NOMASTER
Siyaset & Felsefe

Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir Sözü Üzerine Anarşist Bir Eleştiri

2026

Bir milletin 'istiklâl' diye kutladığı şey, aslında onun esaretinin ta kendisidir. Bu cümle kışkırtıcı geliyor olabilir; ama bu makaleyi sonuna kadar okuduğunuzda, bu cümlenin bir slogan değil, soğuk bir mantık zinciri olduğunu göreceksiniz. Çünkü 'Millet' ile 'İstiklâl', yani siyasal bir 'biz' oluşturmak ve bir toplumun gerçekten kendi kendisini doğrudan yönetmesi, mantıken yan yana duramaz. Biri varsa öteki yoktur. Ve bu iki kavramı aynı cümlede, aynı tanımlamanın altında ve aynı marşta birleştiren her düzen, farkında olmadan bir çelişkiyi kutsar. Önce kelimelerin anlamını sorgulayalım, çünkü bütün yanılgı oradan, kelimelerin gevşekliğinden doğuyor. 'İstiklâl' denince akla hemen bir ulusun başka bir ulustan, bir devletin başka bir devletten politik ve ekonomik olarak etkilenmemesi gelir: bayraklar, sınırlar, 'bağımsız devlet' tasavvuru gelir hemen akıllara. Oysa bu bir istiklâl değildir. Bu durum sadece üstü örtük bir bağımlılıktır. Gerçek istiklâl, bir bayrağın başka bir bayrağa karşı etkide bulunmaması değil; bir toplumun ve onu oluşturan bireylerin, üzerlerinde hiçbir dışsal güç hüküm kurmadan, doğrudan kendi kendilerini yönetmesidir. Yani asıl bağımsızlık, bir devletin öbüründen kurtulması değil, insanın her türlü dışsal yönetimden kurtulmasıdır. Bir toplum, başka bir devletin boyunduruğundan çıkıp kendi devletinin boyunduruğuna giriyorsa, istiklâl kazanmış olmaz; bu durumda yalnızca efendi değişmiştir. Dışarıdaki efendiyi kovup içeriden bir efendi dikmek, özgürlük değil, esaretin ve köleliğin yerlileştirilmesidir. Şimdi 'Millet' kelimesine gelelim, çünkü asıl düğüm buradadır. İnsanlar 'Millet' deyince çoğu zaman ortak bir dil, ortak bir tarih ve ortak bir kültür etrafında toplanmak davranışını düşünür; milleti kültürel bir 'biz' zanneder. Ama bu bir yanılgıdır. Millet, kültürel bir 'biz' değildir. İnsanların aynı dili konuşması, aynı şarkıları söylemesi, aynı sofrayı paylaşması veya birbirleri ile birlik olması millet olmak değildir; bu, yalnızca insanların doğal ilişkisi, kendiliğinden bir kültürel ortaklıktır ve bunda hiçbir sakınca yoktur. Böyle bir 'biz' topluma içkindir, doğaldır, kendiliğindendir. Yâni böyle bir 'biz' siyasal değildir ve tam olarak bu sebepten dolayı bu tür etkileşimlere sadece kültürel ilişki denir millet denemez. Millet ise bambaşka bir şeydir: Millet, siyasal bir 'biz'dir. Belirli bir siyasal ideoloji etrafında toplanmış, o siyasal ideolojiyle tanımlanmış, o siyasal ideoloji uğruna örgütlenmiş ve kendisine benzemeyeni dışlayan bir kurgudur millet denilen kavram. Bir kültürel ortaklık ancak siyasallaştığında, yani bir siyasi ideolojinin veya yönetmenin aracı hâline geldiğinde 'millet' olur. Siyasal olmayan hiçbir 'biz' millet değildir; millet, tanımı gereği siyasaldır. Asıl mesele de buradan açılır. Peki siyasallık nedir? En yalın hâliyle, bir topluma dışsal bir gücün o toplumu yönetmesidir. Bir ideoloji, bir parti, bir devlet, bir 'millet' kurgusu; hepsi, toplumun kendi doğal akışının dışından gelip ona bir biçim, bir yön ve bir kural dayatan güçlerdir. Siyasal olan her şey, tanımı gereği, toplumun üstünde ve dışında durur; böyle bir şey ise her zaman topluma hükmeder ve her bir hükmediş, toplumun hür iradesine bir darbedir. Ve bir toplum dışarıdan yönetildiği sürece kendi kendisini yönetemez. Bu apaçık bir mantık zorunluluğudur: Seni dışarıdan bir güç yönetiyorsa bu durumda sen kendini yönetmiyorsun demektir. Dışsal yönetim ile öz-yönetim aynı anda var olamaz; biri ötekini dışlar. İşte millet kavramı ile istiklâlin neden bir arada duramayacağı buradan çıkar. Millet siyasal bir 'biz'dir; siyasal 'biz' topluma dışsal bir yönetimdir; dışsal yönetim ise öz-yönetimi, yani gerçek istiklâli imkânsız kılar. Demek ki millet kavramının olduğu her yerde, tanımı gereği bir dışsal yönetim vardır; dışsal yönetimin olduğu hiçbir yerde de gerçek anlamda bir istiklâl olamaz. 'Milletin İstiklâli' ifadesi bu yüzden kendi içinde çöken bir cümledir ve bu cümle içsel olarak çelişkilidir; çünkü milleti var eden şey, yani siyâsal dışsal yönetim, tam da istiklâli öldüren şeydir. Bir toplum ya millet olur ya da istiklâl sahibi olur; bunların ikisi birden aynı toplumda var olamaz. Burada egemenlik kavramına inmek zorundayız, çünkü bütün yapının kilit taşı odur. Egemenlik nedir? Topluma dışsal bir gücün o toplumu yönetme iddiası, yetkisi ve tahakküm kurma gücüdür. Egemen olan yöneten, egemenliğin altında olan ise yönetilen demektir. Yani egemenlik kavramı, daha en baştan, bir yöneten-yönetilen ayrımını içinde taşır. Egemenlik varsa, bir yanda hükmeden bir güç, öbür yanda ise o hükme itaât ettirilen bir kitle var demektir. Ve tam da bu ayrım, bir toplumun doğrudan kendi kendisini yönetmesini imkânsız kılar. Çünkü bir toplum gerçek anlamda kendi kendisini yönettiğinde ortada ne ayrı bir egemen ne de ona itaât eden bir yönetilen kalır; bu durumda yöneten-yönetilen ilişkisi tümüyle ortadan kalkmıştır. Egemenlik ise yöneten-yönetilen ilişkisini mümkün kılar; yani birini tahta çıkarır, ötekini ise tahtın altına yatırır. İşte bu yüzden egemenliğin her biçimi, öz-yönetimin düşmanıdır. Şimdi en kritik noktaya geliyoruz, çünkü çoğu kişi tam burada yanılır. Bir toplum gerçekten kendi kendisini yönetmek istiyorsa, yapması gereken şey egemenliği 'doğru' ellere vermek değildir. Egemenliği kraldan alıp çoğunluğa vermek, sultandan alıp meclise vermek, bir sınıftan alıp başka bir sınıfa vermek; bunların hiçbiri çözüm değildir ve bunların hiçbiri istiklâl değildir. Çünkü sorun, egemenliğin kimin elinde olduğu değil, egemenliğin direkt var olmasıdır. Egemenlik el değiştirebilir ama bu durum egemenlik kavramının doğasını değiştirmez; egemenlik kimin elinde olursa olsun, hep bir dışsal yönetim, bir yöneten-yönetilen ayrımı olarak vardır. Bu yüzden kendi kendisini yönetmek isteyen bir toplum, egemenliği bir yerden alıp başka bir yere taşımaz; egemenliğin kendisini, bütün biçimleriyle ortadan kaldırır. İstiklâl, egemenliğin sahibini değiştirmekle değil, egemenlik kavramını tümüyle yok etmekle gelir. Çünkü bir toplumun üstünde bir egemen durduğu sürece, o toplum kendi kendisini yönetemez; bu durumda yalnızca egemen hâline gelen insan ya da ideoloji o toplumu yönetir, ve bu bir istiklâl değildir. Ayrıca her şeyden önce her türlü siyasi ideoloji insanların nelere bağımlı kılınacağını kararlaştıran ve buradan bir itaât ilişkisi çıkartmak isteyen terminolojiler bütünüdür ve tam olarak bu potansiyel istiklâli imkânsız kılar. Bütün bu zemini kurduktan sonra, o kutsal cümleye yani 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir' sözüne bakabiliriz. Bu söz, kulağa bir özgürleşme müjdesi gibi gelir. Sanki halka 'artık güç sende artık kendi kaderini sen tayin edebilirsin' diyormuş gibi düşünülür bu söz; sanki bir cumhuriyetin veya bir halkın kendi kendisini doğrudan yönetmesinin temel taşıymış gibi sunulur. Oysa bu algı baştan sona yalandır ve bu algının neden yalan olduğunu artık görebilecek durumdayız. Biricisi, bu söz egemenliği ortadan kaldırmaz; tam tersine onu kutsar ve onu en yüce ilke hâline getirir. 'Egemenlik vardır ve kayıtsız şartsızdır' der. Oysa gördük ki egemenliğin kendisi, kimin elinde olursa olsun, öz-yönetimin ve istiklâlin düşmanıdır. Bir toplumun özgür olması için her türlü egemenliğin yok edilmesi gerekirken, bu söz onu yok etmek bir yana tam tersine onu mutlaklaştırır, sınırsızlaştırır ve dokunulmaz kılar. İkincisi, ve daha da önemlisi, bu söz egemenliği 'halka' verdiğini iddia eder; oysa 'egemenliği halka vermek' diye bir şey zaten yoktur, bu ifade kendi içinde çelişiktir. Çünkü egemenlik varsa, tanımı gereği, topluma dışsal bir güç o toplumu yönetiyor demektir; böyle bir ortamda da istiklâl veya bir halk iradesi olamaz. Buna karşılık bir toplum gerçekten doğrudan kendi kendisini yönetiyorsa bu durumda o toplumun üstünde hiçbir dışsal güç yok demektir; dışsal güç yoksa, ortada egemenlik de yok demektir. Yani öz-yönetim, zorunlu olarak egemensizlik demek olmak zorundadır. Egemenlik ile öz-yönetim mantıken aynı anda var olamaz. Dolayısıyla 'egemenliği halka vermek', tıpkı 'kare şeklinde üçgen düşünmek' gibi, kendi içinde çelişen bir ifadedir: Egemenlik kurulduğu an halkın öz-yönetimi yıkılır; halkın öz-yönetimi başladığı an ise egemenlik diye bir şey kalmaz. Egemenlik halka verilen bir kavram değildir; çünkü onun halka geçtiği varsayılan anda bile, egemenlik var oldukça halkı yöneten halk değil, halka dışsal olan o egemenlik aygıtıdır. Bu yüzden 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir' cümlesi, iradeyi halkın tek tek bireylerine, onların doğrudan öz-yönetimine vermez; çünkü böyle bir verme zaten egemenlik kavramı ile çelişir. Onun yaptığı şey egemenliği yani birisinin birilerini yönetmesi yetkisini halkın üstünde duran soyut bir kurguya, bir 'millet' idesine ve kaçınılmaz olarak o ide adına konuşan aygıta, yani devlete bağlamaktır. Millet nedir sonuçta? Az önce uzun uzun gösterdiğimiz gibi, halkın kendisi değil; siyasal bir 'biz', yani topluma dışsal bir ideolojik kurgudur. Halk, bu denklemde bir iradenin sahibi değil, 'millet' adına yönetilen kitledir. 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir' cümlesi, bireyin ve toplumun elindeki gücü alıp soyut bir bütüne bağlar, sonra ise o bütün adına birileri yönetir. Yani bu sahtekâr söz halka bir güç veriyormuş gibi yapıp, aslında olmayan bir şeyi, yani 'halkın egemenliğini' vaat ederek, gerçekte egemenliği halkın üstündeki bir kurguya ve onun bürokrasisine teslim eder. Sözün iç çelişkisi tam buradadır: 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir' demek, 'sen kalk ve kendi kendini yönet' demek değil; tersine, 'kendini senin üstündeki bu siyasal kurgu aracılığıyla yönetilmeye teslim et' demektir. Bu söz bir cumhuriyet veya bir halk iradesi gibi algılanır; ama gerçekte bu söz halkın doğrudan öz-yönetimini kurmaz, aksine bu söz halk iradesini her siyâset düzeninde olduğu gibi imkânsız kılar. Çünkü egemenliği koruyup onu 'millet' denen dışsal kurguya bağlayarak, hem yöneten-yönetilen ayrımını hem de toplumun üstündeki siyasal gücü olduğu gibi muhafaza eder. Bu durum halkın kendi kendisini yönetmesi değil; halkın, 'kendisi adına' kurulmuş bir aygıt tarafından yönetilmesine itaât etmesidir. Egemenlik hâlâ vardır, dışsal güç hâlâ vardır, yöneten-yönetilen ayrımı hâlâ vardır veya hiyerarşi hâlâ vardır; sadece bunların üstüne 'millet' etiketi yapıştırılmıştır. Bu çelişkiyi tarihin en güçlü zihinleri bile görememiştir, ve bu görmeyiş tesadüf değildir. Rousseau, halk egemenliği fikrinin en büyük kuramcısıdır; 'genel irade' kavramıyla egemenliğin halka ait olduğunu, halkın kendi kendisini yönettiğini savundu. Ama onun yapamadığı şey, tam da bu egemenlik kavramının kendisini sorgulamaktı. Egemenliği bireyden alıp 'genel irade'ye, yani halkın üstünde duran soyut bir bütüne devretti; ve bu devrin kendisinin bir dışsallaşma, bir tahakküm olduğunu göremedi. Bireyin iradesini 'genel irade'ye tâbi kılmak, onu özgürleştirmek değil, ona yeni ve daha görünmez bir efendi atamaktı. Rousseau egemenliğin sahibini değiştirdi, ama egemenliği yok etmeyi hiç düşünmedi; çünkü egemensiz bir toplum onun ufkunun dışındaydı. Aynı kör nokta, 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir' ilkesini bir devletin temeline yerleştiren Mustafa Kemal Atatürk için de geçerlidir. Bu ilke, bir saltanattan, bir hanedan egemenliğinden kurtuluşu temsil ettiği için devrimci görünür; ama hiç kuşkusuz bir kişinin keyfî egemenliğinden bir 'millet'in keyfine geçmek ya da bir çoğunluğun keyfine itaât etmek asla bir ilerleme değildir. Bu geçiş, egemenlik kavramının kendisine dokunmaz. Sadece egemenliği padişahtan alıp çoğunluk kavramına verir, ama egemenliği, yani toplumun üstünde duran o dışsal yönetme gücünü olduğu gibi korur. Dolayısıyla bu, bir efendiden kurtulup efendisizliğe geçiş değil; bir efendiden kurtulup 'millet' adına konuşan yeni bir aygıta, yeni bir egemenlik biçimine geçiştir. Çelişki şudur: Halkı egemen îlan eden bir söz (ki halkın egemen olması diye bir şey yoktur halkın egemensiz kalması diye bir şey vardır), aynı anda halkın üstünde egemen bir devlet kurar; ve bir toplumun üstünde egemen bir devlet durdukça, o toplum asla gerçek anlamda bir iradeye sahip değildir. 'Milletin Egemenliği' adına, toplumun doğrudan öz-yönetimi engellenmiş olur. Bu adımların hiçbirinin gerçek istiklâle, yani toplumun doğrudan kendi kendisini yönetmesine varamadığını açıkça söyleyebiliriz. Çünkü bunların hepsi egemenliğin sahibini değiştirmekle yetindi, egemenliğin kendisini hiç sorgulamadı; aslında hepsi bir millet anlayışını kutsadı ve milletin tam da öz-yönetimin önündeki engel olduğunu göremedi. O hâlde sonuç açık ve serttir: Gerçek istiklâl, milletin egemenliğiyle gelmez; milletin de egemenliğin de yok edilmesiyle gelir. Bir toplum, kendi kendisini ancak üstünde hiçbir egemen güç kalmadığında ve kendisini bir millet kurgusuna teslim etmeyi bıraktığında ve yöneten-yönetilen ayrımını tümüyle ortadan kaldırdığında yönetebilir. 'Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir' demek, özgürlüğün îlanı değil, esaretin ve köleliğin en rafine biçiminin kutsanmasıdır; çünkü bu söz egemenliği ve milleti, yani toplumu ezen ve ona tahakküm kuran iki dışsal gücü birden, 'özgürlük' adı altında diriltir. Gerçek özgürlük ise tek bir cümleye sığar: Her Türlü Egemenlik Yok Edilmelidir. Çünkü kimse kimsenin üstünde değildir ve hiçbir kesim diğer kesime öncelik değildir. Millet kavramı yıkıldığında ve egemenlik kavramı yok edildiğinde, geriye kalan şeyin adı esaret değil; tam tersine gerçek bir istiklâl ve gerçek bir cumhuriyettir.

Yazar: Oğuzhan Kurt

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür