NOMASTER
TEORİK KARŞILAŞTIRMA

William Godwin

19-21. yüzyıl

Godwin 3 Mart 1756'da, İngiltere'nin doğusundaki Cambridgeshire'a bağlı Wisbech kasabasında dünyaya geldi.

William Godwin'in Biyografisi

Anarşizm tarihinin en tuhaf gerçeklerinden biri şudur: Bu düşünce geleneğinin ilk büyük teorisyeni, hayatı boyunca sokağa çıkıp tek bir barikat kurmamış, hiçbir gizli örgüte üye olmamış, sesini bile nadiren yükseltmiş, sakin ve çekingen bir İngiliz aydınıydı. Adı William Godwin'di ve isyanı sokakta değil, sayfalarda yaptı. Godwin 3 Mart 1756'da, İngiltere'nin doğusundaki Cambridgeshire'a bağlı Wisbech kasabasında dünyaya geldi. Katı bir Protestan muhalif (Dissenter) geleneğin içinde doğmuştu; yani devletin resmî kilisesi olan Anglikan Kilisesi'ne boyun eğmeyi reddeden, kendi vicdanını her türlü otoritenin üstünde tutan bir dinî azınlığın çocuğuydu. Bu detay önemsiz değildir, çünkü Godwin'in bütün düşüncesinin tohumu tam da burada, 'bireysel vicdanın hiçbir dış otoriteye teslim edilemeyeceği' inancında saklıdır. İleride o vicdanı dinden alıp aklın eline verecek, ama temeldeki ilke hiç değişmeyecekti.Gençliğinde babasının izinden giderek muhalif bir vaiz olmak üzere yetişti; Hoxton Akademisi'nde eğitim gördü ve bir süre papaz adayı olarak görev yaptı. Ama yıllar içinde inancı yavaş yavaş çözüldü. Aydınlanma'nın Fransız düşünürlerini, d'Holbach'ı, Helvétius'u, Rousseau'yu okudukça eski dünyası dağıldı. Dinî konumu hayatı boyunca tek bir noktada durmadı; başlangıçtaki katı Protestan inancından önce deizme, oradan ise ateizme yakın bir çizgiye kaydı, yaşamının sonlarına doğru ise daha belirsiz, tanımı güç bir tinselliğe yöneldi. Yani onu basit bir 'ateist' etiketine sıkıştırmak yanıltıcı olur; o, bir teolojik kavganın değil, sürekli bir arayışın insanıydı. Yirmili yaşlarının sonunda vaizliği büsbütün bıraktı ve kendisini bambaşka bir mesleğe, siyasî gazeteciliğe ve yazarlığa verdi. Kalemiyle geçinen, fikirleriyle var olan bir adama dönüştü. Onu tarihe geçiren olay, 1789'da patlak veren Fransız Devrimi oldu. Bütün Avrupa gibi Godwin de bu büyük altüst oluştan etkilendi; sanki dünya yeniden kurulabilirmiş, bütün eski otoriteler bir anda tartışmaya açılabilirmiş gibi görünüyordu. İşte bu coşkun atmosferin içinde, 1793'te onu ölümsüzleştirecek kitabı yayımladı: Politik Adalet Üzerine Bir Araştırma (An Enquiry Concerning Political Justice). Kitap anında büyük yankı uyandırdı. O dönemin radikal işçi dernekleri ve tartışma kulüpleri, pahalı olduğu için paralarını birleştirip bir nüsha satın alıyor, sonra onu üyeler arasında elden ele dolaştırıyor ya da topluca sesli okuyorlardı. Eleştirmen William Hazlitt'in sonradan söylediğine göre, o çağda hiçbir eser ülkenin düşünce dünyasına bu kadar büyük bir darbe vurmamıştı. Bir yıl sonra, 1794'te, fikirlerini bu kez roman biçiminde somutlaştırdığı Caleb Williams'ı yayımladı. Bu, aristokratik ayrıcalığın ve adalet sisteminin bireyi nasıl ezdiğini anlatan takip ve kovalama üzerine kurulu, gerilim türünün öncülerinden sayılan etkileyici bir eserdi. Böylece Godwin hem felsefeyle hem de edebiyatla aynı anda Londra'nın radikal entelektüel çevrelerinin en parlak ismi hâline geldi. Genç şairler ona hayrandı; İngiliz Romantik akımının kurucu isimleri Wordsworth ve Coleridge bir dönem onun düşüncelerinden güçlü biçimde etkilendiler, ne var ki sonradan ondan uzaklaşıp eleştirel bir tutuma geçtiler. Percy Bysshe Shelley'nin ona duyduğu hayranlık ise çok daha kalıcı ve derin oldu; Godwin'in etkisi Shelley'nin şiirine ömrü boyunca sindi. 1797'de hayatının en önemli kişisel bağını kurdu: Dönemin öncü feminist düşünürü, Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi'nin yazarı Mary Wollstonecraft ile evlendi. İki radikal zihnin bu birlikteliği trajik biçimde kısa sürdü. Wollstonecraft, aynı yıl kızları Mary'yi doğururken yaşamını yitirdi. Geride kalan o kız bebek, ileride Frankenstein'ı yazacak olan Mary Shelley olacaktı. Godwin, ölen eşine duyduğu sevgiyle onun bir biyografisini (Memoirs) yazdı; ama o dönemin ahlâk anlayışına aykırı düşen samimi itirafları (Wollstonecraft'ın evlilik dışı ilişkileri, intihar girişimleri) yüzünden bu kitap büyük skandala yol açtı ve Godwin'in zaten gerilemekte olan itibarını daha da sarstı. Çünkü zaman değişmişti. Fransız Devrimi terör ve savaşa dönüşünce, İngiltere'de devrime duyulan coşku yerini korkuya ve tepkeye bıraktı. Godwin gibi radikaller artık tehlikeli görülüyordu. Bir zamanlar elden ele dolaşan kitabının yazarı, yavaş yavaş unutulmaya, hatta alay konusu olmaya başladı. Hayatının geri kalanında yazmayı hiç bırakmadı; tarih kitapları, denemeler, romanlar ve 1820'de nüfus üzerine kötümser kuramıyla tanınan Thomas Malthus'a verdiği yanıt olan Of Population gibi eserler kaleme aldı. Ama eski şöhretini bir daha hiç yakalayamadı. Maddî sıkıntılar içinde, eski ününün gölgesinde yaşadı ve 7 Nisan 1836'da Londra'da öldü. Bugün adı çoğu zaman yalnızca 'Mary Shelley'nin babası' ya da 'Wollstonecraft'ın kocası' olarak anılır. Oysa o, bu iki büyük kadından bağımsız olarak, başlı başına bir ilk'tir: modern anlamda anarşist düşünceyi sistemli bir biçimde ortaya koyan ilk insan.

William Godwin'in Anarşizmi

Godwin'i anarşizmin kurucusu yapan şey, 'anarşist' kelimesini kullanması değildir; aslında o bu kelimeyi hiç sahiplenmedi. Kendi döneminde 'anarşi' sözcüğü yalnızca kavga, kargaşa ve düzensizlik anlamına geliyordu ve Godwin de onu bu yaygın anlamıyla kullanıp tehlikeli buluyordu. Onu kurucu yapan şey kelime değil, fikirdi. Çünkü Godwin, tarihte belki de ilk kez, devletin ve her türlü siyasî otoritenin yalnızca kötü yönetildiği için değil, bizzat kendi varlığı ve kendi ilkesi gereği zararlı olduğunu sistemli biçimde savundu. Sorun şu ya da bu hükümet değildi; sorun hükümet kavramının ta kendisiydi. Godwin'in düşüncesinin kalbinde son derece iyimser bir insan tasavvuru yatar. Ona göre insan, doğası gereği akıl sahibi bir varlıktır ve akıl, doğru kullanıldığında hakikâte ulaşabilir. İnsanlar kötü doğmazlar; kötü kurumlar, yanlış eğitim ve baskıcı düzenler tarafından bozulurlar. Eğer bir insana gerçeği gösterirseniz ve o insan onu kendi aklıyla kavrarsa, doğru olanı yapmaktan başka bir şey gelmez elinden. Yani erdem, zorlamayla değil, ancak anlamayla gelir. Bu yüzden Godwin için bütün mesele aklın özgürce işleyebilmesidir; çünkü akıl özgür bırakıldığı ölçüde insanlık ahlâken olgunlaşır. İşte devlete yönelttiği temel itiraz buradan doğar. Godwin'e göre hükümet, doğası gereği bir yozlaşma kaynağıdır. Devlet, insanları sürekli bir bağımlılık ve cehâlet içinde tutarak ayakta kalır; çünkü düşünen, sorgulayan, kendi aklını kullanan bir halk yönetilmeye ihtiyaç duymaz. Yasalar ve kurumlar, geçmişin hatalarını dondurup bugüne taşır; bir kez konmuş bir kural, akıl onu çoktan aşmış olsa bile, otoritesini sürdürmek ister. Böylece devlet, insanı kendi vicdanına ve aklına değil, dışarıdan dayatılmış kurallara itaât etmeye alıştırır. Bu da Godwin'in en çok değer verdiği şeyi, yani bireyin kendi yargısını kullanma yetisini köreltir. Bu noktada Godwin'in en özgün kavramı devreye girer: özel yargı (private judgment). Godwin'e göre her insanın en kutsal, en vazgeçilmez hakkı, kendi aklıyla muhakeme etme ve neyin doğru olduğuna kendisi karar verme yetisidir. Hiçbir otorite, hiçbir yasa, hiçbir gelenek, bireyin bu yargısının yerine geçemez. Bir şeyi başkası bana emrettiği için değil, kendi aklımla doğru olduğuna inandığım için yapmalıyım. Bir kuralı sırf kural olduğu için izlemek, ahlâken bir çöküştür; çünkü bu, düşünme sorumluluğumu bir başkasına devretmek demektir. Godwin'in dinî muhalif geçmişinden devraldığı 'vicdan dokunulmazdır' ilkesi, burada sekülerleşip evrenselleşmiştir: artık dokunulmaz olan, dinî vicdan değil, aklın kendisidir. Tam da bu yüzden Godwin yalnızca devlete değil, bireysel yargıyı boğan hemen her toplu ve kural koyucu kuruma kuşkuyla bakar. Yasalara karşıdır, çünkü yasa donmuş bir geçmiştir. Özel mülkiyetin o günkü biçimine karşıdır, çünkü onu büyük bir eşitsizlik ve bağımlılık kaynağı olarak görür. Hatta evlilik kurumuna bile karşı çıkar, çünkü onu da insanı sözleşmelerle ve kalıplarla bağlayan, vicdanın özgür akışını engelleyen bir yapı olarak değerlendirir. Onun ünlü bir sözü vardır: 'İşbirliği teriminin ifade ettiği her şey bir bakıma kötülüktür.'' Bununla kastettiği, insanların kendi bağımsız yargılarını bir kenara bırakıp ortak bir kalıba, ortak bir kurala boyun eğmelerinin, bireysel ahlâkı zayıflattığıdır. Ancak Godwin'i pek çok sonraki anarşistten ayıran çok önemli bir nokta vardır: O, şiddete ve ani devrime kesinlikle karşıydı. Bakunin'in isyancı ateşi ya da sonraki kuşakların 'eylemle propaganda' anlayışı onda yoktur. Godwin'e göre zorla, kanla veya ayaklanmayla kurulan hiçbir düzen kalıcı olamaz; çünkü zor yoluyla dayatılan bir şey, aklın özgür onayından geçmediği için, yeni bir tahakkümden başka bir şey doğurmaz. Ani bir kaos, ardından genellikle daha vahşi bir otoritenin doğmasına zemin hazırlar. Bu yüzden Godwin'in devrimi sabırlı, sessiz ve zihinseldir: insanların tek tek, akıl ve eğitim yoluyla aydınlanması. Ona göre devlet bir gün şiddetle yıkılmayacak, hakikâtin ve bilginin yavaş yavaş yayılmasıyla gereksizleşecek ve kendiliğinden sönüp gidecektir. Akıl genişledikçe siyâset küçülecek, yerini giderek bireysel ahlâkın aldığı bir düzene bırakacaktır. Godwin'in ahlâk anlayışını anlatan en ünlü örnek, felsefe tarihine 'meşhur yangın örneği' (the famous fire cause) olarak geçmiştir ve onun düşüncesinin hem gücünü hem de en tartışmalı yanını gösterir. Godwin şöyle bir sahne kurar: Bir yangın çıkmıştır ve siz ancak tek bir kişiyi kurtarabilirsiniz. Seçim, büyük düşünür Başpiskopos Fénelon ile sıradan bir hizmetçi kadın arasındadır. Üstelik o hizmetçi kadın, sizin kendi annenizdir. Godwin'in şaşırtıcı cevabı şudur: Eğer Fénelon insanlığa daha büyük bir yarar sağlayacaksa (mesela ölümsüz eserini henüz yazacaksa), adalet onu kurtarmanızı emreder. Annenizi kurtarmanızı meşrû kılacak şey, 'o benim annem' olması olamaz; çünkü 'benim annem' oluşu, tarafsız akıl açısından bir ayrıcalık nedeni değildir. (Bu örneğin en uç biçimi Political Justice'in ilk baskısına aittir; Godwin sonraki baskılarda formülasyonu bir miktar yumuşatmıştır.) Bu örnek, Godwin'in akla ve tarafsız faydaya verdiği değerin ne kadar uç noktada olduğunu gösterir: ona göre kan bağı, minnet, kişisel duygular gibi şeyler, akıl tarafından denetlenmedikleri sürece ahlâkın değil, yanılgının kaynağıdır. Bu katı akılcılık, Godwin'i aynı zamanda faydacılığın (utilitarizm) ilk önemli temsilcilerinden biri yapar; ama onunki, Bentham'ın devletçi faydacılığından farklı olarak, hiçbir otoritenin bireyin yargısının yerine geçmesine izin vermeyen, köklü biçimde özgürlükçü bir faydacılıktır. Godwin'in mirası dalgalı bir seyir izledi. Kendi yaşamında önce göklere çıkarıldı, sonra unutuldu. Ama düşünceleri yeraltından akmaya devam etti: Robert Owen gibi ütopyacı sosyalistleri, İngiliz işçi hareketlerini ve Chartist mücadeleyi etkiledi; damadı Shelley'nin şiirine sindi. Daha da önemlisi, onun 'devlet doğası gereği zararlıdır ve nihayetinde gereksizleşmelidir' temel sezgisi, kendisi bu adı hiç kullanmasa da, kendisinden sonra gelecek bütün anarşist geleneğin çıkış noktası oldu. Proudhon 'mülkiyet hırsızlıktır' demeden, Bakunin isyanı kutsamadan, Kropotkin karşılıklı yardımlaşma eserini yazmadan çok önce, sessiz ve çekingen bir İngiliz, devletsiz bir dünyanın yalnızca mümkün değil, aynı zamanda aklın kaçınılmaz hedefi olduğunu söylemişti. Godwin'in anarşizmi bu yüzden 'Felsefî Anarşizm' diye adlandırılır. Sokağın değil, aklın anarşizmidir bu. Bombayla değil, kitapla; ayaklanmayla değil, bilgi ile yürür. Belki de bu yüzden bazıları onu fazla iyimser ve fazla hayalci bulur. Ama anarşizmin kalhendeki o temel inanç, yani insanın efendisiz de iyi, adil ve düzenli yaşayabileceği inancı, ilk kez bu sakin adamın kaleminde bütün açıklığıyla dile gelmiştir.

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür