NOMASTER
FELSEFE

Anarşizm Terörizm Değildir

NOMASTER.com.tr

Anarşizme yöneltilen en yaygın, en köklü ve en kasıtlı yanlış anlamalardan biri onu terörizmle özdeşleştirmektir. Bu özdeşleştirme yalnızca bir kafa karışıklığının ürünü değildir; aynı zamanda devletin ve onun ideolojik aygıtlarının anarşist düşünceyi etkisizleştirmek için en az yüz elli yıldır sistematik biçimde sürdürdüğü bir karalama kampanyasının sonucudur. Bugün sıradan insanların zihninde anarşist sözcüğü duyulduğunda canlanan tablo neredeyse her zaman aynıdır: yüzünü maskelemiş, elinde bomba ya da molotof tutan, kaos yaratmaktan zevk alan, sebepsizce şiddete başvuran karanlık bir figür. Oysa bu tablo gerçek anarşist düşüncenin değil; o düşüncenin düşmanlarının onu nasıl göstermek istediklerinin tablosudur. Sözcüğün gerçek anlamına ve anarşizmin gerçek tarihine bakıldığında bu özdeşleştirmenin ne kadar köksüz olduğu açıkça görülür.

Önce sözcüğün kendisinden başlamak gerekir. Anarşizm sözcüğü Yunanca an (yokluk) ve arkhē (yönetim, otorite, başlangıç) köklerinden türemiştir. Kelime anlamı yöneticisizliktir; otoritenin, hiyerarşinin, tahakkümün yokluğunu ifade eder. Burada hiçbir şekilde şiddet, terör, yıkım gibi kavramlar yoktur. Anarşizm bir yöntemin değil, bir hedefin adıdır: tahakküme dayalı insan ilişkilerinin yerine gönüllülüğe ve eşitliğe dayalı insan ilişkilerinin geçtiği bir toplum tasavvuru. Terörizm ise tam tersine bir yöntemdir; sivil halka yönelik korku üreten şiddet yoluyla siyasi hedeflere ulaşmaya çalışmanın taktik adıdır. Yani anarşizm bir hedef, terörizm bir araçtır; ikisinin aynı kümeye yerleştirilmesi kategorik bir hatadır. Bir hedef ile bir aracın özdeş sayılması mantıken mümkün değildir; nasıl ki demokrasi savunucularını kazan kaldırma yöntemiyle, sosyalizmi gerilla taktikleriyle özdeşleştirmek bir saçmalıksa, anarşizmi terörizmle özdeşleştirmek de aynı türden bir saçmalıktır.

Bu yanlış özdeşleştirmenin tarihsel kökenleri ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğine, propaganda-by-deed (eylemli propaganda) adı verilen kısa, dağınık ve büyük ölçüde marjinal bir döneme uzanır. 1880'lerin ortasından 1900'lerin başına kadar olan yaklaşık yirmi yıllık dönemde Avrupa ve Amerika'da bir grup birey, kendilerini anarşist olarak tanımlayarak çeşitli devlet adamlarına, hükümdarlara ve sembolik figürlere saldırılar düzenledi. Fransız Cumhurbaşkanı Sadi Carnot'ın 1894'te, Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth'in 1898'de, İtalya Kralı Umberto'nun 1900'de, ABD Başkanı McKinley'in 1901'de öldürülmesi bu dönemin en görünür olaylarıydı. Bu eylemleri gerçekleştirenler kendilerini anarşist diye adlandırsalar da gerçek anarşist hareketin büyük çoğunluğu — yani Bakunin, Kropotkin, Goldman, Malatesta, Reclus gibi düşünürler ve onların etrafında örgütlenmiş yüzbinlerce işçi ve aydın — bu eylemleri ya açıkça reddetti ya da kuvvetli biçimde sorguladı. Kropotkin 1890'larda yazdığı bir dizi makalede bu yöntemi açıkça eleştirdi ve onun hem ahlâki olarak savunulamaz hem de stratejik olarak yıkıcı olduğunu söyledi. Goldman kişisel olarak yakın yoldaşı Berkman'ın Frick'e yönelik saldırısına başlangıçta destek vermiş olsa bile, sonraki yıllarda bu tutumunu önemli ölçüde gözden geçirdi ve şiddete dayalı bireysel eylemin anarşist hareketin gerçek görevleriyle bağdaşmadığını yazdı. Malatesta uzun yaşamı boyunca bu meselede en açık konuşan figürlerden biri oldu: anarşist devrim halkın iç eseridir, bir azınlığın bombasının değil.

Bu dönemin sayısal boyutu da meselenin oransızlığını gösterir. Yirmi yıl boyunca dünya genelinde anarşist olarak tanımlanan kişilerce gerçekleştirilen şiddet eylemleri toplam birkaç düzineyi geçmez. Aynı dönemde aynı devletlerin kendi vatandaşlarına ve sömürge halklarına uyguladığı şiddet milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştır. Belçika Kongo'sunda on milyon insan öldü, Britanya Hindistan'ında peş peşe gelen kıtlıklar on milyonları yuttu, Amerikan iç savaşı yüzbinleri, Avrupa devletlerinin sömürge seferleri Asya ve Afrika'da sayısız hayatı bitirdi. Tek bir küçük grubun yaptığı bir avuç eylem üzerinden bütün bir düşünce geleneğini terörist olarak damgalamak, aynı dönemde devletlerin yaptığı dağ gibi şiddeti görmemek demektir. Bu görmezden geliş tesadüfi değildir; bizzat bu yöntemle anarşist düşüncenin asıl iddiası — yani devletin kendisinin sistematik şiddetin merkezi olduğu iddiası — görünmez kılınmaya çalışılır.

Burada kritik bir gözlem yapmak gerekir. Modern dünyada en geniş ölçekli, en sistematik, en sürekli ve en ölümcül şiddetin kaynağı bireyler ya da küçük gruplar değil; devletlerdir. Yirminci yüzyılda devletlerin başlattığı ve yürüttüğü savaşlarda yüz milyondan fazla insan öldü. Devletlerin uyguladığı ya da göz yumduğu soykırımlarda milyonlarca insan yok edildi. Devletlerin sürdürdüğü hapishane sistemleri, ölüm cezası uygulamaları, polis şiddeti, sürgün politikaları ve sömürge yönetimleri, aynı dönemde başka hiçbir aktörün yarattığı şiddet ile kıyaslanamayacak büyüklüktedir. Bütün bunlara rağmen sözcük dağarcığımızda terörist devlet ifadesi neredeyse kullanılmaz; terörizm kelimesi yalnızca devlet-dışı şiddete saklanır. Bu dilsel düzenleme bizzat ideolojik bir tercihtir: şiddet ancak devlet dışından geldiğinde adlandırılır, devletten geldiğinde güvenlik operasyonu, terörle mücadele, ulusal savunma, yargı süreci, kanun uygulaması olarak meşrulaştırılır. Anarşist düşünce işte tam da bu dilsel düzenlemeyi reddeder. Onun temel iddiası budur: gerçek terörizm bireysel değil yapısal, marjinal değil merkezi, gizli değil görünür biçimde devletin kendisidir. Anarşist sözcüğü bu gerçeği teşhir ettiği için terörizm söylemiyle iç içe sokulmaya çalışılır; çünkü anarşist düşünce gerçekten kavrandığında, asıl terörü kimin uyguladığı sorusu kaçınılmaz olarak gündeme gelir.

Anarşist hareketin gerçek tarihine bakıldığında ortaya çıkan tablo karalama söyleminin tam tersini gösterir. Klasik anarşist gelenek büyük ölçüde işçi sınıfı örgütlenmesi, sendikal mücadele, eğitim projeleri, kooperatif girişimler, kültürel yayıncılık ve toplumsal dayanışma üzerine kuruluydu. Ondokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında Avrupa, Amerika ve Latin Amerika'da yüz binlerce anarşist sendikalarda örgütlendi, gazeteler yayımladı, akşam okulları kurdu, kütüphaneler açtı, kooperatif fırınlar ve tüketim birlikleri işletti. Francisco Ferrer'in Escuela Moderna projesi modern özgürlükçü eğitimin temel referanslarından biri oldu. CNT'nin İspanya'daki bir milyonu aşkın üyesi günlük ekmeklerini sendikal mücadeleyle, kooperatif çalışmayla ve karşılıklı yardımlaşmayla kazandı; bomba ve suikastla değil. Mujeres Libres yirmi bin üyesiyle okuma-yazma kursları, doğum kontrolü eğitimleri ve çocuk bakım kooperatifleri kurdu. Latin Amerika'nın anarko-sendikalist hareketi yirminci yüzyıl başında milyonlarca işçiyi örgütledi; Arjantin'in FORA'sı, Brezilya'nın COB'u, Meksika'nın Casa del Obrero Mundial'i bu birikimden çıktı. İspanya 1936-1939 deneyiminde üç bin fabrika ve dört yüz köy kolektifi anarşist ilkelerle işletildi; bu insanlar ekmek üretti, hastane kurdu, okul açtı, demiryolu işletti, tramvay kullandı. Bunların hiçbiri terörist eylem değildir; bunlar bir başka türlü yaşamanın somut denemeleridir.

Yirminci yüzyıl boyunca anarşist düşünce şiddet yöntemiyle değil, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, grev, işçi öz-yönetimi, gönüllü kooperatif, alternatif eğitim, ekolojik direniş ve toplumsal dayanışma yöntemleriyle kendini sürdürdü. Tolstoy'un Hristiyan anarşizmi mutlak şiddetsizlik üzerine kurulmuştur ve Gandhi aracılığıyla Hint bağımsızlık hareketinin pasif direnişine, oradan Martin Luther King'in Amerikan sivil haklar mücadelesine, oradan günümüzdeki iklim ve savaş karşıtı hareketlere uzanmıştır. Modern dönemde Zapatistlerin Chiapas deneyimi, Rojava'nın demokratik konfederalizmi, dünyanın dört bir yanındaki işçi kooperatifleri, kira grevleri, gıda dayanışma ağları, karşılıklı yardım girişimleri — bunlar anarşist mirasın bugünkü canlı biçimleridir. Hiçbirinin bomba ile, korku üretmeyle ya da sivil halkı hedef almakla bir ilişkisi yoktur.

Burada bir ayrımı netleştirmek gerekir, çünkü dürüst olmak entelektüel sorumluluğun gereğidir. Anarşist düşünce mutlak ve koşulsuz bir şiddetsizlik öğretisi değildir; bu, geleneğin bir kanadı için (özellikle Tolstoyancılar için) geçerli olabilir ama tüm gelenek için söylenemez. Bakunin doğrudan eylemden, Goldman silahlı işçi savunmasından, İspanyol anarşistleri faşist saldırılara karşı silahlı milisten söz ettiler. Tahakküme karşı kendini savunmak, sömürgeciye karşı kendi toprağını savunmak, faşist orduya karşı kendi şehrini savunmak anarşist gelenek içinde meşru görülen direniş biçimleridir. Ama burada kritik nokta şudur: bu savunmanın hedefi sivil halk değildir; saldırgandır. Korku yaymak değil, somut bir saldırıyı geri püskürtmektir. Sembolik bir terör değil, gerçek bir tehlikeye karşı somut bir koruma eylemidir. Bu yüzden anarşist gelenek içinde meşru görülen silahlı direniş, terörizmin tanımına asla uymaz; çünkü terörizm sivil halka yönelmiş, korku üretmek için tasarlanmış, yapısı gereği masum hedefleri vuran bir yöntemdir. Hiçbir ciddi anarşist düşünür sivilleri hedef alan, korku yaratmayı amaçlayan eylemleri savunmamıştır; aksine bütün önde gelen anarşist düşünürler bu tür eylemleri açıkça reddetmiştir.

O zaman neden anarşizmin terörizmle özdeşleştirilmesi bu kadar yaygındır? Çünkü bu özdeşleştirme stratejik bir işlev görür. Anarşist düşünce hem devletin meşruiyetini hem de kapitalizmin meşruiyetini kökten sorgulayan tek tutarlı gelenektir. Sosyal demokrasi devleti dönüştürmek ister, ama devletin varlığını kabul eder. Marksist-Leninist gelenek devleti ele geçirmek ister, ama devletin gerekli olduğunu kabul eder. Liberal gelenek devleti sınırlamak ister, ama devletin temelini kabul eder. Yalnızca anarşizm devletin kendi varlık biçimine kökten itiraz eder; ve aynı şekilde sermayenin kendi varlık biçimine de. Bu kökten itiraz, devletin de sermayenin de tahammül edemediği bir şeydir. Onları yalnızca sınırlamak ya da iyileştirmek isteyen hareketler hoşgörü görebilir; ama varlıklarını sorgulayan bir düşünce tamamen ehlîleştirilmelidir. Bu ehlîleştirmenin en etkili yolu, o düşünceyi sıradan insanların gözünde itici, korkutucu, akıl dışı bir şey gibi göstermektir. İşte burada terörizm etiketi devreye girer. Anarşizm = terör eşitlemesi başarılı kılındığı sürece, sıradan insanların anarşist düşünceyi ciddiye alma ihtimali ortadan kalkar; çünkü hiç kimse kendisini terörist olarak adlandırılan bir hareketle ilişkilendirmek istemez. Bu, devletin kazandığı çok değerli bir savaştır: en tehlikeli rakibini sözcüğün düzeyinde marjinalleştirmek.

Bu marjinalleştirmenin somut araçları çoktur. Sinema endüstrisi neredeyse her anarşist karakteri delirmiş, yıkıcı, sebepsizce şiddet uygulayan bir figür olarak çizer; gerçek anarşist düşünürlerin sinemada hiçbir yansıması yoktur. Eğitim sistemi anarşizmi ya hiç anlatmaz ya da yalnızca yukarıda söz edilen bireysel suikast döneminin örnekleriyle özetler; CNT'nin örgütsel başarısı, İspanya devrimi, Kropotkin'in karşılıklı yardımlaşma çözümlemesi, Goldman'ın feminist katkıları, Tolstoy'un pasifist mirası genellikle müfredat dışı kalır. Medya anarşist sözcüğünü neredeyse her zaman herhangi bir kamu malına zarar veren protestocu için kullanır; oysa o kişilerin büyük çoğunluğu kendilerini anarşist olarak tanımlamaz bile. Hukuk sistemleri terörle mücadele yasalarını anarşist örgütlere karşı sıkça kullanır; oysa aynı yasalar devletin sistematik şiddetine asla uygulanmaz. Bu çoklu ağ, ortalama bir insanın anarşizmle ilgili hiçbir bağımsız bilgisi olmadığı halde, ona karşı güçlü ve hazır bir önyargıyla büyümesini sağlar.

Bu önyargıyı yıkmak için yalnızca tarihsel düzeltmeler yapmak yetmez; daha önemli olan, soruyu tersine çevirmektir. Şu soru sorulmalıdır: gerçekten kim daha çok terör uyguluyor? Bombasını sokakta patlatan bir anarşist mi, yoksa hava saldırısıyla bütün bir mahalleyi yerle bir eden bir devlet mi? Sivil bir gösteride molotof atan bir genç mi, yoksa düşman ilan ettiği nüfusa karşı yıllarca süren ablukayı sürdüren bir hükümet mi? Bir bankayı soyan bir hücre mi, yoksa milyonlarca insanı sömüren bir küresel sermaye sistemi mi? Bu sorular sorulduğunda terör kavramının kim için ve nasıl kullanıldığı bir anda görünür hale gelir. Terör söylemi, gerçek terörün asıl kaynağını gizleyen ideolojik bir örtüden başka bir şey değildir. Anarşist düşünce bu örtüyü kaldırdığı için terörist diye adlandırılır; oysa adlandırma tam tersine olmalıdır: anarşizm terörizmi teşhir eden düşüncedir, onunla aynı kümeye yerleştirilebilecek bir şey değildir.

Sonuç olarak anarşizm bir terör hareketi değildir; bir özgürleşme düşüncesidir. Onun hedefi korku üretmek değil, korkudan kurtarmaktır. Onun aracı bomba değil, örgütlenmedir. Onun yöntemi sembolik şiddet değil, gönüllü iş birliğidir. Onun düşmanı sivil halk değil, tahakküm yapılarıdır. Ve onun tarihi marjinal birkaç şiddet eylemiyle değil, milyonlarca insanın sendikal mücadelesiyle, kooperatif çabasıyla, eğitim girişimiyle, kültürel üretimiyle, dayanışma ağıyla yazılmıştır. Anarşist sözcüğünü duyduğumuzda zihnimizde canlanan maskeli ve bombalı figür, anarşizmin gerçek yüzü değil; anarşizmin düşmanlarının onu nasıl göstermek istediğinin yüzüdür. Gerçek yüze bakmak için kitaplara bakmak gerekir; sokağa, fabrikaya, kooperatife, sendikaya, mahalleye, kibrit kutusu kadar küçük olsa bile gönüllü ve eşit örgütlenmiş her insan birliğine bakmak gerekir. Çünkü anarşizm orada yaşar; karanlık bir kuytuda değil, insanların kendi başlarına bir araya gelip kendi yaşamlarını birlikte kurma çabasının tam ortasında.

Yazar: Oğuzhan Kurt

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür