İnanmak ve İman Etmek Arasındaki Farklar
Gündelik dilde “inanmak” ve “îman etmek” çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Ancak bu iki kavram, içerik ve kapsam bakımından aynı değildir. Bu metnin temel iddiası şudur: Îman etmek için inanmak gerekir, fakat inanmak için îman etmek gerekmez. Bununla birlikte, önemli bir ekleme daha yapılmalıdır: Îman için de, îmansızlık için de inanmak gerekir. Çünkü hem bağlılık hem de karşı çıkış, ancak var olduğu kabul edilen bir şeye yöneltilebilir. İnanmak, en genel anlamıyla bir önermeyi gerçek kabul etmektir. Bu kabul ediş çoğu zaman beğenmekten ve beğenmemekten bağımsızdır. İnsan, aklıyla, deneyimiyle ya da duyduklarına dayanarak bir şeyin gerçek olduğuna kanaât getirebilir. Örneğin bir kişi, Tanrı’nın var olduğuna inanabilir, fakat bu inanç onun hoşuna gitmeyen bir durum olabilir. Bu durumda ortada bir “inanma” vardır, fakat bu henüz îman değildir. Îman etmek ise yalnızca bir şeyi gerçek kabul etmekten ibaret değildir. Îman; beğenmek, sevmek, itaât etmek ve ister Tanrı olsun ve isterse de başka bir kavram olsun bir şeye uygun yaşamaya çalışmak anlamına gelir. Yâni îman, var olduğu kabul edilen şeye uyumlu bir yöneliş ve içsel bir benimseme içerir. Bu yönüyle îman, sadece dinî değil, aynı zamanda duygusal ve iradî bir bağlılıktır. Îman eden kişi, yalnızca “Tanrı vardır” demez; böyle bir kişi aynı zamanda Tanrı’yı benimser, ona yönelir ve onun hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Bunun karşısında ise îmansızlık yer alır. Îmansızlık, Tanrı'nın olmadığına inanmak değildir. Aksine îmansızlık var olan şeye isyan etmek, Tanrı’dan nefret etmek ve ona karşı çıkmak gibi tutumları içerir. Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Îmansızlık da, tıpkı îman gibi, bir tür yönelimdir. Ancak bu yönelim, sevmek ve yakınlık değil; reddediş ve karşı çıkış şeklinde ortaya çıkar. Bu ayrımı daha iyi anlamak için şu örneğe bakalım: Bir insan Tanrı’ya inanabilir, fakat ona isyan edebilir. İşte burada kişinin Tanrıya isyan etmesi için ilk önce Tanrı'nın var olması gerekir. “Tanrı’ya güvenmiyorum” ya da “Tanrı’ya öfkeliyim” diyen bir kişi, aslında Tanrı’nın varlığını kabul etmektedir. Çünkü var olmadığı düşünülen bir şeye karşı öfke, isyan ya da güvensizlik hissetmek mümkün değildir. Bu tür ifadeler, Tanrı ile kurulan veya var olduğu düşünülen herhangi bir kavrama karşı olumsuz bir yönelimin göstergesidir. Buradan şu sonuç çıkar: İsyan, yokluğa değil, varlığa yöneliktir. Bir insan ancak var olduğunu kabul ettiği bir şeye karşı çıkabilir. Bu nedenle, Tanrı’ya isyan eden biri, Tanrı’nın var olmadığına inanmıyor; böyle bir insan aksine onun varlığını kabul edip ona karşı bir tavır alıyor. Bu da gösterir ki îmansızlık, basit bir “yok sayma” değil, tam tersine var olduğu düşünülen herhangi bir şeye aktif bir karşı çıkıştır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Tanrı’nın var olmadığına inanan bir kişi için durum farklıdır. Böyle bir kişi, Tanrı’yı gerçek bir varlık olarak değil, yalnızca bir kavram olarak görür. Bu nedenle böyle bir bireyin Tanrı’ya yönelik öfkesi ya da eleştirisi, doğrudan var olan bir şeye değil, zihnindeki bir tasavvura yönelir. Yâni burada kurulan şey, gerçek bir varlıkla ilişki değil, bir kavram üzerinden geliştirilen yalan bir tutumdur. Bu analiz, baştaki iddiamızı daha da netleştirir: Îman etmek için inanmak gerekir, çünkü sevmek, benimsemek ve rızasını aramak ancak var olduğu kabul edilen bir varlığa yöneltilebilir. Aynı şekilde îmansızlık için de inanmak gerekir, çünkü isyan etmek, nefret etmek ve karşı çıkmak da ancak var olduğu düşünülen bir şeye karşı uygulanabilir. Ancak inanmak, îman etmeyi de îman etmemeyi de zorunlu kılmaz. İnsan bir şeye inanabilir, fakat ne onu benimseyip ona yönelir ne de ona karşı çıkar. Bu durumda inanmak, yalnızca zihinsel bir tutum olarak kalır. Dolayısıyla inanmak, îman etmek ve îmansızlık üç farklı düzeyi ifade eder. İnanmak, en temel ve en geniş olandır; yalnızca bir şeyi gerçek olarak kabul etmeyi içerir. Îman, bu kabulün olumlu bir yönelişe dönüşmesidir: var olduğu düşünülen şeyi sevmek, benimsemek ve onun rızasını kazanmaya çalışmak gibi. Îmansızlık ise yine aynı kabul zemininde ortaya çıkan olumsuz bir yöneliştir: var olduğu düşünülen şeye isyan etmek, karşı çıkmak ve onu reddetmek. Bu üçü arasındaki farkı doğru kavramak, hem düşünsel netlik hem de inançların doğasını anlamak açısından büyük önem taşır. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri gibi câhil ülkelerde ise inanmak, îman etmek ve îmansızlık hep birbirine karıştırılır. Bu iki ülke gibi câhil memleketler her şeyi kendi algılarına göre yargılayan dogmatiklerdir. Bu tür toplumlara göre inanmak için îman etmek gerekebilir ve bu tanımlama makalede de anlattığımız üzere tamamen yalandır. Bu tür toplumlar daha modernizm dinini 'laiklik' zannettiği gibi inanmak içinde îman etmek gerektiğini zannederler. Hâlbuki nedensellik bu kadar basit değildir. İnsanların bir şeye îman etmek için ilk önce îman edilecek şeye inanması gerektiği inanmak için ilk önce îman etmek gerektiği sonucunu doğurmamaktadır. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri gibi coğrafyalar ise etrafta çok fazla 'îman' kelimesini kullanan teist olduğu için hemen insanlara özenip 'teistler îman kelimesinden bahsediyorsa demek ki teizmin tam tersi îmansızlıktır' gibi beyhude bir dogma oluşturmuşlardır. Hâlbuki teizmin tam tersi îmansızlık falan değildir. Teizmin tam tersi ateizme îman demektir bu kadar basit ve ateizm bir dindir. Bunların hâricinde zâten îman etmek için metafizik bir kavrama bile gerek yoktur. Çünkü îman her türlü itaât ilişkisi ve her türlü beğenme hâlidir. Yâni bir insanın kendi karakterini beğenmesi de bir îmandır. Bir insana âşık olmakta yine îmandır. Bir siyâsî ideoloji savunmakta bir îmandır. Evreni sevmek veya bilimin yolundan gitmekte yine îmandır. Îmansızlık ise beğenmemek ve isyan demektir ateizm demek falan değildir. İnsanlık her kavramın içini oyduğu gibi îman ve îmansızlık kavramınında içini oymuştur. Beğenmek veya itaât etmek bu iki olguyu uyguladığımız her kavrama dışsal olduğu için bir insan her türlü hâle itaât edebilir ve bir insan her şeyi beğenebilir. Dolayısıyla itaâtsiz ve îmansız bir insan asla yoktur. Sadece herkes farklı kavramlara îman eder ama bu bizim konumuzu hiç etkilemez. Sonuç olarak îman etmek için inanmak gerekir fakat inanmak için asla îman etmek veya inanılan şeyi beğenmek gerekmez. Bu iki tespiti bilmeyen insanlar ise teizm dogmasından ateizm dogmasına geçmeyi bir 'îmansızlık' zannetmeye devam edebilir ama nedensellik gereği böyle bir saçmalık yoktur. Olmadığına inanılan bir kavramı ise reddetmek teknik olarak mümkün değildir. Ancak var olan bir şey veya var olduğu düşünülen bir şey reddedilebilirdir. Bu tespitleri insanların anlayacağını çok zannetmıyorum ama bu makaledeki her şeyin doğru ve ezber bozucu olduğunu gönül rahatlığıyla biliyorum. Şimdi bu tespitleri anladıktan sonra istediğiniz varlığa îman etmeye devam edebilirsiniz...
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür