ABD'yi Eleştirmek: Devlet, İktidar ve Anarşist Perspektif
I. DONALD TRUMP'IN AMERİKASI: DEVLET, İKTİDAR VE ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE ANARŞİST BİR ELEŞTİRİ: DEVLETE KARŞI DEVLETİ ELE GEÇİRMEK
Donald Trump'ın siyasal hareketi, kendisini Amerikan siyasal düzeninin yerleşik yapısına karşı konumlandırması bakımından son yılların en dikkat çekici siyasal hareketlerinden biridir. Trump, Washington'daki geleneksel siyasal sınıfa, federal bürokrasiye, kendisinden önce oluşmuş kurumsal yapılara ve "deep state" olarak adlandırdığı yapılara karşı çıkarak kendisini mevcut düzenin dışından gelen ve bu düzeni değiştirecek bir lider olarak sundu. Özellikle ikinci başkanlık döneminde federal hükümetin yapısının küçültülmesi, federal çalışanların sayısının azaltılması ve çeşitli kurumların başkanlık öncelikleri doğrultusunda yeniden düzenlenmesi bu anlayışın önemli parçalarından biri hâline geldi. Fakat tam da burada anarşist açısından aşılması gereken temel bir çelişki ortaya çıkmaktadır: Federal devletin mevcut yapısına karşı çıkmak ile devletin kendisine karşı çıkmak aynı şey değildir. Çünkü devlet yalnızca bürokrasiden ibaret değildir. Bürokrasi devletin belirli bir biçimidir; devletin kendisi ise belirli bir siyasal otoritenin belirli bir coğrafyada yaşayan insanlar üzerinde bağlayıcı kararlar verme ve bu kararları gerektiğinde zor kullanarak uygulatma kapasitesidir. Bu nedenle bir devletin bazı kurumlarının küçültülmesi, devletin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Bir bürokratın görevden alınması, otoritenin ortadan kaldırılması değildir. Bir kurumun kapatılması, onun sahip olduğu yetkinin mutlaka topluma geri verilmesi anlamına gelmez. O yetki başka bir kuruma, başka bir bürokrata veya doğrudan yürütme makamına aktarılabilir. Trump'ın ikinci döneminde görülen şey de anarşist açıdan tam olarak bu ayrım üzerinden değerlendirilmelidir. Federal hükümetin bazı alanlarda küçültülmesiyle birlikte devletin özellikle göçmenlik ve sınır uygulamalarındaki kapasitesi güçlü biçimde kullanılmaya devam etmektedir. Dolayısıyla burada devletin basitçe küçülmesinden ziyade, devletin hangi alanlarda kullanılacağının ve hangi otorite merkezlerinin güçlendirileceğinin yeniden belirlenmesinden söz etmek daha doğrudur. Bu durum Trump'ın siyasal projesinin neden anarşist anlamda devlet karşıtı olmadığını göstermektedir. Trump, Washington'daki mevcut bürokratik yapıya veya federal devletin belirli işleyiş biçimlerine karşı çıkabilir; fakat çözümü devletin ortadan kaldırılmasında değil, devlet mekanizmasının kendi siyasal anlayışı doğrultusunda yeniden düzenlenmesinde aramaktadır. Bu yüzden Trump'ın hareketini devlet karşıtı olarak nitelendirmek yerine, mevcut devlet yapısının belirli unsurlarına karşı çıkan ve devletin başka unsurlarını daha güçlü biçimde kullanmak isteyen bir siyasal proje olarak değerlendirmek daha isabetlidir. Anarşistin itirazı ise tam burada başlar. Çünkü anarşizm için problem yalnızca devletin kötü yönetilmesi değildir. Problem, bazı insanların diğer insanlar üzerinde bağlayıcı kararlar verebildiği siyasal ilişkinin kendisidir. Bir insanın milyonlarca insanın hayatını etkileyebilecek kararlar alma yetkisine sahip olması, o insanın iyi veya kötü niyetli olmasından bağımsız olarak bir iktidar ilişkisi meydana getirir. Trump bugün bu yetkiye sahiptir; yarın onun yerine başka bir başkan gelecektir. Bugün Trump'ın destekçileri tarafından olumlu görülen bir yetki, yarın tamamen karşıt bir siyasi görüşe sahip bir yönetici tarafından kullanılabilir. Fakat her iki durumda da değişmeyen şey, bir kişinin veya siyasal merkezin diğer insanların üzerinde karar verme yetkisine sahip olmasıdır. Bu nedenle bir anarşist açısından asıl soru Trump'ın devlet gücünü iyi mi yoksa kötü mü kullandığı değildir. Daha temel soru, herhangi bir insanın veya siyasal makamın böyle bir güce neden sahip olması gerektiğidir. Liberal siyaset çoğu zaman sorunu yöneticilerin seçiminde görür. Yanlış kişiyi seçerseniz kötü bir hükümet ortaya çıkar; doğru kişiyi seçerseniz daha iyi bir hükümet ortaya çıkar. Anarşizm ise bu varsayımın kendisini sorgular. Çünkü eğer özgürlük yalnızca iyi bir yönetici tarafından yönetilmek anlamına geliyorsa, burada hâlâ yönetilmekten kurtulmuş değilizdir. Sadece üzerimizdeki otoritenin daha kabul edilebilir bir biçimini elde etmiş oluruz. Bu yüzden Trump'ın Washington'a karşı yürüttüğü mücadele anarşist açısından ancak sınırlı bir anlam taşıyabilir. Bürokratik tahakkümün belirli biçimlerine karşı çıkmak, otomatik olarak tahakkümün kendisine karşı çıkmak değildir. Eğer Washington'daki bürokratların bir kısmı ortadan kaldırılır ve onların yerine başkanlık makamına daha doğrudan bağlı başka görevliler getirilirse, otorite ortadan kalkmış olmaz. Bu durumda yalnızca otoritenin merkezi değişmiş olur. Gerçek bir anarşist eleştiri ise bundan çok daha ileri gitmek zorundadır. Çünkü anarşizm, devletin daha iyi yönetilmesini değil, insanın yönetilen bir varlık hâline getirilmesini mümkün kılan siyasal ilişkinin kendisini sorgular. Bu nedenle Trump'ın Amerika'sına yöneltilebilecek ilk anarşist soru "Trump neden böyle yönetiyor?" değil, "Neden bir insanın milyonlarca insan adına böyle kararlar verebilmesi normal kabul ediliyor?" sorusudur.
II. SINIRIN İÇİNDEKİ İNSAN, SINIRIN DIŞINDAKİ YABANCI
Trump'ın siyasal anlayışının anarşist açıdan en belirgin biçimde sorgulanabileceği alanlardan biri de milliyetçilik ve göç politikasıdır. "America First" anlayışı yalnızca ekonomik veya diplomatik bir tercih değildir. Bu anlayış, siyasal topluluğun çıkarlarını belirli bir devletin sınırları içerisinde tanımlamakta ve devletin vatandaşlarını diğer insanlardan siyasal olarak ayıran sınırları daha güçlü biçimde savunmaktadır. Modern devletin en önemli özelliklerinden biri zaten budur. Devlet yalnızca insanların ne yapabileceğini belirlemez; aynı zamanda insanların nerede bulunabileceğini de belirlemeye çalışır. Bir insanın hangi ülkeye girebileceği, hangi ülkede yaşayabileceği, hangi vatandaşlık statüsüne sahip olacağı ve hangi koşullarda ülkeden çıkarılabileceği devlet tarafından hukukî olarak düzenlenir. Böylece devlet, insanlar arasındaki ilişkilerin üzerine coğrafi bir sınır ve bu sınırın içerisinde de vatandaşlık adı verilen bir siyasal statü yerleştirir. Trump'ın ikinci dönemindeki göç politikaları bu devlet mantığını daha görünür hâle getirmiştir. Yönetim göçmenlik uygulamalarını sertleştirmiş, sınır güvenliğini ve sınır dışı etme kapasitesini artırmayı temel politikalarından biri hâline getirmiştir. 2026'da da geçici koruma statülerinin bazı ülkelerin vatandaşları bakımından sona erdirilmesi yönündeki yönetim politikaları mahkemelerde tartışılmış ve bazı davalarda yönetimin bu korumaları sona erdirmesine izin verilmiştir. Burada anarşist açısından asıl mesele yalnızca Trump'ın göçmenlere nasıl davrandığı değildir. Daha temel mesele, devletin kendisini belirli bir toprak parçasının sahibi ve o toprak üzerinde kimin bulunabileceğine karar veren otorite olarak görmesidir. Bir insanın başka bir ülkeye girmesini engelleyen sınır, doğanın kendisi tarafından çizilmiş bir çizgi değildir. İnsanlar tarafından çizilmiş ve devlet tarafından hukukî bir gerçekliğe dönüştürülmüş bir sınırdır. İnsan, dünyanın herhangi bir yerinde doğmayı seçmediği hâlde doğduğu yer onun gelecekteki hukukî statüsünü belirleyebilmektedir. Bir insan Amerika Birleşik Devletleri'nde doğduğunda Amerikan vatandaşlığına ilişkin belirli bir hukukî statü elde ederken, Meksika'da doğmuş başka bir insan aynı coğrafyaya girebilmek için farklı hukukî şartlara tabi olabilir. Buradaki fark insanların insan olmalarından kaynaklanmaz. Siyasal sınırların ve vatandaşlık hukukunun oluşturduğu bir ayrımdan kaynaklanır. Trump'ın doğumla vatandaşlık meselesindeki politikası bu nedenle ayrıca önemlidir. Trump, 2025'te göreve başladığı ilk gün, ABD'de doğan bazı çocukların vatandaşlık statüsünü sınırlamayı amaçlayan bir başkanlık emri imzaladı. Bu girişim daha sonra uzun bir hukuk mücadelesine konu oldu. Haziran 2026'da Yüksek Mahkeme, Trump'ın ilk girişiminin geniş kapsamlı biçimini anayasaya aykırı buldu. Bunun ardından Trump 6 Ağustos 2026'da daha dar kapsamlı iki yeni başkanlık emri imzalayarak doğumla vatandaşlık konusundaki politikayı yeniden gündeme getirdi. Yeni emirler özellikle "doğum turizmi" olarak adlandırılan durumlara ve belirli yabancı devlet görevlileri ile "düşman yabancılar" kategorilerine ilişkin sınırlamalar getirmeyi amaçlıyor; ancak bu yeni girişimlerin de hukukî olarak tartışmalı olması ve yeni davalarla karşılaşması bekleniyor. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü burada mesele yalnızca "Trump göçmen karşıtıdır" gibi basit bir siyasi niteleme değildir. Daha derin mesele, devletin insanın hukukî statüsünü doğum yeri, vatandaşlık ve siyasal aidiyet üzerinden belirleme gücüdür. Anarşist açısından insanın doğduğu yer onun değerini belirlemez. İnsan İstanbul'da, Teksas'ta, Mexico City'de veya herhangi başka bir yerde doğduğu için ontolojik olarak farklı bir varlık hâline gelmez. Buna rağmen devletler insanları vatandaş ve yabancı, yasal ve yasadışı, içerideki ve dışarıdaki insanlar şeklinde sınıflandırabilir. Bu sınıflandırmalar insanların doğrudan bireysel ilişkilerinden değil, siyasal otoritenin oluşturduğu hukuk düzeninden kaynaklanır. Burada milliyetçiliğin de önemli bir problemi ortaya çıkar. "Amerika'nın çıkarları" ifadesi çoğu zaman sanki bütün Amerikalıların ortak ve doğal bir çıkarı varmış gibi kullanılır. Oysa aynı devletin vatandaşı olan insanların ekonomik, sosyal ve bireysel çıkarları birbirinden farklı olabilir. Bir işverenin çıkarı ile bir işçinin çıkarı, zengin bir yatırımcının çıkarı ile yoksul bir insanın çıkarı sırf aynı pasaportu taşıdıkları için otomatik olarak aynı hâle gelmez. Dolayısıyla "America First" ifadesinin anarşist açısından temel problemi, bir devletin çıkarlarını insanların bireysel çıkarlarının üzerinde siyasal bir kategoriye dönüştürmesidir. İnsan, önce insan olmaktan çıkarılıp önce Amerikalı, Türk, Fransız veya başka bir devletin vatandaşı olarak tanımlandığında, bireyin üzerinde doğumdan gelen bir siyasal aidiyet kurulmuş olur. Anarşizm bu aidiyetin zorunlu olmasını reddeder. Çünkü insanın herhangi bir devlete ait olması, onun başka insanlardan daha değerli olduğunu veya başka insanlarla kurabileceği ilişkilerin devlet tarafından sınırlandırılabileceğini kendiliğinden göstermez. Bir insanın hareket özgürlüğünün doğum yerinden dolayı kısıtlanması, anarşist açısından sorgulanması gereken siyasal bir tahakküm biçimidir. Bu nedenle Trump'ın sınır politikalarına yönelik anarşist eleştiri, yalnızca daha insancıl sınır politikası talep etmekle sınırlı değildir. Daha temel soru, sınırın kendisinin insanın özgürlüğü üzerinde neden böyle bir yetkiye sahip olduğudur.
III. DEVLETİN SON SÖZÜ: ZOR KULLANMA GÜCÜ
Devletin gerçek niteliğini anlamanın en açık yollarından biri, kendisine yönelik ciddi bir meydan okuma ortaya çıktığında hangi araçlara başvurduğuna bakmaktır. Devlet gündelik hayat içerisinde kendisini hukuk, düzen, demokrasi ve kamu yararı gibi kavramlarla meşrulaştırabilir. Fakat siyasal otorite ciddi biçimde sorgulandığında devletin arkasında bulunan daha maddi güçler görünür hâle gelir: polis, hapishane, sınır güvenliği, federal kolluk kuvvetleri ve gerektiğinde askerî güç. Trump'ın ikinci döneminde bunun dikkat çekici örneklerinden biri 2025'te Los Angeles'ta yaşanan protestolardır. Göçmenlik baskınlarına karşı başlayan protestoların ardından Trump yönetimi California Ulusal Muhafız birliklerini federal hizmete çağırdı ve yaklaşık 700 deniz piyadesinin de bölgeye gönderilmesi kararlaştırıldı. Bu karar California Valisi Gavin Newsom tarafından hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirildi ve askerî gücün sivil alanda kullanılması konusunda ciddi hukukî tartışmalar doğurdu. Ulusal Muhafız birlikleri ve deniz piyadeleri o aşamada genel olarak tutuklama yapma yetkisine sahip değildi; federal personeli ve mülkleri koruma gibi görevler üstlenmeleri öngörülüyordu. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Trump'ın askerî güç kullanmasının hukukî olarak tartışmalı olması ile anarşist açıdan problemli olması arasındaki farktır. Hukukçuların tartıştığı soru, başkanın bu yetkiyi mevcut hukuk içerisinde kullanıp kullanamayacağıdır. Anarşistin sorusu ise bundan daha temeldir: Bir devletin, siyasal otoritesini korumak amacıyla insanlara karşı zor kullanabilecek böyle büyük bir örgütlü güce neden sahip olması gerekir? Çünkü devletin en önemli özelliklerinden biri, kararlarını yalnızca tavsiye olarak sunmamasıdır. Devlet "bunu yapmalısın" dediğinde, bu emrin arkasında yaptırım gücü bulunmaktadır. Bir insan vergi ödemek istemediğinde devlet yaptırım uygulayabilir. Bir insan hakkında hukukî olarak sınır dışı edilme kararı verildiğinde devlet, gerektiğinde zor kullanarak bu kararı uygulayabilir. Bir insan belirli bir yasağı ihlal ettiğinde polis ve mahkemeler devreye girebilir. Devletin hukukî düzeni, nihayetinde fiziksel zor kullanma kapasitesi tarafından desteklenir. Anarşist açıdan problem tam olarak burada ortaya çıkar. Çünkü "yasal" ile "meşru" aynı şey değildir. Devlet bir davranışı yasaklayabilir ve bu yasağı kendi hukuk sistemi içerisinde meşru kabul edebilir. Fakat anarşist, devletin kendi hukukunun kendisine sınırsız bir ahlâkî meşruiyet sağlayamayacağını savunur. Bir devletin bir davranışı yasallaştırması, o davranışın insan üzerinde zor kullanılması bakımından etik olarak doğru olduğunu tek başına kanıtlamaz. Bu ayrım Trump dönemindeki yürütme gücü tartışmalarında özellikle önem kazanmaktadır. Trump yönetimi federal kurumlar üzerindeki başkanlık denetimini artırmaya yönelik adımlar atmış, federal çalışanlar ve bağımsız kurumların başkanlık otoritesiyle ilişkisini yeniden düzenlemeye çalışmıştır. Bunun sonucunda ortaya çıkan hukukî tartışmalar, başkanlık makamının Amerikan devlet yapısı içerisindeki gücünün sınırlarını yeniden gündeme getirmiştir. Fakat anarşist bu tartışmaya liberal bir gözle bakmaz. Liberal için temel mesele, başkanın yetkisinin anayasal sınırlar içerisinde kalıp kalmadığıdır. Anarşist için ise bundan önce gelen bir soru vardır: Bir başkanın milyonlarca insanın hayatını etkileyen bağlayıcı kararları verme yetkisi neden vardır? Demokrasi bu soruyu tamamen çözmez. Çünkü demokrasi yöneticilerin nasıl seçileceğine ilişkin bir yöntemdir. Sandık, belirli bir kişinin veya partinin siyasal iktidarı kullanmasına toplumsal bir onay sağlayabilir. Fakat anarşist açısından çoğunluğun bir kişiye yönetme yetkisi vermesi, o kişinin bireylerin üzerinde sınırsız bir tahakküm hakkına sahip olduğunu felsefî olarak kanıtlamaz. Bu yüzden anarşizm ile liberal demokrasi arasındaki temel farklardan biri burada ortaya çıkar. Liberal demokrasi çoğu zaman "kim yönetecek?" sorusuna cevap arar. Anarşizm ise "neden birilerinin yönetmesi gerekiyor?" sorusunu sorar. Bu ayrım Trump söz konusu olduğunda daha da önemlidir. Çünkü Trump'ın yerine başka bir başkan getirildiğinde devletin sahip olduğu polis, ordu, sınır, vergi, mahkeme ve bürokrasi mekanizmaları ortadan kalkmayacaktır. Yalnızca bu mekanizmaları kullanan insanların kimliği değişecektir. Bu nedenle Trump'ın otoriter olarak görülmesi anarşist eleştirinin başlangıç noktası olabilir, fakat son noktası değildir. Anarşist yalnızca otoriter bir yöneticiyi reddetmez; yöneticinin üzerinde bulunduğu hiyerarşik yapıyı da reddeder. Çünkü iyi bir insanın elindeki zor kullanma yetkisi bile, kötü bir insanın elindeki aynı yetkiden yapısal olarak farklı değildir. İkisinin arasındaki fark, yetkinin nasıl kullanıldığıdır; anarşistin sorguladığı ise yetkinin kendisidir. Devletin gücü bu nedenle yalnızca başkanın kişiliğiyle açıklanamaz. Trump'ın devlet aygıtını kullanma biçimi Trump'a özgü olabilir; fakat devlet aygıtının kendisi Trump'tan önce de vardı ve Trump'tan sonra da var olacaktır. Anarşist açısından asıl tehlike de budur. Çünkü bir devletin gücünü yalnızca sevdiğimiz bir yöneticinin kullanacağını varsaymak, iktidarın kendisini güvenli hâle getirmez. Bugün iktidarı desteklediğimiz bir kişi kullanabilir, yarın nefret ettiğimiz bir kişi kullanabilir. Fakat her iki durumda da insanın kendi yaşamı üzerindeki karar yetkisinin bir kısmı kendi dışındaki siyasal bir merkeze aktarılmış olur.
IV. TRUMP'TAN SONRAKİ SORU: ÖZGÜRLÜK MÜ, DAHA "İYİ" YÖNETİM Mİ?
Trump'ın Amerika'sını anarşist açıdan eleştirmenin en önemli noktası, bütün eleştiriyi Trump'ın şahsında sonlandırmamaktır. Çünkü Trump'ın yerine başka bir başkan getirmek, anarşist açıdan gerçek bir çözüm değildir. Trump gider, başka bir yönetici gelir; yönetici değişir, fakat yönetilenler ile yönetenler arasındaki ilişki devam eder. Bu nedenle Trump'ın politikalarını eleştirirken sürekli olarak daha derindeki yapıya dönmek gerekir. Trump'ın federal bürokrasiye karşı çıkması, bürokrasinin bütün biçimlerinin ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Göçmenlik politikalarının sertleşmesi yalnızca Trump'ın kişisel önyargılarından ibaret değildir; bunun arkasında devletin sınırlarını koruma ve kimlerin ülke içerisinde bulunabileceğini belirleme yetkisi vardır. Askerî gücün iç güvenlik tartışmalarında kullanılması da yalnızca Trump'ın sert karakteriyle açıklanamaz; bunun arkasında devletin örgütlü zor kullanma kapasitesi bulunmaktadır. Trump'ın siyasal projesinin anarşist açıdan temel çelişkisi bu noktada ortaya çıkar. Bir yandan devletin bazı alanlarının küçültülmesi savunulurken diğer yandan devletin sınır, göçmenlik, güvenlik ve yürütme gücü gibi alanları yoğun biçimde kullanılmaktadır. Bu nedenle mesele basitçe "daha fazla devlet" veya "daha az devlet" değildir. Asıl mesele, devletin hangi alanlarda ve kimin adına kullanılacağıdır. Oysa anarşizm için özgürlüğün ölçütü devletin büyüklüğü değildir. Bir devletin daha küçük olması, insanın daha özgür olduğu anlamına gelmez. Eğer küçülen devletin yerine daha merkezî bir yürütme otoritesi geçiyorsa veya devletin zorlayıcı kapasitesi belirli alanlarda yoğunlaşıyorsa, devletin niceliksel olarak küçülmesi tahakkümün ortadan kalktığını göstermez. Gerçek özgürlük, devletin bizim istediğimiz politikaları uygulaması değildir. Gerçek özgürlük, devletin bizim hayatımızı belirleme kapasitesinin mümkün olduğunca ortadan kalkmasıdır. Bu nedenle Trump'a karşı anarşist bir eleştiri, Trump'ın yerine daha liberal bir başkan istemekle yetinemez. Çünkü daha liberal bir başkan da devletin başkanıdır. Daha demokratik bir başkan da insanlara karşı devletin hukukunu uygulayabilir. Daha insancıl bir başkan da sınırları koruyabilir, vergi toplayabilir, polis kullanabilir ve insanların hayatlarını bağlayıcı hukuk kurallarıyla düzenleyebilir. Anarşizmin radikalliği tam olarak burada ortaya çıkar. Anarşist, daha iyi bir hükümet aramaktan önce hükümetin kendisinin zorunlu olup olmadığını sorar. Bu nedenle Trump'ın "America First" anlayışına anarşist cevap "America Second" değildir. Anarşist başka bir devletin çıkarını birinci sıraya koymak istemez. Çünkü sorun hangi devletin birinci olduğu değildir. Sorun, devlet çıkarının bireyin çıkarlarından ayrı ve üstün bir siyasal kategori hâline getirilmesidir. Aynı şekilde Trump'ın göç politikalarına karşı anarşist cevap yalnızca daha yumuşak göç politikaları değildir. Daha yumuşak bir sınır politikası mevcut koşullarda daha insancıl olabilir; fakat anarşist teori bununla yetinmez. Çünkü asıl soru sınırın neden insanın hareket özgürlüğü üzerinde böyle belirleyici bir güce sahip olduğudur. Trump'ın polis ve askerî güç kullanımına karşı anarşist cevap da yalnızca daha demokratik polis kurumları oluşturmak değildir. Anarşist, zor kullanma tekelinin daha iyi insanlara verilmesini değil, toplumun merkezî ve zorunlu bir otoriteye olan bağımlılığının ortadan kaldırılmasını hedefler. Burada Trump'ın ikinci döneminin bize gösterdiği daha genel bir gerçek bulunmaktadır: Devletin başındaki kişinin kimliği değiştiğinde devletin kullandığı araçların niteliği tamamen ortadan kalkmaz. Trump'ın politikaları, devlet gücünün hangi amaçlarla kullanılabileceğini yeniden göstermektedir; fakat aynı zamanda bu gücün Trump'tan bağımsız olarak zaten var olduğunu da göstermektedir. Bugün Trump'ın elinde bulunan yetki, yarın başka bir başkanın eline geçebilir. Bugün Trump'ın destekçileri tarafından savunulan bir yürütme yetkisi, yarın Trump'ın karşıtları tarafından kullanılabilir. Bu nedenle yalnızca iktidardaki kişinin niyetine güvenmek, iktidarın kendisini güvenli hâle getirmez. Anarşist açısından gerçek mesele tam da budur. Sorun yalnızca kötü insanların iktidara gelmesi değildir. Sorun, insanların başkaları üzerinde iktidar sahibi olabileceği bir siyasal düzenin varlığıdır. Çünkü devlet değişebilir, hükümet değişebilir, parti değişebilir, başkan değişebilir; fakat yönetenler ve yönetilenler arasındaki ayrım varlığını sürdürdüğü sürece insanın siyasal özgürlüğü tam anlamıyla gerçekleşmiş olmaz. Özgürlük, iyi bir efendiye sahip olmak değildir. Özgürlük, efendiye ihtiyaç duymamaktır. Bu nedenle Trump'ın Amerika'sına yönelik anarşist eleştirinin nihai hedefi Trump'ın şahsı değildir. Trump yalnızca belirli bir tarihsel dönemde devlet mekanizmasının başında bulunan siyasal aktördür. Asıl mesele, onun eline böyle büyük bir siyasal güç verebilen yapıdır. Trump'ın yerine daha iyi bir insan koymak, eğer aynı iktidar ilişkisini koruyorsak, anarşist anlamda özgürleşme değildir. Anarşizmin amacı yöneticiyi değiştirmek değil, yönetilen ve yöneten insan kategorisini tamamen ortadan kaldırmaktır. Bu yüzden Trump'ın Amerika'sı üzerine sorulması gereken en temel soru "Trump neden böyle yönetiyor?" değildir. Asıl soru şudur: İnsanların neden birileri tarafından yönetilmesi gerekiyor? Ve anarşizmin Trump'a, Amerikan devletine ve genel olarak bütün siyasal iktidar biçimlerine yöneltebileceği en temel itiraz da burada ortaya çıkar: Mesele devletin başında kimin bulunduğu değil, insanın neden herhangi bir devletin altında bulunmak zorunda olduğudur.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür