NOMASTER
FELSEFE

Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir Ne Demektir?

NOMASTER.com.tr

Bu cümle ilk duyulduğunda çoğu insanda aynı tepkiyi uyandırır: bir kavga hâli çağrısı, bir yağma daveti, ya da hiç değilse gerçekliğe uymayan bir hayal. Oysa bu cümle ne kavga hâli çağrısıdır ne de bir hayaldir; bu cümle son derece net, son derece belirli ve sınırları çizilmiş bir iddiadır. Ama bu cümlenin ne dediğini anlamak için önce ne demediğini görmek gerekir; çünkü bu cümlenin etrafındaki bütün yanlış anlaşılmalar, kendi kapsamının olduğundan geniş sanılmasından doğar. Her şeyden önce "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" cümlesi "hiç kimse hiçbir şeyi kullanamaz" demek değildir. Tam tersine, bu cümlenin kullanımla hiçbir alıp veremediği yoktur. Bir insan bir elmayı yiyebilir, bir yatağa uzanabilir, bir aleti eline alıp iş görebilir veya bir tarlayı ekip biçebilir, ya da bir evde barınabilir. Bunların hiçbiri bu metinin karşı çıktığı şeyler değildir. Bu metinde karşı çıkılan şey kullanmak değil, kullanımın bittiği yerde bile sürüp giden iddiadır. Yani mesele bir nesneye dokunmak değil; dokunmadığın, elinde tutmadığın, hatta kilometrelerce uzağında olduğun bir anda bile "bu benimdir, sen buna dokunamazsın" ya da "bu bizimdir ve sen buna dokunamazsın" diyebilme yetkisidir. Mülkiyet dediğimiz şey işte budur; ve "hiçbir şey hiç kimsenin değildir" cümlesi yalnızca bu duruma hayır demektir. Bu ayrımı görmek her şeyin anahtarıdır. Kullanmak bir ilişkidir: geçicidir, fiilîdir, o an sürer ve biter. Sahiplenmek ise bir hükümdür: kalıcıdır, fiilî değil hukukîdir, sen orada olmasan bile veya sen o an bir nesneyi kullanmıyor olsan bile hâlâ geçerliliğini korur. Bir tarlayı ekmek ile o tarlanın "senin" veya "biz"in olması iki ayrı şeydir; birincisinde toprakla bir ilişki kurarsın, ikincisinde ise diğer bütün insanlarla bir ilişki kurarsın ve o ilişki bir dışlama ilişkisidir. Mülkiyet aslında insan ile nesne arasında değil, insan ile diğer insanlar arasında kurulan bir bağdır. Bir şeye "benim" veya "bizim" demek, o şey ile bir ilişki kurmak değil, başkalarına mülk edinen şey ile ilgili yasak koymaktır. Burada kullanım kavramını olabildiğince açık biçimde tanımlamak gerekir, çünkü bu teorinin bütün ağırlığı oraya biner ve en çok da orası yanlış anlaşılır. Kullanım, bir nesneyle o an kurulan fiilî bir ilişkidir; bir yetki değil, bir durumdur. Bir insan bir aleti eline aldığında onu kullanıyordur; bıraktığında ise kullanmıyordur. Bir evde barındığı sürece o evi kullanıyordur; oradan ayrıldığında ise kullanmıyordur. Ve kullanım bittiği anda, bireyin o nesne üzerinde hiçbir iddiası kalamaz; çünkü kullanımın sona ermesinden sonra da devam eden her iddia, tam olarak mülkiyetin kendisidir. İşte bu yüzden burada hiçbir şey "senin evin", "senin tarlan", "senin aletin" veya "bizim toprağımız" değildir; burada yalnızca şu an kullandığın ev, şu an ektiğin tarla, şu an elinde tuttuğun alet veya şuan elimizde tuttuğumuz telefon vardır. Kullanım sürer, ama sahiplik doğmaz. Bunun sonuçları ağırdır ve bu teori onları saklamaz. Evden çıkıp işe giden bir insanın o ev üzerindeki fiilî ilişkisi kesilir; o sırada bir başkası aynı eve girebilir ve orada barınabilir. Bu, teorinin bir açığı değil, tam da kendisidir. Çünkü "ben şuan o evde bulunmuyorum ama orası yine de benimdir ve ben izin vermedikçe o eve kimse giremez" demek, o an kullanılmayan bir şey üzerinde kalıcı bir dışlama yetkisi iddia etmektir; ve bu iddia, "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" teorisinin daha en baştan reddettiği şeydir. Mülkiyeti reddetmek, işte tam olarak burada ciddiye alınıp alınmadığı belli olan bir tercihtir. Yarım bir mülkiyetsizlik, yani "kullanmadığımız anda bile bu bizim kalsın" diyen bir mülkiyetsizlik, aslında mülkiyetin ta kendisidir; bu durumda mülkiyet kavramının yalnızca adı değiştirilmiştir ve bu durumda mülkiyet kolektivist mülkiyet biçimini almıştır ve kolektivist mülkiyette bir tahakkümdür. Bu ölçüt kulağa sert gelebilir; ama sertliği, tutarlılığından gelir. Çünkü kullanımın nerede bittiğine dair her esneklik, kaçınılmaz olarak bir kalıcılık yaratır; ve her kalıcılık, er ya da geç bir dışlama yetkisine dönüşür. Bir kerelik için tanınan bir istisna, yarın bir hafta, sonra bir yıl, sonunda ise bir tapu olur. Bir insanın kullanmadığı bir şey üzerindeki iddiasını korumaya başladığınız an, mülkiyeti geri getirmiş olursunuz; çünkü mülkiyet, tam olarak "kullanmadığım hâlde benim veya bizim olan" demektir. Bu yüzden bu metinin çizgisi keskindir: kullanım varsa ilişki vardır, kullanım bittiyse ilişki de biter. İşte bu yüzden her türlü mülkiyet bir tahakkümdür. Çünkü tahakküm, birinin iradesinin bir başkasının üzerinde hüküm hâline gelmesidir; mülkiyet de tam olarak bunu yapar. Ben bir toprağa "benimdir" veya "bizimdir" dediğimde, o toprakta yürüyecek, orada barınacak ve oradan beslenecek olan diğer herkesin önüne bir bireyin veya bir toplumun iradesini dikmiş olurum. Bu durumda ise o toprağa gelmek isteyen başka bireyler benden izin almak zorunda kalır; ben ise izin veririm ya da vermem. Bu, nesneler ve toprak üzerinden kurulmuş bir egemenliktir. Devlet insanlar üzerinde nasıl hüküm kuruyorsa, mülkiyet de aynı şekilde nesneler aracılığıyla insanlar üzerinde öyle hüküm kurar. İkisi aynı ilkenin iki yüzüdür: biri doğrudan bedene uzanır, öteki ise ekmeğe, toprağa ve sermayeye uzanır. Şimdi "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" cümlesinin daha sık atlanan yanına gelelim: "hiç kimsenin" ifadesi neden özellikle seçilmiştir? Çünkü mesele, sahibin kim olacağı değildir. Tarih boyunca mülkiyet üzerine yapılan bütün tartışmalar tek bir soru etrafında döndü: bu kime ait olmalı? Krala mı, kiliseye mi, bireye mi, işçiye mi, komüne mi, topluma mı yoksa devlete mi? Bu soruya herkes farklı bir cevap verdi ve her cevap kendisini bir öncekinden daha "âdil" saydı. Ama bütün bu cevaplar sorulan sorunun kendisini hiç sorgulamadı; hepsi sahipliğin var olması gerektiğini baştan kabul edip yalnızca sahipliğin kimde olacağını tartıştı. Bu metinin cümlesi ise soruyu değiştirir: "neden bir şeyin sahibi olsun ki?" der bu metin. Bu yüzden bu metin "herkesin" demez aksine "hiç kimsenin" der. Aradaki fark bir kelime oyunu değil, iki ayrı dünyadır. "Bu toprak herkesindir" dediğinizde yeni bir sahip yaratmış olursunuz: "herkes." Ama "herkes" somut bir özne değildir; karar veremez, konuşamaz, bir tarlayı ekemez. Bu yüzden onun adına konuşacak birileri kaçınılmaz olarak belirir: bir konsey, bir meclis, bir yönetim veya bir aygıt. Ve o andan itibaren toprak "herkesin" değil, herkes adına karar verenlerin olur. Kolektif mülkiyet, özel mülkiyetten yalnızca ölçekçe farklıdır; mantığı ise tamamen aynıdır. Yine bir özne vardır, yine bir sahiplik vardır, yine o "biz"in dışında kalanlar vardır. Dışlanan kişi, kendisini dışlayanın bir kişi mi yoksa bir kalabalık mı olduğuna bakıp teselli bulmamalıdır. "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" demek ise hiçbir özne yaratmaz. Ne birey, ne topluluk, ne toplum, ne de devlet. Bu cümle sahiplik ilişkisinin kendisini buharlaştırır. Toprak oradadır, nesne oradadır; ama üzerinde ne "benim" ne "bizim" ne de "devletin" damgası vardır. Kimse onu bir başkasına karşı sahiplenemez, kimse ondan bir başkasını kalıcı olarak dışlayamaz. Nesneler üzerinden tahakküm kurulamayan bir dünyadır bu dünya; çünkü nesnelerin tahakkümü için önce bir sahip gerekir, bu metinin teorisinde ise sahiplik hiç yoktur. Peki emek ne olacak? "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" cümlesine yöneltilen en ciddi itiraz budur ve bu soru dürüstçe cevaplanmalıdır. "Ben bu tarlayı ektim, bu evi ben yaptım, bu aleti ben ürettim; öyleyse bunlar benimdir" denir. Ama bu çıkarım göründüğü kadar zorunlu değildir. Emek bir şeyi biçimlendirebilir, kullanılabilir kılabilir, ondan ürün çıkarabilir; ama emek o şeyin üzerine sonsuza dek geçerli bir dışlama mührü basamaz. Çünkü emek bir olgudur, mülkiyet ise bir yetkidir; ve bir olgudan bir yetki kendiliğinden doğmaz. "Bunu ben yaptım" cümlesi doğru olabilir, ama bu cümleden "öyleyse başkaları benden izinsiz buna asla dokunamaz" sonucu mantıksal olarak çıkmaz. Arada gizli bir varsayım vardır ve o varsayım tam da tartıştığımız şeyin kendisidir. Emek kullanım hakkı verebilir ya da tabii ki bir nesneyi îcat eden birey îcat ettiği nesneyi kullanabilir; ama bu durum kimseye kalıcı bir dışlama yetkisi veremez. Burada kaçınılmaz bir soru gelir: peki iki insan aynı anda aynı şeyi farklı amaçlar için kullanmak isterse ne olacak? Buna dürüst bir cevap vermek gerekir, çünkü teorinin ciddiye alınması buna bağlıdır: bu bir çıkar çelişkisidir ve kâinatta çıkar çelişkisinin hiçbir çözümü yoktur. İnsanların aynı anda aynı toprağı veya aynı anda aynı nesneyi farklı amaçlar için kullanmak istemesi doğal bir çıkar çelişkisidir ve bu paradoksu hiçbir düzen ortadan kaldıramaz. Mülkiyet kavramı da bu paradoksu ortadan kaldıramaz; mülkiyet yalnızca bu çelişkiyi bir tarafın lehine dondurur ve ona "hak" adını verir. Bu durum ise zannedilenin tam aksine çıkar çelişkisini daha da arttırmaktadır. Çünkü bir fabrikanın farklı süreçlerde farklı insanlar tarafından kullanılabilmesi ama sadece aynı anda farklı amaçlar için kullanılamaması başka bir şeydir ve mülkiyet varken aynı fabrikanın bir topluluğun işi bittiğinde ve topluluk fabrikadan çıkıp gittiğinde bir başka bireyin kendi hür iradesi ile o an fabrika boş olduğu hâlde mülkiyet kavramı yüzünden hâlâ boş olan fabrikayı kullanamaması bambaşka bir şeydir. Bu yüzden zannedilenin tam aksine Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi düzeninde çıkar çelişkisi azalır ama yok olamaz. Herhangi bir mülkiyet biçimi düzeninde ise çıkar çelişkisi artar çünkü artık bir fabrikanın sahibi olduğu için o fabrika kullanılmadığı süreç içerisinde de başkaları tarafından kullanılamıyordur. Tamamen Mülkiyetsizlik düzeninin iddiası çıkar çelişkisini yok etmek değil, anlık bir çelişkisinin kalıcı bir tahakküme çevrilmesini engellemektir ve Tamamen Mülkiyetsizlik düzeninin bir diğer iddiası farklı süreçlerde aynı fabrikayı farklı amaçlar için kullanabilme genişliğinin çıkar çelişkisini azalttığını iddia etmektir. Fark tam da buradadır: mülkiyet bir defalık üstünlüğü sonsuza yayar; Tamamen Mülkiyetsizlik düzeni ise her çıkar çelişkisini kendi anında bırakır ve kimseye ebedî bir üstünlük tanımaz. Tam olarak bu durum ise insanların farklı süreçlerde aynı fabrikayı kullanabilme genişliğini doğurur. Şimdi "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" cümlesinin en çok yanlış anlaşılan yanına gelelim. "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" derken, insanın kendisi bu kapsamın dışındadır. İnsan yalnızca kendisine aittir: kendi bedenine, kendi karakterine ve kendi varoluşuna. Bu bir çelişki değildir, çünkü buradaki "ait olmak" bir mülkiyet ilişkisi değildir. Hatırlayın: mülkiyeti kötü yapan şey dışlamaydı, bir şeyi "benim" îlan edip başkalarını ondan men etmekti. Peki ben kendi bedenime ait olduğumda kimi dışlamış olurum? Hiç kimseyi. Benim kendi bedenimin sahibi olmam, senin hiçbir şeyden mahrum kalmana yol açmaz, bu durum senin özgürlüğünü bir milim daraltmaz. Bir toprağa sahip olmanın etrafında bir iktidar düzeni kurulur, çünkü orada dağıtılacak, paylaştırılacak, kimin gireceğine karar verilecek dışsal bir nesne vardır. Ama insanın kendi varoluşuna sahip olması etrafında böyle bir düzen kurulamaz; orada yalnızca kişinin kendisi vardır. Dahası, tersi düşünüldüğünde mesele büsbütün netleşir. Eğer insan kendisine ait değilse, başkalarının onun bedeni üzerinde söz sahibi olması mümkün hâle gelir; ve bu, düşünülebilecek en ağır tahakkümdür. Yani insanın kendisine ait oluşu bir mülkiyet biçimi değil, bir tahakküm yokluğudur: "bedenim sadece bana aittir" demek, "benim üzerimde hiçbir dışsal hüküm yoktur" demektir. Nesnelerde mülkiyeti reddetmekle bedende Kendine-Aitliği savunmak bu yüzden çelişmez; ikisi de tek bir ilkeden doğar. Nesne üzerindeki mülkiyet tahakküm kurduğu için reddedilir; insanın kendisine ait oluşu tahakküm kurmadığı, hatta bu durumun yokluğu tahakküm doğurduğu için korunur. İlke tektir: tahakküm olmamalıdır. O hâlde cümleyi en açık hâliyle toparlayalım. "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" demek, hiçbir toprağın, hiçbir sermayenin, hiçbir nesnenin ne bir bireyin, ne bir topluluğun, ne bir toplumun, ne de bir devletin kalıcı mülkü olamayacağını söylemektir. Bu cümle kullanmayı yasaklamaz; sadece kullanımı sonsuz bir dışlama yetkisine çevirmeyi yasaklar. Paylaşımı örgütlemez; paylaştıracak bir sahibin olmadığını söyler. Çıkar çelişkisini bitirmez; sadece çıkar çelişkisinin bir tarafın lehine dondurulup bu durumun "hak" diye kutsanmasını reddeder. Ve "Hiçbir Şey Hiç Kimsenin Değildir" cümlesi insanın kendisini bu denklemin dışında tutar, çünkü insanın kendisine ait olması hiç kimseyi bir şeyden dışlamaz. Bu cümlenin bütün gücü, sorduğu sorunun sıradışılığındadır. Herkes "bu kimin olmalıdır?" diye sorarken, bu cümle "bir şey neden birisinin olsun ki?" diye sorar. Ve bu soru bir kez sorulduğunda, mülkiyetin doğal bir olgu değil, tarih içinde kurulmuş bir yetki olduğu görülür. Toprak, insan ona bakıp "burası benim" veya "burası bizim" demeden önce de vardı; bu iki cümle hiç söylenmeseydi de var olmaya devam edecekti. Değişen şey toprak değildi; değişen şey, insanların birbirine karşı konumuydu. İşte bu metinin cümlesi o konumu ortadan kaldırmayı önerir: bu metinin cümlesi nesneleri, toprağı ve sermayeyi özgür bırakarak insanları özgür bırakmak ister. İşte bu sebeplerden dolayı kolektif mülkiyette, özel mülkiyette ve komünist mülkiyette tamamen hırsızlıktır ve tüm dünyada Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi düzeni olmalıdır.

Yazar: Oğuzhan Kurt

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür