Anarşizmin Savaş Eleştirisi
Savaşları kimin çıkardığını sorun kendinize. Tarlasını süren köylü mü, tezgâhında ekmeğini kazanan işçi mi yoksa çocuğunu büyüten anne mi? Hayır! Savaşı hiçbir zaman ölenler çıkarmadı. Savaşı her zaman, hayatında bir kez olsun siper görmemiş, eli hiç kan kokmamış, sıcak odalarında haritalara bakıp sınır çizen adamlar çıkardı. Ve işte anarşizmin savaşa duyduğu öfke tam da burada başlar: Savaş, halkların değil, devletlerin işidir. Halklar yalnızca bu politikanın bedelini öder. Düşünün bir kere. İki ülke savaşa tutuşur. Cephede birbirini öldüren iki genç, birbirini hiç tanımaz. Aralarında ne bir alacak vardır ne de bir husumet hatta birbirine 'düşman' diye tanımlanan bu iki genç daha birbirinin adını bile bilmiyordur. Belki başka bir hayatta dost olurlardı, aynı masada içerlerdi veya aynı dertten yakınırlardı. Ama şimdi biri ötekini öldürmek zorundadır, çünkü kendilerinden çok uzakta, görkemli salonlarda oturan birileri öyle istemiştir. Bu iki gencin gerçek düşmanı karşısındaki siper değil, ikisini de o sipere süren ellerdir. İşte anarşizm bunu haykırır: Asıl cephe, sınırların arasında değil, yukarıdakiler ile aşağıdakiler arasındadır. Devlet, alttakileri birbirine kırdırarak kendi tahtını korur. Çünkü savaş, devletin doğasında vardır; bir kaza değil veya bir hatâ değil, devletin ta kendisidir savaş denilen olgu! Devlet dediğimiz şey nedir sonuçta? Belli bir toprak parçası üzerinde şiddet tekelini elinde tutan bir aygıttan başka nedir? Devlet, 'yalnızca ben öldürebilirim, yalnızca ben zorlayabilirim ve yalnızca benim şiddetim meşrûdur' diyen örgütlü güçtür. Böyle bir aygıtın savaşmaması beklenebilir mi? Şiddet üzerine kurulmuş bir yapı, er ya da geç o şiddeti dışarıya da kusacaktır. İçeride polisiyle, hapishanesiyle, vergi tahsildarıyla zorbalık eden devlet, dışarıda ise ordusuyla zorbalık eder. İkisi aynı mantığın iki yüzüdür. Savaş, devletin dışarıya taşmış polisidir; polis ise içeride sürdürülen sessiz bir savaştır. Ve bu devletler bu savaşları kim için yaparlar? 'Vatan' derler, 'millet' derler, 'bayrak' derler veya 'kutsal topraklar' derler. Ne güzel sözler bunlar değil mi! İnsanın içini titreten, gözünü yaşartan sözler. Ama bu sözlerin altına bakın, kanın aktığı yere bakın ve kimin zenginleştiğine bakın. Savaştan kim kârlı çıkar? Silah tüccarı çıkar, fabrikatör çıkar, toprağını genişleten devlet çıkar, koltuğunu sağlamlaştıran iktidar çıkar veya bir meclis çıkar. Peki kim kaybeder? Hep aynı isimler. Cepheye sürülen yoksul çocuklar, arkada kalan dullar, yıkılan evler, yetim kalan çocuklar veya daha üniversiteyi bile bitirmemiş gençler. 'Vatan' dedikleri şey çoğu zaman, zenginin kendi malını yoksulun kanıyla koruduğu bir palavradan ibarettir. Sana 'vatanın için öl' derler, ama o vatandan sana düşen yalnızca iki metrelik bir mezardır. Onların payına ise saraylar düşer, senin payına ise bir kumaş parçasına sarılı tabut düşer. Burada anarşizmin en derin sezgisi devreye girer: Milliyetçilik, savaşın din hâline getirilmiş hâlidir. İnsanları birbirinden ayıran o görünmez çizgiler, o sınırlar, doğada yoktur. Hiçbir nehir 'burada bir ülke biter, ötesinde başka bir ülke başlar' demez. Hiçbir dağ pasaport sormaz ya da hiçbir toprak bir insana 'buraya basmak istiyorsan bir başka insanı öldürmelisin' demez. Bu sınırları çizen, devletlerdir; ve devletlerin çizdikleri her çizgi, gelecekteki bir savaşın fitilidir. Sana 'öteki taraftaki düşmanındır' diye öğretirler, çünkü sen oradaki insanı düşman belledikçe, gerçek düşmanını, yani seni o savaşa süren kendi efendini göremezsin. Milliyetçilik, ezilenin gözüne çekilen bir perdedir; o perdeyle ezilen, kendi kardeşini sınırın ötesinde düşman zanneder ve kendi celladını ise başının üstünde 'baba' bilir. Hele o 'kahramanlık' masalları yok mu! Genç bedenleri ölüme süren o şanlı türküler, o madalyalar, o anıtlar. Devlet, öldürdüğü gençlere mezar taşı diker ve buna 'onur' der. Oysa bir düşünün: Eğer savaş gerçekten bu kadar kutsalsa ve bu kadar şanlıysa, neden savaşı îlan edenler kendi çocuklarını cepheye göndermez? Neden o görkemli salonların sahipleri veya o nutukları atan ağızlar, ölümü hep başkalarına lâyık görür? Ya da neden siyâsetçiler orduları kullanmadan kendileri birey olarak kalkıp ta birbiri ile teke tek olarak savaşa veya dövüşe girmez? Çünkü kahramanlık, yukarıdakilerin aşağıdakileri ölüme razı etmek için uydurduğu en eski yalandır. Onlar iki üç tane sahte marş dağıtır, ölümü ise sen bir işçi veya asker olarak tadarsın. Savaşın propagandasını onlar başlatır ama işin sonunda savaşların altında ezilen sen olursun. Anarşizm bu yalanların hepsini reddeder ve basit ama yıkıcı bir şey söyler: Eğer devletler olmasaydı, kim kiminle savaşırdı? Sıradan insanların birbirini kitleler hâlinde, örgütlü biçimde, yıllarca öldürmesi için önce birinin bu öldürmeyi örgütlemesi gerekir. Bunun için önce birinin ordu kurması, vergi toplaması, propaganda yapması, sınır çizmesi veya 'düşman' üretmesi gerekir. Bütün bunları yapan tek bir aygıt vardır: Devlet. Savaşı mümkün kılan makine odur. Onu ortadan kaldırın bu durumda savaşın da zemini kaybolur. Köylü köylüye, işçi işçiye, anne anneye düşman değildir; onları birbirine düşman eden onların üstlerindeki o insanlık dışı örgüttür. Bu yüzden bir anarşist için barış, iki devletin masaya oturup anlaşması değildir. Bu sadece bir ateşkestir ve bu durum bir sonraki savaşa kadar süren bir nefes molasıdır. Devletler 'barış' imzaladıklarında bile silah biriktirmeye, ordu büyütmeye ve yeni düşmanlar îcat etmeye devam ederler. Çünkü onların barışı, savaşın yokluğu değil sadece savaşın ertelenmesidir. Gerçek barış, ancak savaşı doğuran ana sebebin kendisi ortadan kalktığında gelir. Yani devletler yıkıldığında, sınırlar silindiğinde, siyâsî ideolojiler yok edildiğinde ve insanları sürü gibi cepheye süren o tüm aygıtlar dağıldığında. Ve sakın bu bir hayal demeyin! Asıl hayal, devletlerin bir gün savaşmaktan vazgeçeceğine inanmaktır. Asıl saflık, kurdun bir gün kuzuyu sevmeye başlayacağını ummaktır. Tarih boyunca her devlet savaşmıştır ve savaşacaktır, çünkü onun doğası budur. Onlardan barış beklemek, ateşten serinlik veya soğukluk beklemek gibidir. Bu olaya gerçekçi bakan tek kişi anarşisttir; çünkü o, sorunun şu ya da bu savaşta değil, savaşı üreten düzenin kendisinde olduğunu görür. O hâlde bizim öfkemiz boşuna değildir. Bizim için bize 'savaş karşıtısınız' demek yetmez; çünkü biz sizin gibi savaşa karşı çıkıp devleti baş tacı etmiyoruz veya biz sizin gibi sele karşı çıkıp yağmuru kutsamıyoruz. Savaşa gerçekten karşı çıkan, onu doğuran eli tamamen kesmek zorundadır. Cepheye sürülen her genç, aslında yanlış yöne doğrultulmuş bir silahtır; o silahın namlusu karşıdaki yoksula yâni askere değil, ikisini de cepheye süren efendilere dönmelidir. İsyan, sınırın ötesindekine değil, sınırların hepsini çizenlere karşı olmalıdır. Yâni kısacası dünyadaki her ordu ve her toplum kendi bulunduğu ülkedeki devleti derin bir sorguya tutmalıdır! Çünkü en sonunda gerçek şudur, çıplak ve sert olarak: Savaş, halkların kavgası değil, devletlerin ahlâksız avıdır. Ve avlanan hep biz yâni toplumlar ve askerlerdir. Bunu görmek ve bunu görmenin verdiği o yakıcı öfkeyle ayağa kalkmak, belki de insanın kendi efendisine söylebileceği en onurlu sözdür: Senin savaşında ben yokum! Vur dediğinde vurmayacağım, öl dediğinde ölmeyeceğim ve düşman dediğine düşman olmayacağım! Çünkü benim düşmanım karşı siperdeki kardeşim değil, ikimizi de o sipere süren sen ve senin gibi olan her devlettir!
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür