Dünya Tarihi'ni Tamamen Mülkiyetsizlik Anarşizmi Açısından Eleştirmek
İnsanlık tarihini anlatan bütün kitaplar, aslında tek bir cümlenin sayısız tekrarından ibarettir: birileri bir toprağa geldi ve orayı gasp ederek "burası benimdir" veya "burası bizimdir" dedi. Sonrasında ise gelen her şey, yani savaşlar, hanedanlar, imparatorluklar, antlaşmalar, sınır kavgaları ve kahramanlık destanları, bu ilk cümlenin doğurduğu sonuçlardan başka bir şey değildir. Tarihin ilk gaspı bir kadının tecavüze uğraması değildi; tarihin ilk gasp olayı toprağın sahiplenilmesiydi. Bu duruma neden mi bir gasp diyorum? Tabii ki şu yüzden: toprak, insan onun üzerine bir sahiplik iddiası koymadan önce de vardı; kimsenin emeğiyle üretilmemişti, kimse tarafından yaratılmamıştı veya doğa kimseye bir toprak vermemişti. Bir insan veya bir kurum bir toprağa "burası benim" veya "burası bizim" dediğinde toprağı üretmiş olmuyordu; sadece var olan bir şeyi başkalarına zorla kapatmış oluyordu. Mülkiyet dediğimiz şeyin kökeninde işte bu vardır: yoktan yaratmak değil, sadece dışlamak. Ve kalıcı kılınan her dışlama, tanımı gereği bir tahakkümdür; çünkü orada bir insan, elinde tutmadığı veya kullanmadığı bir anda bile bir başkasının o toprağa yaklaşmasını engelleme yetkisini kendisinde görür ve tam olarak bu durum bir hırsızlıktır. Bu tespite hep şu itiraz gelir: "insanlar toprağı işlediler, ektiler ve üzerine ev kurdular; öyleyse o toprağın onlara ait olması onların hakkıdır." Ama bu itiraz, kullanımı sahiplikle bilerek karıştırır. Bir insanın bir tarlayı ekmesi, o tarlanın bir insanın kalıcı mülkü olduğunu göstermez; bu durum yalnızca bir insanın toprağı o anda kullandığını gösterir ve kullanım sahiplik doğurmaz. Emek bir toprağı biçimlendirebilir, ondan ürün çıkarabilir veya onu yaşanabilir bir alan hâline getirebilir; ama emek, bir toprağın üzerine sonsuza dek geçerli bir dışlama mührü basamaz. Emek başka şeydir, "bu toprak artık benimdir, sen buraya adım atamazsın" veya "bu toprak bizimdir ve sen buraya adım atamazsın" demek bambaşka şeydir. Birincisi bir ilişkidir ve bu geçici bir ilişkidir; ikincisi ise bir hükümdür. Tarih boyunca insanlar birincisini bahane edip ikincisini meşrûlaştırdılar. Toprağın gaspı çoğu zaman bir kılıçla değil, bir tapuyla, bir sınır taşıyla, bir kadastro kaydıyla tamamlandı; kılıç yalnızca o kaydın arkasında bekledi. Burada bir şeye dikkat etmek gerekir: bu eleştiri "toprak bireyin değil, toplumundur" demiyor. Çünkü mülkiyeti bireyden alıp topluma vermek gaspı ortadan kaldırmaz, bu durum yalnızca gasp edenin adını değiştirir. "Bu topraklar bizimdir" cümlesi, "bu topraklar benimdir" cümlesinden daha masum değildir; hatta bu cümle daha tehlikelidir, çünkü bu cümle arkasına bir kalabalığın gölgesini alarak ve hatta çoğu zaman bu cümle devlet kavramını arkasına alarak kendisini meşrû gösterir. Bana göre toprak herkesin de değildir, topluluğunda değildir ve aynı zamanda da toprak bireyin de değildir; toprak hiç kimsenindir! Ne bir birey, ne bir topluluk, ne bir toplum, ne de bir devlet onun sahibi olabilir; çünkü sahiplik ilişkisinin kendisi, orada yaşayan ya da yaşayacak olan herkesi dışlamak üzerine kuruludur. Tarih, herhangi bir şeyin sahibinin kim olacağı sorusuyla başlamış savaşlardan ibarettir; hiç sorulmayan soru ise şudur: "Neden Bir Şeyin veya Bir Toprağın Sahibi Olsun ki?" Şimdi bu zemin üzerinden, insanların en çok kutsadığı kavramlardan birine, "vatan savunması"na bakalım. Önce vatan kelimesini ayıralım, çünkü bütün karışıklık oradan doğuyor. Vatan bütün canlılığın doğduğu, evrimleştiği, büyüdüğü ve hatıralarını bıraktığı yerdir ve bu yer belirli bir coğrafya değil bütün dünyadır: her toprak, her iklim ve her coğrafya bir vatandır. Bu anlamda vatan doğaldır ve kimseye zarar vermez. Ama devlet bu doğal bağı alır ve onu bambaşka bir şeye çevirir: sınırlarla çevrilmiş, bayraklarla işaretlenmiş, ordularla korunmuş ve dogmalar ile gösteriş yağmuruna tutulmuş bir mülke çevirir vatan kavramını devlet ve siyâset denilen zorbalık. Yani devletin "vatan" dediği şey artık bir coğrafya değil, bir mülkiyet iddiasıdır. Ve toprak bir kez mülk hâline geldiğinde, onun bir sınırı olmak zorundadır; çünkü sahiplik ancak bir başkasının sahibi olan şeye erişememesi olayı gerçekleştiğinde anlam kazanır. Ülke sınırı, mülkiyetin toprağın üzerine çizdiği bir yaradır. İşte tam bu yüzden "vatan savunması" denilen şey, vatanı koruyan bir şey değil, tam tersine vatanı bölen bir dogmadır. Çünkü bu kavramda savunulan şey toprağın kendisi falan değil, o toprak üzerindeki sahiplik iddiasıdır. Bir toprağı savunmak diye de bir şey yoktur ayrıca. Devletlerin ve toplumların "bir toprağı savunmak" dediği şey sadece hangi ideolojinin ve hangi tarikatın nereyi gasp edeceği hakkında bir başka ideoloji ve tarikat ile kavga etmesidir ve bu ortam çok samimiyetsiz bir ortamdır. Bu ortam dünyayı bölmeyi gerektirir ve onu her gün yeniden gasp eder. Sınırların olmadığı yerde ise savunulacak bir şey de yoktur; savunma ancak toprak bölündükten sonra anlam kazanır. Mantık şudur: önce toprağı bölersiniz, sonra bölünmüş parçayı savunmayı "kutsal" îlan edersiniz, sonra ise o toprak bölünmesini kendi lehine çevirmek isteyeni "vatan haini" sayarsınız. Yani siyâset kavramında toprağı bölen el ile onu savunduğunu söyleyen el aynıdır. Bunu görmek zor değildir. Dünya haritasına bakın: üzerindeki her çizgi, bir zamanlar bir ordunun gasp ettiği yeri gösterir. O çizgiler ne bir nehirdir, ne bir dağ, ne de bir doğa gerçeği; hepsi birer ateşkes hattıdır. Ve her devlet kendi ateşkes hattını "kutsal vatan" îlan eder, onu savunmayı en yüce erdem sayar ve o sahte hudut uğruna kendi gençlerini toprağa gömer. Toprak ise bütün bunlardan habersizdir; kendisini bölen çizgiyi görmez bile. Bir kuş o çizgiyi tanımaz, bir nehir devletleri umursamaz, bir rüzgâr eserken kimseye pasaport vermez. Sınır çizgileri yalnızca insanların zihninde, siyâsette ve silahlarda vardır. Ve insanlar, kendi zihinlerinde çizdikleri bir hudut için birbirlerini öldürürken buna "vatan sevgisi" derler. En derin çelişki ise şudur: Eğer gerçekten bir toprağı seviyorsanız, onu bölmemeniz gerekir. Bir şeyi sevmek onu parçalamak değil, onu bütün olarak bırakmaktır. Ama devletin öğrettiği vatan sevgisi tam tersini yapar: toprağı parçalar, parçalanmış bir coğrafyayı kutsar ve o parçalanmış coğtafya dışında kalan her yeri düşman îlan eder. Böylece toprak sevgisi denilen şey toprağın kendisine değil, onun üzerine çizilmiş hayali bir çizgiye duyulan bağlılığa dönüşür ve bu bağlılık bir vatanseverlik değildir. Bir insana "vatanını sev" derken kastedilen şey, ne yazık ki, "bu mülkiyet iddiasını benimse ve gerektiğinde onun için öl" demektir. "Vatan Savunması" adı altında savunulan şey hiçbir zaman ağaçlar, nehirler ve topraklar olmadı; bu tanımlama her zaman bir hükümranlık alanıydı ve bu durum her zaman mülkiyetin bir ürünüydü. Aynı çelişki tarihin her sayfasında tekrarlanır. İki devlet bir toprak parçası için savaşır; ikisi de o toprağın "kendisine ait" olduğunu, dolayısıyla "haklı" olduğunu söyler; ikisi de kendi askerine "vatanını savunuyorsun" der. Savaş bittiğinde ise o toprakta yaşayan insanların hayatları yıkılmış, tarlalar yakılmış ve aileler ise yerle bir olmuştur. Bu ortamda kimse toprağı verimli bir şekilde kullanamamıştır; bu ortamda sadece efendiler kendi siyasi iktidarlıklarını bir yeri gasp ederek meşrûlaştırmaya çalışmıştır ve bu durumda yalnızca toprağın sahibinin ismi değişmiştir. Tarih bu el değiştirmenin bir yanına "zafer", öbür yanına ise "yenilgi" der. Oysa toprak açısından ikisi arasında hiçbir fark yoktur: her iki durumda da toprak, üzerinde yaşayanların değil, üzerinde hüküm sürenlerin adıyla anılmaya devam eder. O hâlde açıkça söylemek gerekir: Bir toprağın bölünmesinden asıl sorumlu olan şey teker teker bireyler ya da siyasi ihanetler değildir; bölünmeyi yaratan şey, mülkiyet ve devlet kavramı iddiasının ta kendisidir. Toprak, ilk kez "burası benimdir" veya "burası bizimdir" denildiği anda bölünmüştür. Bu iki cümleden sonra çekilen bütün çizgiler, o ilk bölünmenin devamıdır. Sınırları savunmak bölünmeyi savunmaktır; sınırları kutsamak işgal kavramını kutsamaktır ve her fetih bir işgaldir. Bugün "vatanı bölmek" diye tanımlanan şey, aslında binyıllar önce, ilk sınır taşı dikildiğinde çoktan başlamıştır bile. Bunun karşısında durulacak yer bellidir. Toprağın bölünmemesini gerçekten isteyen bir düşünce, onu daha güçlü bir sahibe vermeyi değil, hiçbir sahibe vermemeyi savunmak zorundadır. Hiçbir toprak hiç kimsenin değildir: ne bireyin, ne topluluğun, ne halkın, ne de devletin. Kimse bir toprağı "benim" ya da "bizim" îlan edip başkasını ondan kalıcı olarak dışlayamaz. Toprak kullanılabilir, ekilip biçilebilir ve üzerinde yaşanabilir; ama hiçbir toprak bir hükümranlık nesnesine çevrilemez. Ancak sahiplik ortadan kalktığında savunulacak bir sınır, bölünecek bir mülk ve uğruna ölünecek bir çizgi de kalmaz. Geriye yalnızca toprak olarak toprak kalır: bölünmemiş, sahipsiz ve herkesin üzerinde özgürce yürüyebildiği bir yeryüzü. Tarihin bize öğrettiği şey, insanların toprak için savaştığı değildir; insanların toprağın sahipliği kavramı yüzünden birbirine düşman olduğudur. İşgal edilen topraklar hiçbir savaşın tarafı olmadı, hiçbir bayrağı taşımak istemedi ve hiçbir sınırı tanımadı. Onu bölen şey, insanın ona bakıp "burası benimdir" veya "burası bizimdir" deme yüzsüzlüğüydü. O iki cümle kurulmadığı gün ne savunulacak sahte bir vatan kalır, ne de bölünecek bir toprak; çünkü siyâsetin "bölünme" dediği şey her şeyden önce gasp edilmiş ve çoktan bölünmüş olan bir toprağın bir daha aynı şekilde bölünmesine takılan bir etikettir. Asıl bölünme ise 5500 yıl önce çoktan başlamıştır zâten...
Yazar: Oğuzhan Kurt
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür