Anarşizme Göre Siyâset Nedir?
Anarşizme göre siyâset, kendi içinde çelişkili olan ve insanları sürekli manipüle eden bir kavramdır. Siyâset hangi sistemin elinde gelirse gelsin sonuç değişmez: o sistemi istemeyen her insana ve her kesime karşı yapılmış bir saygısızlık ve haksızlıktır. Çünkü siyâsetin doğası empoze etmekten ve fanatizmden doğar; bu yüzden siyâset hem kendisini destekleyenlere hem desteklemeyenlere zarar verir. En temelde ise meselenin ahlâki bir yüzü vardır: bir insanın bir başka insana emir vermesi, sırf bu nedenle, bir saygısızlık ve edepsizliktir. İnsanlar arasında bu kadar açık bir asimetri kurulduğu anda eşitlik bozulur, irade gasp edilir ve geriye yalnızca bir tarafın diğerini biçimlendirme arzusu kalır.
Bu noktada siyâsetin en sevdiği kavramlardan biri olan cumhuriyet üzerinde durmak gerekir. Çünkü siyâsetin cumhuriyet dediği şey, tarih boyunca hiçbir zaman gerçek anlamda cumhuriyet olamamıştır. Cumhuriyet sözcüğü etimolojik olarak halka ait olan anlamına gelir; oysa siyâset bu tanımlamanın içini oyar ve sözcüğü kendi tahakküm sistemine bir kılıf olarak giydirir. Çünkü cumhuriyet kavramına göre halka ait olan şey iradedir, egemenlik değildir. Egemenlik kavramı ise tam tersi anlama gelir: topluma dışsal bir gücün kurumsal biçimde toplumu yönetmesi. Her türlü kurumsallık zaten topluma dışsal bir güç olarak konumlandığı için, siyâset felsefesindeki cumhuriyet tanımlaması daha içinden çelişkilidir; çünkü halka ait olduğunu iddia eden bir kurum, varlığıyla halka dışsallaşır ve böylece iddiasının tam zıttına dönüşür.
Siyâset felsefesinin cumhuriyet anlayışı bu içsel çelişkiyi hiçbir zaman aşamamıştır. Hiçbir zaman toplumun doğrudan kendi kendisini yönetmesini sağlayamamış; tam tersine bir toplumun içindeki çoğunluğun siyâsî bir zümre haline gelerek azınlığın ve tek tek bireylerin özgürlüklerini, iradelerini ve bağımsızlıklarını gasp etmesinden başka bir sonuç üretememiştir. Sonra bu çoğunlukçu gaspa bağımsızlık denmiş, üzerine bayraklar dikilmiş, törenler düzenlenmiş, bir tahakküm biçimi yüceltilerek halka kendi özgürlüğüymüş gibi sunulmuştur. Oysa gerçek cumhuriyet bambaşka bir şeydir: bir topluma dışsal hiçbir gücün — yani siyâsetin — bulunmaması durumudur. Cumhuriyet bir siyâsî ideoloji değildir; bir toplumsal hâldir. Ve bu toplumsal hâlde kural ve siyâsî ilke olamaz. Çünkü eğer bir yerde siyâsî ilke ya da beşerî bir kural varsa, orada hiçbir toplum ya da birey doğrudan kendi kendisini yönetemez; çünkü bu durumda halkın iradesinin kendisi toplumdan dışarıya alınmıştır.
Tarihin ve siyâset kavramının manipülasyonları bu basit gerçeği herkesten saklamıştır. Dünya tarihi ve siyâset felsefesi cumhuriyet olmayan her şeyi insanlığa cumhuriyet diye satmıştır; ve bu manipülasyon sayesinde insanların büyük çoğunluğu, itaatin padişahtan çoğunluk kavramına geçmesini özgürlük zannetmiştir. Oysa özgürlük, en baştan beri hiçbir ideolojiyle sınırlandırılmamak demektir. Teknik olarak söylenirse: bir yerde toplumsal ideoloji varsa, orada asla bir bağımsızlık ya da bir cumhuriyet olamaz. Bu gerçek bir gün gün yüzüne çıkacaktır; bu blogun bir diğer amacı da tam olarak budur. İnsanlığın padişaha itaat etmekten çıkıp çoğunluğun zorla seçtiği bir cumhurbaşkanına itaat etmeyi özgürlük zannettiği bir düzen, hem bir sahtekârlık hem de içsel olarak tutarsız bir kurgudur. Tarihte hiçbir zaman hiçbir ülke cumhuriyeti gerçekleştirememiştir; çünkü gerçek cumhuriyet hiçbir siyâsetin ve hiçbir normun olmamasıdır.
Çünkü teknik olarak her normatif sistem bir dindir. Ve eğer cumhuriyet her dinin kişisel olması demekse, gerçek cumhuriyetin ancak devlet kavramı yokken uygulanabileceğini de bilmek gerekir. Devletin bulunduğu hiçbir yerde kişisel inanç ya da kişisel norm gerçekten serbest değildir; çünkü devletin kendi normatif çerçevesi vardır ve bütün kişisel olanlar bu çerçevenin altında ezilir, kenara itilir ya da onunla pazarlık yapmak zorunda bırakılır. Cumhuriyetin gerçek anlamı işte bu pazarlığın sona ermesidir; her bireyin kendi normunun kendi alanında geçerli olduğu ve hiçbir merkezi otoritenin bu alana dışarıdan müdahale etmediği durumdur. Böyle bir hâl ancak devletin yokluğunda mümkündür; çünkü devlet kavramının kendisi normatif tek-merkezliliği taşır ve bu tek-merkezliliğin olduğu yerde gerçek bir cumhuriyetten söz edilemez.
Tarihsel anarşizm de bu gerçeği bütünüyle göremediği için, Mihail Bakunin, Proudhon ve Kropotkin gibi isimler anarşizme bir yönden büyük katkılar sağlamış olsalar da bir başka yönden anarşizmin içini oymuşlardır. Çünkü anarşizm teknik olarak bir normatif sistem değil; bir olgu olmak zorundadır. Onu bir öğreti, bir parti, bir dogma, bir paylaşım planı, bir ekonomik şema olarak sunmak — onu olmak zorunda olduğu şeyden uzaklaştırır ve farkına varılmadan onu yeni bir merkez haline getirir. Oysa anarşizm bir merkez kurma çabası değildir; merkezin kendisinin reddidir.
Bu blogu yayımlarken klasik anarşist filozofların felsefelerini olabildiğince nesnel biçimde aktarmak istediğim için Anarşizm sekmesinde bu isimlere yer verdim. Ama bu durum bu blogun kolektivist anarşist ya da anarşist-komünist olduğu anlamına gelmez. Bu yüzden işbu metni Anarşizm sekmesine değil, Felsefe sekmesine koyma gereği duydum. Çünkü burada klasik anarşizmden değil; benim anarşizmimden bahsediyorum. Ve bu konuşma benim hakkımdır. Çünkü anarşizm kavramına göre hiç kimse sorgulanamaz olmadığı için, ben de bu bölümde istersem Mihail Bakunin'i ya da Kropotkin'i eleştirebilirim. Ve eğer ben bu eleştiriden sonra hâlâ 'otorite olmamalıdır' diyorsam, hâlâ bir anarşistim. Bu yüzden Felsefe bölümü ile Anarşizm bölümü bu blogta birbirinden ayrı iki durumdur. Bunu fark eden okurlar, neden Felsefe bölümünde daha özgün şeyler yazdığımı da anlayacaktır: çünkü burada bir geleneği aktarmıyorum; burada o gelenekle bile hesaplaşan kendi düşüncemi yazıyorum.
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür