Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi'nin Gözünden Devletçi Sosyalizmi Eleştirmek
Devletçi sosyalizm, kendisini mülkiyetin ortadan kaldırılması olarak sunar; oysa onun yaptığı şey mülkiyeti ortadan kaldırmak değil, onu tek ve en tehlikeli sahibin, yani devletin eline vermektir. Bu ayrımı görmek, Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizminin bütün eleştirisinin çıkış noktasıdır. Marx ve ardından Lenin, üretim araçlarının "halka" ait olacağını söylediler; ama "halk" dediğimiz şey soyut bir bütündür, kendi başına ne karar verebilir ne de bir fabrikayı işletebilir, ve bu yüzden onun adına konuşacak somut bir aygıt kaçınılmaz olarak devreye girer. O aygıt da devletten başkası değildir. Böylece "üretim araçları halkındır" cümlesi pratikte hep "üretim araçları, halk adına yöneten devletindir" cümlesine dönüşür; burada mülkiyet ortadan kalkmaz, yalnızca en merkezî, en silahlı ve en kaçınılmaz özneye devredilir. Bizim en temel itirazımız da buradadır: "herkesin" demek, gizli bir sahip yaratmaktır, ve o sahibin adı er ya da geç devlet olur. Oysa biz "herkesin" demiyoruz, "hiç kimsenin" diyoruz. İkinci ve daha ağır sorun ise şudur: Devletçi sosyalizm, kapitalizmde hiç değilse birbirinden ayrı duran iki tahakkümü, yani mülkiyet tahakkümü ile siyasal tahakkümü, tek elde birleştirir. Kapitalizmde bir patron vardır, bir de devlet; birey hiç olmazsa birinin baskısından ötekine kaçabileceği dar bir aralık bulur. Devletçi sosyalizmde ise devlet hem tek patron hem de tek egemendir; devletçi sosyalizmde işvereninden kaçıp sığınacağın bir devlet yoktur, çünkü devlet zaten işverenin ta kendisidir. Bu, tahakkümün hafiflemesi değil, tekelleşmesi ve bütünüyle kuşatıcı hâle gelmesidir; birey, kaçacak hiçbir aralığın kalmadığı, tek bir merkezin hem ekmeğine hem de canına hükmettiği bir düzenle baş başa bırakılır. Tam bu noktada, bu tehlikeyi tarihte ilk gören kişinin hakkını teslim etmek gerekir: Mihail Bakunin. Bakunin daha 1873'te, ortada henüz tek bir sosyalist devlet bile yokken, Marx'ın "proletarya diktatörlüğü" dediği şeyin bir işçi iktidarlığı değil, yeni bir ayrıcalıklı bilimsel ve politik sınıfın, yani bürokrasinin diktatörlüğü olacağını öngördü; devletin, eski efendilerin yerine bu kez mühendislerden, uzmanlardan ve parti kadrolarından oluşan yeni bir efendi sınıfı doğuracağını söyledi. Onun o meşhur teşhisi meselenin kalbini tek cümlede özetler: Marksistler için özgürlük amaçtır, ama devlet ve diktatörlük bir araçtır; yani kitleleri özgürleştirmek adına, önce onları köleleştirmek zorundadırlar. Ve tarih Bakunin'i acımasızca doğruladı: Lenin'in kurduğu düzen, sönümlenen bir devlet değil, giderek büyüyen, her gözeneğe sızan, kendi ayrıcalıklı sınıfını yaratan bir aygıt oldu. Marx buna elbette bir cevap hazırlamıştı; devletin "geçici" olduğunu, proletaryanın ise onu bir süre kullanıp sonra "sönümlendireceğini" söylüyordu. Ama devletçi sosyalizmin en derin yalanı da işte buradadır: Tahakküm aygıtını güçlendirerek tahakkümü ortadan kaldıramazsın. Hiçbir iktidar kendi kendisini feshetmez; hiçbir devlet, eline geçirdiği gücü gönüllü olarak bırakmaz. "Geçici diktatörlük" diye bir şey yoktur, çünkü her diktatörlük kendisini kalıcı kılmanın aracını da kendi içinde taşır; ve bir aygıta "şimdilik ez, sonra ise özgürleştir" demek, kuzuları korusun diye kurdu kümese koymaktan farksızdır. Bakunin bunu da gördü: geçiş dönemi denen şey sönümlenen değil, kalıcılaşan bir devletti; ve devlet bir kez kurulduğunda, onu ortadan kaldıracak olan yine o devletin kendisi olamazdı. Ne var ki Bakunin'in hakkını teslim ettikten sonra, onun nerede yarım kaldığını da söylemek gerekir; çünkü Bakunin devleti reddetti ama mülkiyeti değil. O, üretim araçlarının devlete değil, üreticilerin kolektiflerine, yani topluluğa ait olmasını savundu; devlet mülkiyetini reddederken kolektif mülkiyeti korudu. Oysa kolektif mülkiyet de bir mülkiyettir; o da, o kolektifin dışında kalan, kararına katılmayan ve o "biz"e dahil olmayan birey üzerinde bir dışlama ve bir tahakküm kurar. Bakunin devletteki efendiyi gördü ama kolektifteki efendiyi göremedi; tahakkümün kaynağını "devlet" sandı, oysa asıl kaynak sahipliğin kendisiydi. Böylece o da, tıpkı egemenliği kraldan alıp çoğunluğa veren cumhuriyetçiler gibi, sahibi değiştirdi ama sahipliği kutsamaya devam etti. İşte Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi tam da bu son adımı atarak hepsini geride bırakır: Devletçi Sosyalizm mülkiyeti devlete verir, Anarko-Komünizm tüm topluma verir, Kolektivist Anarşizm ise topluluğa verir; üçü de sahibin kim olacağını tartışır, ve üçü de sahipliği korur. Biz ise sahibin kim olacağını sormuyoruz; sahipliğin kendisini tamamen reddediyoruz. Çünkü hiçbir toprak, hiçbir sermaye ve hiçbir üretim aracı hiç kimsenin değildir; ne bireyin, ne topluluğun, ne toplumun, ne de devletin. Bir nesne kullanılabilir, bir toprak ekilip biçilebilir, bir alet elden ele geçebilir; ama hiç kimse, onu kullanmadığı anda bile "bu benimdir, bu bizimdir, bu devletindir ve siz bunun dışındasınız" deme hakkına sahip değildir, çünkü kalıcı kılınan her dışlama bir tahakkümdür. İnsanın yalnızca kendisine, yani kendi bedenine ve varoluşuna ait olması dışında hiçbir sahiplik meşru değildir; zira yalnızca o sahiplik kimseyi dışlamaz ve yalnızca bireyin kendisine sahip olması durumu kimse üzerinde hüküm kurmaz. Devletçi Sosyalizmin trajedisi, kapitalizme öfkelenip ona en total biçimde benzemesidir: mülkiyeti yıkacağım derken onu tek bir devin elinde toplaması, efendiyi kovacağım derken tek ve mutlak bir efendi yaratmaktır. Oysa çözüm, mülkiyeti daha güçlü bir ele vermek değil, hiçbir ele vermemek ve mülkiyet kavramını tamamen ortadan kaldırmaktır; efendiyi değiştirmek değil, efendilik denilen şeyi tümüyle ortadan kaldırmaktır. Devletçi Sosyalizm efendiyi yok etmemiş ve hatta aksine onu büyütmüştür; biz ise efendi kavramını tamamen yok ediyoruz.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür