel Kant'ın teorisi çoğu zaman insanları ezmeyi veya tecavüz gibi olayları göreli olarak rasyonel yapmaktadır ve Immanuel Kant bu sorunu görememiştir. Dolayısıyla normatif bağlayıcılık hiçbir şekilde aklî ya da toplumsal gerekçelerle temellendirilemez. İlahi Buyruk Teorisi ise normatif bağlayıcılığı, insan iradesine indirgenemeyen aşkın bir güç ve metafizik bir hakikât çerçevesinde temellendirir. Bu yaklaşımda ahlâkî normlar, insanın tercihleriyle ya da rasyonel kabulleriyle ortaya çıkmaz; burada ahlâkî normlar insanın üzerinde bulunan ve ona yönelen aşkın bir düzenin tezahürüdür. İlahi Buyruk Teorisi, bu düzenin somut ifadesi olarak, ahlâkî normlara metafizik bir zorunluluk kazandırır. Bu zorunluluk, bireyin kabulüne ya da reddine bağlı değildir; zira bunun kaynağı, insan bilincinin ötesinde yer alan bir hakikâttir. Bu çerçevede ahlâkî yükümlülük, yalnızca rasyonel olarak savunulabilir olmakla kalmaz; aynı zamanda ihlal edildiğinde gerçek ve nesnel bir ahlâksızlık tanımlaması meydana getirir. İlahi buyruklar, ahlâkı psikolojik düzeyden çıkararak, insan eylemlerini aşkın bir hakikât karşısında anlamlandırır. İnsan, bu buyruklara uymadığında yalnızca aklî bir hata yapmış olmaz; aynı zamanda metafizik bir düzenle uyumsuzluk içine girer. Normatif bağlayıcılık tam da bu noktada ortaya çıkar: ahlâk, insanın keyfine bağlı bir tercih olmaktan çıkar ve varoluşsal bir yükümlülük hâline gelir. Sonuç olarak, ahlâkî normların gerçek anlamda bağlayıcı olabilmesi için, bu normların insan iradesinin ve toplumsal uzlaşının ötesinde, aşkın bir güç ve metafizik bir hakikât tarafından temellendirilmesi gerekir. Aksi hâlde ahlâk, ne kadar güçlü gerekçelere sahip olursa olsun, nihai olarak reddedilebilir bir öneriler bütünü olmaktan kurtulamaz. İlahi Buyruk Teorisi ise ahlâkı, “buna uyman senin için bir süreç içerisinde faydalı olur” düzeyinden çıkararak, “buna uymak sen istesen de istemesen de senin için her zaman rasyoneldir” düzeyine taşıyan tek tutarlı Meta-Etik çerçeveyi sunar. Bu nedenle normatif bağlayıcılık problemi, ahlâkın metafizik temeliyle doğrudan bağlantılıdır ve bu problem, ancak aşkın bir hakikâte yâni teizmin Tanrısına başvurularak tutarlı bir biçimde çözülebilir.
11. Betimsel Bir Kâinatta Neden "Niçin" Kavramı Bulunamaz?
Betimsel bir kâinatta kendi hâlinde hiçbir olgu insanlara görev ve sorumluluk yükleyemeyeceği için ve "Niçin" sorusu bir neden-sonuç ilişkisi sorusu değil, bir amaç ve gâye sorusu olduğu için ve betimsel bir kâinatta hiçbir amaç ve görev kendi hâlinde bulunamadığı için teizmin Tanrısının var olmadığı bir evrende hiçbir şekilde objektif bir "Niçin" var olamaz. Çünkü objektif bir "Niçin" insan psikolojisinden ve tüm insanlıktan bağımsız olarak mevcut olmak zorundadır ve bilim kavramında "Niçin" diye bir soru yoktur. "Niçin" sorusu "neden" sorusu ile özdeş değildir. "Neden" sorusu sâdece betimsel bir olgusallık sorusu iken "Niçin" sorusu görev, sorumluluk ve normatiflik sorusudur. Sâdece "var olan" bir evrenden ise "olması gereken" veya "olmaması gereken" herhangi bir şey çıkamayacağı için ise ve "Niçin" sorusu "olması gereken" ve "olmaması gereken" tanımlamalarının temeli olduğu için ise teizmin Tanrısının var olmadığı bir evrende objektif bir "Niçin" mümkün değildir. Teizmin Tanrısının olmadığı bir evren sâdece "neden" sorusuna cevap verebilir ve "neden" sorusu hiçbir zaman hiç kimseye bir sorumluluk yükleyemez. "Niçin" sorusu ise insanlığa görev ve sorumluluk yükleyen bir kavramdır ve bu kavram ancak teizmin Tanrısı ile temellenebilir. İnsanların psikolojik olarak kendi "Niçin" sentezlerini oluşturması ise objektiflikten ve bağlayıcılıktan tamamen yoksundur ve içi boştur. Çünkü bir şeyin objektif olabilmesi için tüm insanlığın psikolojisinden ve karakterinden bağımsız olarak var olması gerekir. "Niçin" kavramı ise Tanrısız bir evrende insan psikolojisi yok sayıldığında asla var olamayacak olan bir şeydir. İnsan psikolojisi ise göreceli "Niçin" sentezleri oluşturduğu için ve böyle bir "Niçin" sentezinin tüm insanlıktan bağımsız olarak var olabilmesi imkânsız olduğu için eğer teizmin Tanrısı yoksa objektif bir "Niçin" de asla yoktur. Bu durum ise hiçbir ahlâkî değerin bağlayıcı olamayacağı ve işte tam olarak bu yüzden teizmin Tanrısının var olmadığı bir evrende "ahlâkî değerler yine var olabilir" desek bile bu herkesten bağımsız olan ahlâkî değerlerin objektif bir bağlayıcılığı olmadığı için bu durumda ahlâklı olmak sâdece bir irrasyonellikten başka hiçbir şey olamayacaktır. Bu noktada zâten teizm evreni yoksa direkt objektif normatiflik diye bir şey yoktur bu ayrı bir tespittir. Ben sâdece burada size diyelim ki "Tanrısız da objektif ahlâkî değerler vardır" desek bu durumda nasıl bir durum gerçekleşir onu anlatıyorum. İşte bu sebeplerden dolayı eğer teizmin Tanrısı yoksa objektif bir "Niçin" asla yoktur ve insan psikolojisinin sübjektif olarak "Niçin" ler oluşturması hiçbir şekilde temeli olmayan bir temennidir. Yâni kısacası teizmin Tanrısı olmadan da bâzı ahlâkî ilkelerin var olduğunu iddia etsek bile o ahlâkî ilkelerin niçin herkesten bağımsız olarak herkesi bağlayabileceğini ve böyle bir durumda nasıl her zaman ahlâklı olmanın ahlâklı olan kişiye faydasının olacağını ve hele ki teizmin Tanrısı yokken nasıl bir davranış veya bir değer yargısı herkesin aynı anda sorumluluğu oluyor bunları cevaplamak bir hayli zordur ve hatta imkânsızdır. Çünkü dediğim gibi bir şeyin objektif olması için insanlığın psikolojisinden ve zevklerinden bağımsız olarak var olması gerekir. Dolayısıyla hem bilim kavramında "Niçin" diye bir kavramın olamamasından dolayı ve hemde Tanrısız bir evrende herhangi bir ahlâkî ilkeyi evrensel olarak tanımlasak bile o ilkeye "niçin her zaman uymalıyım" veya "herkes niçin her zaman bu ilkeye uymalıdır" sorusunun psikolojik cevaplardan öteye geçememesinden dolayı Tanrısız bir evrende hem "Niçin" kavramından bahsetmek hem "ahlâk" kavramından bahsetmek ve hele ki birde ahlâkî değerlerin bir sorumluluk olduğundan bahsetmek ya bir cehâlet ya da sâdece boş bir duygusal mastürbasyon olacaktır. İşte bu sebeplerden dolayı hem objektif ahlâk için ve hemde objektif bir "Niçin" için teizmin Tanrısının tüm insanlıktan bağımsız olarak var olmasına ihtiyaç vardır ve eğer teizm evreni yoksa ahlâk ve anlam adına iddia edilen her teori sâdece içi boş ve özünde sâdece betimsel olan anlamsız içeriklerdir.
12. Tez açıklaması (sonuç)
Bu makalenin temel iddiası şudur: Ahlâkın objektif, evrensel ve bağlayıcı olabilmesi için, ahlâkî normların insan iradesinden, toplumsal uzlaşıdan ve betimsel olgusal evrenden bağımsız olarak temellendirilmesi gerekir. Betimsel bir kâinatta “olan”dan “olması gereken” çıkarılamayacağı için, normatif bağlayıcılık ancak aşkın bir güç ve metafizik bir hakikât ile mümkün hâle gelir. İlahi Buyruk Teorisi, ahlâkî normların kaynağını Tanrı’nın adil ve bilge tabiatında temellendirerek bu ihtiyacı karşılar; ahiret sistemi ise bu normatif düzeni adalet ve anlam ile tamamlar. Bu çerçevede makale, teizmin Tanrısı olmaksızın objektif ahlâkın, bağlayıcı bir “Niçin” sorusunun ve varoluşsal anlamın temellendirilemeyeceğini savunur. Dolayısıyla İlahi Buyruk Teorisi, ahlâkın kaynağını, bağlayıcılığını ve anlamını tek ve tutarlı bir metafizik yapı içinde açıklayan en güçlü yaklaşım olarak ortaya konulmaktadır.
Yazar: Oğuzhan kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür