Dünya Târihi Üzerine Anarşist Bir Eleştiri
Tarih bize hep bir düzen hikâyesi olarak anlatılır. Sanki insanlık kaostan çıkmış, aklı bulmuş, devleti kurmuş ve böylece şiddeti kontrol altına almıştır. Oysa dikkatle bakıldığında görülen şey bunun tam tersidir: Şiddet ortadan kaldırılmamış, sadece tekelleştirilmiştir. Dağınık, bireysel ve rastlantısal olan zor kullanma biçimleri, merkezî, sistematik ve meşrûlaştırılmış bir forma dönüştürülmüştür. Devlet dediğimiz yapı, en başından itibaren bir “düzen kurucu” değil; şiddeti sahiplenen bir organizasyondur. Farkı şudur: Bireyin uyguladığı şiddet suç sayılır, devletin uyguladığı şiddet ise hukuk olur. Aynı eylem, faili değiştiğinde anlam değiştirir. Bu sadece bir çelişki değil; aynı zamanda sistemin kendisidir. Bu yüzden mesele hiçbir zaman “şiddet var mı yok mu” mesele değildir. Mesele, kimin şiddetinin görünmez kılındığıdır.
Erken dönem devletleri, özellikle krallıklar, kendilerini hep aynı argümanla savundu: “Biz olmazsak kaos olur.” Bu cümle, tarihin en uzun ömürlü propaganda aracıdır. İnsanlara sürekli olarak bir tehdit gösterildi; dış düşmanlar, iç isyanlar, ilahi cezalar… Ve her seferinde çözüm olarak daha fazla otorite önerildi. Kralların yaptığı şey basitti: Önce korku üretmek, sonra ise o korkunun tek çözümü olarak kendini sunmak. Ama burada gözden kaçan şey şudur: Kaos diye gösterilen şey çoğu zaman devletin kendisinin yarattığı ya da büyüttüğü bir durumdur. Savaşlar, zorla alınan vergiler, sürgünler, soykırımlar ve katliamlar… Bunların hiçbiri kaosu önlemek için değil, iktidarı sürdürmek içindir. Bir krallık, aslında organize bir tehdit sistemidir. İnsanlara açıkça “itaât etmezsen ölürsün” demese de, bütün yapısı bunu ima eder. Bu yüzden krallık, klasik anlamda bir terör örgütünden farklı değildir; sadece daha eski ve daha kurumsallaşmış bir versiyonudur.
Krallıklerin yerini ulus-devletler aldığında, yöntem değişmedi; sadece söylem değişti. Artık insanlar bir krala değil, bir “millete” bağlıydı. Ama bu bağlılık gönüllü değil, zorunluydu. Doğduğun anda bir kimliğe atanıyordun ve bu kimlik üzerinden sana hem haklar hem de yükümlülükler veriliyordu. Ulus-devletin en büyük başarısı şudur: Zorunluluğu aidiyet gibi göstermesi. Vergi vermek bir zorunluluktur ama “vatandaşlık görevi” olarak sunulur. Savaşmak keyfî ve zorla uygulanır ama “vatan savunması” olarak adlandırılır. Devletin şiddeti artık sadece korkuyla değil, duygularla da korunur hale gelmiştir. Bu noktada devlet, klasik bir terör örgütünden daha ileri bir aşamaya geçer: Korkutmakla kalmaz, aynı zamanda kendisini halka sevdirmeyi başarır. İnsanlar, kendilerine zarar veren yapıyı savunmaya başlar. Ama öz değişmez. Ulus devlet de, tıpkı krallık gibi, şiddeti tekeline almış bir organizasyondur. Sadece bayrakları daha renkli, sloganları ise daha duygusaldır.
Modern dünyada devlet daha sofistike bir hâle gelmiştir. Artık çıplak şiddet yerine hukuk, bürokrasi ve kurumlar ön plandadır. Ama bu, şiddetin ortadan kalktığı anlamına gelmez; sadece daha görünmez hâle geldiği anlamına gelir. Bir insanı doğrudan zorla çalıştırmak köleliktir. Ama aynı insanı, yaşamını sürdürebilmek için belirli koşullarda çalışmaya mecbur bırakmak “ekonomi” olarak adlandırılır. Burada zor ve tahakküm ortadan kalkmamıştır; sadece dolaylı ve ideolojik hâle getirilmiştir. Modern devletin terörü, eskisine göre daha sessizdir. Sokakta asker görmek zorunda değilsin; sistem zaten seni belirli sınırlar içinde tutar. Eğitimden medyaya, hukuktan ekonomiye kadar her alan, davranışlarını şekillendiren bir ağ oluşturur. Bu yüzden modern devlet, klasik terör örgütlerinden daha etkilidir. Çünkü devletlerin şiddeti terör örgütlerine göre çok daha sistematik ve çok daha süreklidir. Ve bu ihtimal, insanların davranışlarını düzenlemek için yeterlidir.
Tarih boyunca isimler değişti: krallık, imparatorluk, cumhuriyet, demokrasi… Ama temel yapı hep aynı kaldı. Merkezî bir otorite, şiddet tekeli ve bu tekeli meşrûlaştıran bir anlatı. Her devlet, kendisini diğerlerinden ayırmak ister. Ama özünde hepsi aynı mantıkla çalışır: İtaât üretmek ve bu itaâti sürdürmek. Bu yüzden “iyi devlet” ya da “kötü devlet” ayrımı, beyhude bir ayrımdır. Sorun, devletin nasıl yönetildiği değil; devletin varlık biçiminin kendisidir. Bir yapı düşünün ki, varlığını sürdürebilmek için sürekli olarak zor kullanma kapasitesine ihtiyaç duysun. Bu yapı, adını ne koyarsan koy, işlevsel olarak bir terör örgütüdür. Farkı sadece şudur: Onun terörü yasaldır. Ve belki de asıl mesele tam olarak budur: Yasallık ile meşrûiyetin karıştırılması. Çünkü bir şeyin yasal olması, onun adil olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin yasal olması sadece o şeyin şiddetinin dogmalaştığı anlamına gelir.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür