NOMASTER
TEORİK KARŞILAŞTIRMA

Anarşizm ve Marxizm

19-21. yüzyıl

İki büyük devrimci gelenek arasındaki derin benzerlikler, köklü ayrılıklar ve tarihsel hesaplaşma.

Anarşizm ve Marxizm: Aynı Düşmana Karşı İki Ayrı Yol

Anarşizm ile Marxizm, 19. yüzyıl sosyalist hareketinin aynı topraklarında doğdu. İkisi de kapitalizmi, sömürüyü ve sınıflı toplumu reddetti; ikisi de nihai hedef olarak sınıfsız ve devletsiz bir topluma işaret etti. Tam da bu ortak köken yüzünden aralarındaki ayrım çoğu zaman bulanıklaşır. Oysa iki gelenek, hem 'oraya nasıl varılacağı' hem de 'iktidarın doğası' konusunda taban tabana zıt cevaplar verir. Bu metin, o cevapların nerede ve neden ayrıştığını anlatıyor.

Ortak Zemin: Nerede Buluşuyorlar

Farkları konuşmadan önce ortaklıkları kabul etmek gerekir, çünkü bu iki akım birbirinin yabancısı değil, daha çok aynı ailenin kavgalı kardeşleridir.Her ikisi de kapitalizmi insanı insana köleleştiren bir sömürü düzeni olarak görür. Her ikisi de —en azından üretim araçları söz konusu olduğunda— mülkiyetin eşitsizliğin kaynağı olduğunu savunur. (Yine de bu, anarşizm içinde tek bir tutum değildir: Proudhon mülkiyet ile kişisel zilyetlik arasında ayrım yapıp piyasayı tümden reddetmeyen bir mutualistti; Tucker gibi bireyci anarşistler de piyasacıydı. Mülkiyetin topyekûn ortak kılınmasını asıl savunanlar Bakunin ve Kropotkin gibi kolektivist/komünist kanattır.) Her ikisi de tarihin sınıf mücadeleleriyle şekillendiğini büyük ölçüde kabul eder. Ve şaşırtıcı biçimde, her ikisinin de uzak ufkunda aynı hayal vardır: devletin, sınıfların ve zorun ortadan kalktığı, insanların özgürce iş birliği yaptığı bir toplum.Asıl kavga, bu ortak ufka giden yolda başlar.

Birinci Ayrım: Devlet Meselesi

İki gelenek arasındaki en derin ve en kalıcı çatlak devlet üzerinedir. Marxizm devleti bir sınıf egemenliği aracı olarak görür: burjuvazinin proletaryayı baskı altında tuttuğu bir mekanizma. Marx ve Engels'e göre devrim, bu aracı yıkmaz, ele geçirir. İşçi sınıfı iktidarı alır ve devleti bu kez kendi lehine, eski egemen sınıfı tasfiye etmek için kullanır. Bu geçici döneme 'proletarya diktatörlüğü' denir. Engels'in ünlü ifadesiyle, sınıflar tümüyle ortadan kalktığında devlet de artık gereksizleşir ve kendiliğinden 'söner' — yani amaç devletsizliktir, ama yöntem devlet üzerinden geçer. Burada önemli bir nüansa dikkat etmek gerekir: Marx'ın 'proletarya diktatörlüğü'yle kastettiği şey ile sonradan Leninizmin pratiği aynı şey değildir. Marx bu ifadeyi nadiren kullandı (Gotha Programının Eleştirisi) ve somut örnek olarak Paris Komünü'nü gösterdi — geri çağrılabilir delegelerin, ayrıcalıksız memurların yer aldığı, âdemi merkeziyetçi bir yapı. Yani Marx'ın kendi tasavvuru, anarşist federalizme sanıldığından daha yakındı. Metin boyunca eleştirilen merkezî, tepeden inmeci 'işçi devleti' modeli büyük ölçüde Lenin ve sonrasının yorumudur; Marx'a olduğu kadar Leninizme de aittir. Ne var ki bu yakınlık, anarşist itirazı ortadan kaldırmaz: Marx'ın Komünü ne kadar âdemi merkeziyetçi olursa olsun, sonuçta yine bir devletti — bir 'proletarya devleti.' Anarşist için asıl mesele devletin biçimi (merkezî mi, federatif mi) değil, geçiş döneminde dahi var olmasının kendisidir. Dolayısıyla 'merkez mi federasyon mu' tartışmasının altında her zaman daha temel bir soru durur: hiç devlet olmalı mı? Karşıtlık asıl burada bozulmadan kalır. Anarşizm tam bu noktada keskin bir 'hayır' der. Anarşistlere göre devlet, kim ele geçirirse geçirsin, doğası gereği bir tahakküm aygıtıdır. Bir 'işçi devleti' bile yeni bir yönetici sınıf yaratır; iktidarı elinde tutanlar, halk adına konuşurken er ya da geç halkın üstünde bir kast hâline gelir. Dolayısıyla devlet, başka bir aşamaya geçmek için kullanılacak bir araç değil, derhal ortadan kaldırılması gereken bir kötülüktür. Anarşist projede 'geçiş devleti' diye bir kategori yoktur.

İkinci Ayrım: Geçiş, Araçlar ve Amaçlar

Bu farkın altında yatan ilke, anarşizmin belki de en temel önermesidir: araçlar amaçlardan ayrılamaz. Anarşistlere göre otoriter araçlarla özgürlükçü bir amaca varılamaz. Merkezî, baskıcı ve hiyerarşik bir devlet aygıtıyla yola çıkarsanız, sonunda merkezî, baskıcı ve hiyerarşik bir toplumla baş başa kalırsınız — niyetiniz ne olursa olsun. Bu yüzden anarşizm prefigüratif bir sosyolojiyi savunur: kurmak istediğiniz dünyayı, daha bugünün mücadele biçimlerinde, örgütlerinde ve ilişkilerinde yaşatmalısınız. Marxizm ise daha araçsal bir tutum benimser. İktidar, devlet ve hatta otorite, sınıfsız topluma giden yolda kullanılabilecek geçici aletlerdir. Önemli olan maddi koşulların dönüştürülmesidir; özgürlük, bu dönüşümün sonunda gelecek bir meyvedir, başında değil. Bakunin'in Marx'a yönelttiği kehanet niteliğindeki eleştiri tam da buraya oturur. Bakunin, 'Devlet ve Anarşi' adlı eserinde, Marx'ın öngördüğü işçi devletinin özgürleşme değil, 'bilgili azınlığın cahil çoğunluğu yönettiği' yeni bir despotizm doğuracağını ve bu durumun bir 'kızıl bürokrasi' yaratacağını söyledi. 20. yüzyılın devlet sosyalizmi deneyimleri, anarşistler için bu uyarının doğrulanışı oldu. Aslında Marx ile Bakunin'i ayıran en derin felsefî mesele de tam burada yatar: tahakkümün kaynağı nedir? Marx için iktidar ve devlet, ekonomik temelin türevidir; sınıflar kalkınca devletin zemini de yok olur. Bakunin için ise iktidarın kendisi, ekonomiye indirgenemeyen özerk bir tahakküm kaynağıdır. Bürokrasi, ordu ya da yöneten kadro, hiçbir kapitalist sınıfa dayanmadan da kendi başına yeni bir egemen güce dönüşebilir. Bu yüzden Bakunin, Marx'ı her şeyi ekonomiye indirgeyip iktidarın bu özerk tehlikesini görememekle suçlamıştır.

Üçüncü Ayrım: Örgütlenme Biçimi

İki geleneğin örgüt anlayışı da bu zıtlığın uzantısıdır. Marxizm, özellikle Lenin'le birlikte, merkeziyetçi bir örgüt modelini benimsedi: işçi sınıfına devrimci bilinci taşıyacak disiplinli bir öncü parti, ve kararların yukarıdan aşağıya uygulandığı 'demokratik merkeziyetçilik.' Mantık şudur: dağınık bir hareket güçlü ve örgütlü bir düşmanı yenemez; etkili olmak için merkez ve disiplin şarttır. Anarşizm ise federalizmi, yerinden yönetimi ve aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmeyi savunur. Kararlar tabandaki birimlerde, gönüllü birlikler arasında alınır; yetki delege edilse bile geri çağrılabilir ve hiçbir merkez tabanın üstüne çıkamaz. Anarşistlere göre öncü parti fikri zaten sorunun ta kendisidir: halk 'adına' yönetecek bir aydın kadro, ister istemez yeni bir egemen tabaka olur.

Dördüncü Ayrım: Tarih ve İnsan Doğası Anlayışı

Daha felsefî düzeyde, Marxizm tarihsel materyalizme yaslanır. Marx'a göre toplumun biçimini büyük ölçüde belirleyen, ekonomik temeldir; üretim ilişkileri değişir, üstyapı (siyâset, hukuk, kültür) bunu izler. Burada da bir uyarı gerekir: tarihin 'feodalizm → kapitalizm → sosyalizm' şeklinde, yasalı ve kaçınılmaz aşamalardan geçtiği yönündeki katı belirlenimci okuma, daha çok ortodoks ve İkinci Enternasyonal Marxizminin bir yorumudur. Marx'ın kendisi bu mekanik şemaya direndi: Vera Zasulich'e yazdığı mektupta Rusya'nın köy komünü üzerinden kapitalizm aşamasını atlayabileceğini düşündü ve kendi adına konuşan kimi Fransız marxistler için 'Ben Marxist değilim' dediği aktarılır.Anarşizm ise bu katı ekonomik belirlenimciliğe genel olarak daha mesafelidir. Birçok anarşist, insanın özgür iradesine, etik tercihlerine ve isyan kapasitesine ekonomik yasalardan daha fazla ağırlık verir. Onlar için özgürlük, tarihin sonunda gelecek bir ürün değil, burada ve şimdi savunulması gereken bir ilkedir; tahakküme karşı çıkmak için kapitalizmin 'olgunlaşmasını' beklemek gerekmez. Yine de anarşizmi tümüyle iradeci saymak da yanıltıcı olur: Kropotkin, Karşılıklı Yardımlaşma adlı eserinde dayanışmayı doğa bilimine dayanan bir evrimsel olgu olarak temellendirmeye çalıştı. Yani her iki gelenek de kendi içinde determinizm ile irade arasında gerilim taşır.

Tarihsel Kopuş: I. Enternasyonal

Bu teorik farklar, kâğıt üstünde kalan tartışmalar değildi; somut bir kopuşa yol açtı.1864'te kurulan Uluslararası İşçi Birliği'nde (Birinci Enternasyonal) Marx ve Bakunin'in çevresindeki anarşistler bir süre aynı çatı altında yer aldı. Ancak devlet, otorite ve örgüt konusundaki uzlaşmaz farklar çatışmaya dönüştü. 1872'deki Lahey Kongresi'nde Bakunin ve yandaşları örgütten ihraç edildi ve Enternasyonal fiilen ikiye bölündü. Bu tarih, sosyalist hareketin iki ayrı nehir olarak akmaya başladığı andır. Daha eskiye gidersek, Marx'ın Proudhon'la hesaplaşması da bu ayrımın erken bir habercisiydi. Proudhon 'Mülkiyet hırsızlıktır' diyerek kendisini açıkça 'anarşist' ilan eden ilk düşünürdü; Marx ise 'Felsefenin Sefaleti' adlı eserinde onun ekonomik fikirlerini sert bir biçimde eleştirdi.

Pratikteki Çatışma: Devrimler Ne Gösterdi?

Teorik kavganın en acı sınavı, devrimlerin kendisinde yaşandı. Rusya'da Bolşevikler iktidarı aldıktan sonra, kendilerine başkaldıran özgürlükçü hareketleri bastırdılar. 1921'de Kronstadt denizcilerinin 'sovyetler ama partisiz' talebiyle çıkardığı ayaklanma kanlı biçimde ezildi. Ukrayna'da Mahno önderliğindeki anarşist hareket, önce Bolşeviklerle birlikte savaşıp sonra onlar tarafından tasfiye edildi. İspanya İç Savaşı'nda ise anarşist CNT-FAI, devrimin en güçlü kitle gücüydü; ama 1937 Mayıs Günleri'nde Barcelona'da Komünistlerle anarşistler birbirine düştü ve devrimci kanat bastırıldı. Anarşistler için bu olaylar, Bakunin'in uyarısının tekrar tekrar gerçekleştiği anlardı: aynı düşmana karşı yola çıkanlar, iktidar kavramı masaya konunca karşı karşıya gelmişti.

Sonuç: Bir Hedef İki Farklı Teori

Anarşizm ve Marxizm, kapitalizme karşı aynı öfkeyi paylaşır ama iktidara karşı aynı şüpheyi paylaşmaz. Marxizm der ki: 'özgürlüğe varmak için iktidarı geçici olarak kullanmak zorundayız.' Anarşizm ise şöyle cevap verir: 'iktidarı bir kez kullanmaya başlayan, ondan asla vazgeçmez ve böylece sömürü devam eder. Belki de en yalın özet —kesin bir hüküm değil, bir yorum olarak— şudur: Marxizm için devlet, doğru ellerde bir araç olabilir; anarşizm için ise devlet, hangi elde olursa olsun bir tahakkümdür. Anarşizm ve Marxizm aynı hayali kurarlar, ama o hayale giden yolun kendisinin de özgür olması gerekip gerekmediği konusunda asla anlaşamazlar.

21. Yüzyılda Anarşizm

21. Yüzyılda Anarşizm neredeyse hiç dile getirilmemektedir ve bu mâlesef dünya için çok büyük bir eksikliktir. Çünkü Anarşizm içerik ayırt etmeden her türlü devlete, her türlü hiyerarşiye ve her türlü siyâsî kesime şiddetle karşı çıkmaktadır. Anarşizme göre bir yerde siyâsî kesim varsa orada özgürlük yoktur. Çünkü siyâsî kesim demek hiyerarşik ilişki ve bir ideolojinin kendisine itaât etmek istemeyen her türlü insanı ve kesimi ezmesi demektir. Bu durum ise devletin ideolojisi ne olursa olsun bir tahakküm ve bir köleliktir. İşte Anarşizm bu kölelik düzeninin en köküne karşıdır. Her kesim ise bir başka kesimi kendisine itaât ettirmek isteyip buradan bir politika uygulamak istediği için Anarşizm her siyâsî kesim tarafından nefret ve korku ile karşılanmaktadır. Bu durum Anarşizmin bir hatâ değil tam tersine gerçek bir özgün felsefî düşünce olduğunun kanıtıdır. Çünkü siyâset hep aynı şeyi söyler: 'Birileri hükmetmeli ama kim nasıl hükmedecek?' Anarşizm ise daha baştan bu duruma karşı çıkıp şunu söyler: Eğer bir hükmetme durumu varsa orada kesinlikle özgürlük ve adalet olamaz.

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür