Anarşizmin Otorite Kavramına Bakışı
Anarşizmin tarih boyunca üzerine en çok eğildiği, en sert sözleri biriktirdiği ve hiçbir uzlaşma yolu aramadığı kavram otoritedir. Çünkü anarşizmin tezi şudur: insanlığın yaşadığı tahakkümün adı her dönem değişse de — kral, papaz, tiran, parti, lider, patron, baba, öğretmen, polis — bu adların hepsi tek bir ortak özün farklı yüzleridir. O öz, otoritenin kendisidir. Otorite, bir insanın kendi rızası dışında başka bir insan ya da kurum tarafından bağlanması, biçimlendirilmesi, sınırlandırılması ve gerektiğinde zorlanmasıdır. Bu nedenle otorite ister kralın kılıcıyla, ister yasanın imzasıyla, ister kutsal kitabın sayfasıyla, isterse bir babanın sesiyle dayatılsın özünde aynı işlemi yapar: bir başkasını kendi başına düşünmekten, kendi başına seçmekten ve kendi başına eyleme geçmekten alıkoyar.
Klasik anarşist eleştiri otoriteyi üç temel suç üzerinden mahkûm eder. Birincisi: otorite tanım gereği bir gasp eylemidir. Hiç kimse doğarken kendi üzerinde başkasının söz sahibi olacağına dair bir sözleşme imzalamamıştır. İnsan dünyaya geldiğinde kendi yaşamı, kendi bedeni ve kendi düşüncesi üzerindeki tek meşru özne kendisidir. Onun rızası dışında ona dayatılan her şey — vergisi, askerliği, dini, ahlâkı, çalışma biçimi, evlilik kalıbı — yapısal olarak bir el koymadır. Tarih boyunca otoriteler bu el koymayı doğal, zorunlu ve hatta lütufkâr göstermek için sayısız anlatı üretmiştir; ama anlatının zenginliği zoraki rızanın gerçek rıza olduğu anlamına gelmez. İkincisi: otorite hep kendisini meşrulaştıran bir yalan üretmek zorundadır. Çünkü çıplak biçimde sunulduğunda hiçbir insan kendisinin kendi başına düşünme hakkından vazgeçmez. Bu yüzden her otorite mutlaka bir örtü ile gelir: kralın tanrısal hakkı, devletin halk iradesi, kilisenin kutsal görevi, kapitalin doğal düzeni, babanın bilge sevgisi. Bu örtüler kalktığında geriye sadece çıplak güç ilişkisi kalır; ve hiçbir otorite çıplak gücün kabul edilemez olduğunu en iyi kendisi bilir. Üçüncüsü: otorite kendi kendisini sürekli yeniden üretmek zorundadır. Bir defa kurulan otorite kalıcı değildir; her gün yeniden kabul ettirilmesi gerekir. Bu yüzden eğitim, medya, hukuk, ritüel ve gündelik dil sürekli olarak otoriteyi tekrarlar, sıradanlaştırır, görünmez kılar. Otoritenin asıl gücü zorunda değil, alışkanlıktadır; ve alışkanlık her sabah yeniden inşa edilir.
Anarşist düşünce için en kritik nokta şudur: otorite asla yalnızca dış bir kurum değildir; aynı zamanda zihne ekilen bir tohumdur. Bakunin'in çarpıcı sözüyle, bir insanın efendisi yalnızca üzerindeki kişi değildir; içindeki sestir. Çocukluktan başlayan bir terbiye süreci insana sürekli olarak biri sana ne yapacağını söylemeli, sen kendi başına karar vermeye uygun değilsin mesajını verir. Önce ebeveyn, sonra öğretmen, sonra patron, sonra devlet, sonra Tanrı — bütün bu figürler aynı temel kalıbı pekiştirir: birey kendi başına bir merci değildir, bir yere ait olmak, birinden onay almak, bir kurala sığınmak zorundadır. Bu kalıp yeterince derin oturduktan sonra dış zor neredeyse gereksizleşir; çünkü insan kendisini kendi içinden yönetmeye başlar. İşte gerçek tahakküm bu noktada tamamlanmıştır: zincir artık görünmez olduğu için kırılması bile düşünülmez.
Otorite ile özgürlüğün neden bağdaşamadığı tam da bu yapı içinde anlaşılır. Çünkü özgürlük yalnızca bir engelin yokluğu değildir; özgürlük her şeyden önce bir kapasitedir. Kendi başına düşünme, kendi başına yargılama, kendi başına yönelim belirleme ve kendi başına eyleme geçme kapasitesi. Otorite ise tam olarak bu kapasiteyi gasp eder. Çünkü otorite buyurduğunda iki şeyden birini söyler: ya bunu yap dediğim için yap, ya da bunu düşünme dediğim için düşünme. Her iki durumda da bireyin kendi başına bir özne olarak işlevi devre dışı bırakılır. Bireye sadece itaat etmek ya da etmemek seçeneği kalır; ama meselenin kendisini tartmak, kararı kendi vicdanında olgunlaştırmak, ihtimalleri kendi başına değerlendirmek yetisi elinden alınmıştır. Bu yüzden otoriteye boyun eğen bir insan, doğru bir şey yapsa bile özgür değildir; çünkü onun yaptığı, kendisinin değil otoritenin eylemidir. Burada özgürlüğün tanımı kritiktir: özgürlük kararın sonucu doğru çıktığında değil; karar bizzat bireyin kendisine ait olduğunda vardır. Bu yüzden otoriteye uyarak yapılan iyilik bile gerçek bir ahlâki eylem değildir; sadece bir refleks, bir uyumdur.
Otoritenin savunucuları her dönem aynı argümana sığınır: insanlar otorite olmadan yaşayamaz, çünkü insanlar kendi başına bırakıldığında kaos çıkar, çatışma çıkar, şiddet çıkar. Bu argüman görünüşte makul ama aslında devlerin kendi propagandasının ezberlenmiş bir özetinden başka bir şey değildir. Çünkü tarih boyunca insanlığın yaşadığı en büyük şiddet — soykırımlar, sömürge katliamları, dünya savaşları, kıtlıkları, sürgünleri — kaos koşullarında dağınık bireyler tarafından değil; tam tersine en örgütlü, en disiplinli, en hiyerarşik otorite yapıları tarafından üretilmiştir. Bir köyün insanları kendi başına bırakıldığında çıkardıkları kavgaların toplamı, tek bir devletin tek bir savaşta öldürdüğü insanın küçük bir kesirine bile ulaşmaz. Dolayısıyla otoritenin kendisini şiddetin önlemi olarak sunması tarih tarafından çürütülmüş bir yalandır; otorite şiddetin önlemi değil, şiddetin endüstriyel ölçekte örgütlenmiş halidir.
Burada anarşist düşünce bir ince ayrım yapar ve bu ayrım pek çok yanlış anlamayı önler. Anarşizm her türlü düzene değil, dayatılan otoriteye karşıdır. İnsanlar arasında karşılıklı saygı, gönüllü iş birliği, deneyime dayalı bilgi paylaşımı, ortak müzakereyle alınan kararlar — bunların hiçbiri otorite değildir. Bir doktorun hastasına ilaç önerisi, bir ustanın çırağına gösterdiği teknik, bir tecrübeli yoldaşın genç bir militana verdiği tavsiye — bunlar bilgi ilişkileridir, otorite değil. Çünkü bu ilişkilerde bilgiyi alan kişi her zaman onu reddetme, sınama, başka bir kaynağa danışma ve gerektiğinde itiraz etme hakkına sahiptir. Otorite ise itirazı baştan kapatır; eleştiriyi suç sayar; rızayı varsayar. Bir uzmanın bilgisine başvurmakla bir komutanın emrine uymak arasındaki fark tam olarak budur. Birincisinde birey kendi yargısının efendisi olmaya devam eder; ikincisinde yargı bütünüyle ona dışarıdan dayatılır.
Otorite kavramının en sinsi yanı kendisini sürekli yeni biçimlerde yeniden üretebilmesidir. Kral yıkıldığında başkan geldi, başkan tartışmaya açıldığında parti geldi, parti gözden düştüğünde uzman geldi, uzmanın itibarı sarsıldığında algoritma geldi. Otoritenin yüzü değişti ama mantığı değişmedi: bir merkez vardır, bilgi ve karar bu merkezde toplanır, geri kalan herkes bu merkezin uzantısı olarak hareket eder. Modern dünya bu yapıyı silmedi; sadece daha incelikli, daha görünmez ve daha içselleştirilmiş hale getirdi. Bugün bir insan üzerinde işleyen otorite çoğunlukla bir komutanın sesi değil; bir bildirimin titreşimi, bir kredinin onayı, bir kurumsal değerlendirmenin sonucu, bir görünmez prosedürün dayatmasıdır. Zincir incelmiştir ama kopmamıştır; aksine, her birey kendi zincirinin halkasını kendisi sıkıştırır hale gelmiştir.
Bu nedenle anarşizmin otorite eleştirisi yalnızca bir siyasi pozisyon değil, aynı zamanda derin bir özgürlük antropolojisidir. Anarşist için insan, üzerinde efendi taşıyamayacak kadar değerli bir varlıktır; ne bedeni, ne aklı, ne zamanı, ne emeği, ne de düşü kimsenin tasarrufuna verilmek üzere doğmamıştır. Otoriteye karşı çıkmak bu yüzden kuralsızlığı savunmak değil, kuralın kaynağını yeniden bireyin kendi vicdanına geri çağırmaktır. Anarşist toplum tasavvuru kaosun değil; kuralları dışarıdan dayatılan değil içeriden müzakere edilen, hiyerarşik değil yatay, sabit değil sürekli yeniden kurulan bir düzenin tasavvurudur. Bu düzen otoritenin yokluğunda kendiliğinden ortaya çıkmaz; insanların birbirini eşit özneler olarak tanımayı öğrendiği uzun bir kültürel ve psikolojik dönüşüm gerektirir. Ama bu dönüşümün ilk şartı şudur: hiçbir otoritenin sorgulanamaz olmadığını içeriden hissetmek. İçeride bu his uyandığı andan itibaren dışarıdaki tahta çoktan çatlamıştır.
Anarşizmin son sözü bu noktada netleşir: özgürlük otoriteye rağmen değil, otoritesiz olarak vardır. Otoriteye rağmen elde edilen şey en iyi ihtimalle bir izin, bir mola, bir gevşemedir; gerçek özgürlük ise efendinin olmadığı bir hayatın adıdır. Bu hayat ister küçük bir komünde, ister bir işyerinde, ister bir dostlukta, ister bir aşkta kurulmuş olsun, ortak özelliği aynıdır: hiç kimsenin bir başkası üzerinde meşru söz sahibi olmadığı, kararların eşitler arasında karşılıklı tartışmayla alındığı, kuralların hizmet ettikleri insanlardan kopmadığı bir alan. Anarşist düşünce işte böyle alanların çoğalmasını ve bir gün toplumun bütününe yayılmasını mümkün görür. Otorite ise her yere yayılarak değil, her yerden çekilerek aşılır; çünkü otorite varlığını insanın kendisine duyduğu güvensizlikten alır. İnsanlar kendi başlarına düşünmeye, karar vermeye, sorumluluk almaya başladıkça otorite kendi içsel meşruiyetini yitirir ve geriye yalnızca onun çıplak şiddeti kalır. O an gelip çattığında otoritenin tek savunması korku olur; ve korkuyla ayakta duran her şey, korku dağıldığı an yıkılmaya mahkûmdur.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür