Teist Pasifist Anarşizm
Tolstoy'un düşüncesinde anarşizm: kilisesiz bir İsa, devletsiz bir vicdan ve şiddete kesin direnişle birleşen Hristiyan kökenli bir özgürlük öğretisi.
Biyografi: Kont'tan Sürgüne
Lev Nikolayeviç Tolstoy, 9 Eylül 1828'de Rusya'nın Tula vilayetine bağlı Yasnaya Polyana adlı aile malikânesinde, köklü bir aristokrat ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Tolstoy ailesi Rus soyluluğunun en eski kollarından birine mensuptu; baba tarafından kont unvanı taşıyor, anne tarafından ise tanınmış Volkonski prensleriyle akrabaydı. Yasnaya Polyana on iki bin dönümlük geniş bir araziydi ve yüzlerce serfin emeğiyle dönüyordu. Bu malikâne Tolstoy'un bütün yaşamı boyunca dönmek zorunda kalacağı bir merkez olarak kalacaktı; aynı zamanda ileride en köklü ahlâki çelişkilerinin sahnesi de olacaktı.
Çocukluğu erken kayıplarla işaretlendi. Annesi Mariya iki yaşındayken, babası Nikolay dokuz yaşındayken öldü. Çocuklar önce büyükannelerinin, sonra teyzelerinin gözetiminde büyüdüler. Bu erken yetimlik Tolstoy'un yaşamı boyunca taşıyacağı melankolik ve içe dönük mizacın ilk tohumlarını ekti. Çocukluğunu sonradan, yarı-otobiyografik olarak yazdığı Çocukluk, Ergenlik, Gençlik üçlemesinin ilk kitabında ayrıntılı biçimde anlatacaktı; bu eser onun yazınsal ilk büyük çıkışı olacaktı.
1844'te on altı yaşında Kazan Üniversitesi'ne kaydoldu; önce Doğu dilleri, sonra hukuk okumaya çalıştı ama ne disiplinli bir öğrenci olabildi ne de bir alana bağlanabildi. Profesörlerin onu vasat ve tembel bulduğu söylenir; ama bunun arkasında akademik kurumun donuk biçimine duyduğu derin bir hoşnutsuzluk vardı. 1847'de üniversiteyi bitirmeden bırakıp Yasnaya Polyana'ya döndü. Burada serflerin yaşam koşullarını iyileştirmeye dönük ilk girişimlerini denedi; ama serfler köklü güvensizlikleri yüzünden bu girişimleri kuşkuyla karşıladı ve denemeler büyük ölçüde başarısız oldu. Bu hayal kırıklığı Tolstoy için bir başka kalıcı izlenim oldu: iyi niyetli aristokrat reformcunun, halkın yaşam gerçekliğini gerçekten anlamadan müdahaleye kalkmasının beyhudeliği.
Genç Tolstoy çelişkili bir hayat sürdü: bir yandan günlük tuttu, kendisini ahlâki olarak yetkinleştirmek için sıkı kurallar koydu; öte yandan kumara, içkiye, kadınlara ve borca gömüldü. Bu dönemin günlükleri sonradan onun karakter çözümlemesi için çok değerli birinci elden belgeler olacaktı.
1851'de ağabeyi Nikolay'ın peşinden Kafkasya'ya gitti ve orada topçu birliğinde gönüllü olarak askerlik yapmaya başladı. Kafkas yıllarında Çeçen direnişine karşı yürütülen sömürge savaşına bizzat tanık oldu. Bu deneyim onun ileriki şiddet karşıtı düşüncesinin temellerinden birini attı. Aynı dönemde yazmaya da başladı; ilk romanı Çocukluk 1852'de Sovremennik dergisinde yayımlandı ve geniş yankı uyandırdı. 1854-1855 Kırım Savaşı sırasında Sivastopol'un kuşatması altındaki cephelerde görev aldı; orada kaleme aldığı Sivastopol Öyküleri savaşın romantik yüceltilmesinden tamamen sıyrılmış, gerçekçi ve insani bir tablo sunuyordu. Bu metinler onu Rusya'nın önde gelen yeni yazarları arasına soktu.
1856'da askerlikten istifa edip Saint Petersburg'a, oradan Yasnaya Polyana'ya döndü. 1857 ve 1860-1861'de iki kez Avrupa'ya seyahat etti; Fransa, İtalya, Almanya, İsviçre ve Belçika'yı dolaştı. Paris'te bir giyotin idamına tanık oldu — bu olay onu derinden sarstı ve ölüm cezasına, devletin ölüm hakkına ve genel olarak kurumsallaşmış şiddete karşı tutumunu pekiştirdi. Bu seyahatler aynı zamanda onun Avrupa'nın eğitim sistemleri hakkında doğrudan gözlem yapmasını sağladı.
Dönüşünde Yasnaya Polyana'da köylü çocukları için ücretsiz bir okul açtı. Bu okul Tolstoy'un en kişisel projelerinden biriydi: zorunluluk, disiplin, ceza ve ezbere dayanan klasik eğitim modeline tamamen karşı, çocukların kendi ilgileri ve merakları üzerinden öğrenmelerini sağlamayı amaçlayan özgürlükçü bir pedagoji denemesiydi. Bu deneyim Tolstoy'un sonradan otoriter eğitim kurumlarına yönelteceği eleştirinin de pratik laboratuvarı oldu.
1862'de on sekiz yaşındaki Sofya Andreyevna Behrs ile evlendi. Sofya, Tolstoy'dan on altı yaş gençti. Evlilik başlangıçta tutkulu ve yaratıcıydı; ancak otuz dört yıl sürecek ve nihayetinde derin biçimde çatışmalı bir ilişkiye dönüşecekti. Sofya on üç çocuk doğurdu, bunlardan sekizi yetişkinliğe ulaştı. Aynı zamanda Tolstoy'un eserlerinin defalarca temize çekilmesinde, basıma hazırlanmasında ve mali işlerinin yürütülmesinde başlıca emekçisi oldu. Savaş ve Barış'ın elyazmasını yedi kez baştan sona kopyaladığı söylenir.
Tolstoy'un sanatsal zirvesi bu yıllarda geldi. 1865-1869 arasında Savaş ve Barış'ı, 1873-1877 arasında Anna Karenina'yı yazdı. Bu iki dev roman onu yalnızca Rus edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en büyük romancılarından biri haline getirdi. Ancak tam bu şöhretin doruğunda — kırk yaşlarının sonu, elli yaşlarının başında — Tolstoy derin bir varoluşsal kriz yaşadı. Bütün dış başarılarına rağmen kendisini boşlukta hissediyor, intihar düşüncesi kafasını sürekli meşgul ediyordu. Bu krizi 1879-1882 arasında yazdığı İtiraf adlı eserde dürüst ve sarsıcı bir dille anlattı. İtiraf modern Hristiyan düşüncesinin temel metinlerinden biri olarak kabul edilir.
Bu krizden çıkışı klasik anlamda bir dine dönüş değildi. Tolstoy Ortodoks Kilisesi'ne, onun ritüellerine, dogmalarına, hiyerarşisine ve özellikle devletle olan bağlantısına yönelik köklü bir eleştiri geliştirdi. Onun gözünde Hristiyanlık iki bin yıl boyunca yanlış anlaşılmış, kurumsal kilise tarafından çarpıtılmış ve devletin meşrulaştırılma aracı haline getirilmiş bir öğretiydi. Asıl Hristiyanlık ise İsa'nın Dağdaki Vaaz'ında — Matta İncili'nin beşinci ile yedinci bölümlerinde — açıkça serilmiş, basit ve uygulanabilir bir ahlâktı: kötülüğe zorla karşı koyma, düşmanını sev, yargılama, yemin etme, mülk biriktirme.
Bu dönüşüm Tolstoy'un yaşamını kökten değiştirdi. Aristokrat kıyafetlerini bıraktı; köylü gömleği ve çizmesi giymeye başladı, çoğunlukla yalınayak dolaştı, kendi botlarını kendi yaptı. Sigarayı, alkolü ve eti bıraktı; sıkı bir vejetaryen oldu. Yasnaya Polyana'da köylülerle birlikte tarla işlerinde çalıştı; pulluğu eline aldı, ot biçti. Eserlerinin telif haklarından feragat etmeye çalıştı — bu konu eşi Sofya ile en ağır anlaşmazlık noktası olacaktı, çünkü Sofya bu hareketi büyük aileyi yoksulluğa sürüklemek olarak görüyordu. Sonunda Tolstoy 1881 sonrası yazdığı eserlerin haklarından kamuya feragat etti; daha önceki eserlerin hakları Sofya'da kaldı.
1882'de Moskova'da yapılan nüfus sayımı sırasında şehrin gecekondu mahallelerine gönüllü olarak girdi; oradaki insanların durumu onu derinden sarstı. Bu deneyim O Halde Ne Yapmalı? adlı uzun denemesinin temelini oluşturdu. Tolstoy bu eserde toplumsal yoksulluğun yapısal nedenlerini — toprak mülkiyeti, devlet vergisi, paraya dayalı ekonomi — sertçe eleştirdi.
1880'lerin sonu ve 1890'lar boyunca Tolstoy bir Hristiyan-anarşist düşünür olarak Avrupa ve Amerika'da geniş bir izleyici kazandı. Tanrı'nın Egemenliği İçinizdedir (1894), İtiraf, Şu Halde Ne Yapmalı?, Hristiyan Öğretisi ve sayısız makale onun olgun döneminin temel eserleridir. Hint düşünür Mohandas Gandhi 1909'da ona uzun bir mektup yazdı; ardından bir yazışma başladı. Tolstoy'un Bir Hindu'ya Mektup adlı yazısı Gandhi üzerinde belirleyici bir etki yaptı ve Hint bağımsızlık hareketinin pasif direniş stratejisinin felsefi temellerinden biri oldu.
Kilise ile Tolstoy arasındaki gerilim 1901'de doruğa ulaştı: Şubat ayında Kutsal Sinod onu Ortodoks Kilisesi'nden resmen aforoz etti. Tolstoy bu kararı açıkça karşıladı ve cevabını yazdı; aforoz onun halk arasındaki saygınlığını azaltmadı, tam tersine artırdı. Rus hükümeti onu tutuklamayı defalarca düşündü ama Çar III. Aleksandr ve sonradan II. Nikolay, dünya çapındaki şöhretinin yaratacağı tepkiden çekinerek bu adımı atmaktan kaçındı. Onun yerine yakın çevresindeki destekçileri sürgüne gönderildi ve onun düşüncelerini yayan birçok kişi hapse atıldı.
Son yıllarında evdeki gerilim dayanılmaz hale gelmişti. Sofya'nın mülkiyetin korunması yönündeki ısrarı ile Tolstoy'un her şeyini halka bırakma arzusu uzlaşmaz biçimde çarpışıyordu; ayrıca Tolstoy'un sadık takipçilerinden Vladimir Çertkov ile Sofya arasında acı bir rekabet vardı. 28 Ekim 1910 gecesi seksen iki yaşındaki Tolstoy gizlice Yasnaya Polyana'dan ayrıldı. Yanına en küçük kızı Aleksandra ve doktoru Makovitski'yi alarak güneye doğru bir trene bindi. Niyeti, sade bir manastıra veya köye çekilip son günlerini sessizce geçirmekti. Ancak yolculuğun ortasında zatürre oldu; Astapovo adlı küçük bir tren istasyonunda istasyon şefinin evine indirildi. Burada yedi gün ateşler içinde yattı. Dünyanın dört bir yanından gazeteciler istasyonun çevresini doldurdu; Rus polisi binayı çevirdi; ailesi içeri girmek için izin almaya çalıştı. 20 Kasım 1910'da Astapovo'da öldü. Cenazesi Yasnaya Polyana'ya getirildi ve kendi tarif ettiği basit toprak mezara — haçsız, taşsız, hiçbir dinî ritüel olmaksızın — gömüldü. Cenazesine binlerce köylü, öğrenci ve hayranı katıldı; Çarlık polisi katılımı engellemek için her şeyi yaptı ama başaramadı.
Teist Pasifist Anarşizmi: Devletsiz İsa, Kilisesiz İnanç
Tolstoy'un anarşizmi, anarşist düşünce ailesi içinde özgün ve kolayca kategorize edilemeyen bir damardır. Onu ne klasik Bakunin'ci kolektivizmle, ne Kropotkin'in anarko-komünizmiyle, ne de Stirner'in bireyciliğiyle aynı çatı altında okumak mümkündür. Tolstoy bir Hristiyan anarşistti — daha doğrusu kendisi anarşist sözcüğünü genellikle reddederdi, çünkü bu sözcük döneminde şiddetli devrimcilikle özdeşleşmişti. Ama onun savunduğu pozisyon — devletin meşruiyetinin reddi, her türlü zora karşı çıkma, bütün hiyerarşik kurumlara olumsuzlama — onu pratikte anarşist geleneğin en özgün figürlerinden biri haline getirir.
Tolstoy'un anarşizminin hareket noktası bir siyasi çözümleme değil; köklü bir teolojik okumadır. Onun temel iddiası şudur: gerçek Hristiyanlık iki bin yıl boyunca yanlış anlaşılmış, kurumsal kilise tarafından çarpıtılmış ve devletin meşrulaştırılma aracı haline getirilmiştir. Oysa İsa'nın Matta İncili'nin beşinci, altıncı ve yedinci bölümlerinde — yani Dağdaki Vaaz'da — sunduğu öğreti son derece basit, doğrudan ve uygulanabilirdir. Bu öğreti beş ana ilkeyle özetlenebilir: öfkelenme ve hakaret etme; yemin etme; kötülüğe zorla karşı koyma; düşmanlarını sev; kadın ve mülkiyetle ilgili her türlü tutkudan arın. Tolstoy'un gözünde İsa'nın bütün öğretisi bu beş ilkeye bakar; geri kalan teolojik yapılar — Üçleme, kutsal ayinler, papazlık hiyerarşisi, çarmıha gerilme dogması, ölümden sonraki yargı — sonradan eklenmiş, asıl mesajı boğan kurumsal süslemelerdir.
Bu okumanın siyasi sonuçları muazzamdır. Çünkü eğer İsa'nın temel buyruğu kötülüğe zorla karşı koyma ise, o zaman bütün devlet kavramı kökten meşruiyetini yitirir. Devlet tanımı gereği zora dayalıdır; vergisini zorla alır, askerini zorla toplar, yasasını zorla uygular, cezasını zorla infaz eder. Hristiyan olduğunu iddia eden bir devlet bu yüzden bir oksimorondur: İsa'nın yasakladığı şeyi sistematik olarak yapan bir kurum, İsa'nın izinde olduğunu söyleyemez. Tanrı'nın Egemenliği İçinizdedir başlıklı 1894 tarihli baş yapıtının özü budur. Tolstoy bu kitapta açıkça şunu söyler: bir Hristiyan ne yargıç olabilir, ne asker, ne polis, ne de vergi tahsildarı. Çünkü bu mesleklerin hepsi başka bir insana zor uygulamayı gerektirir; ve hiçbir zor İsa'nın öğretisiyle bağdaşmaz.
Kilise eleştirisi Tolstoy düşüncesinde devlet eleştirisinden ayrılamaz, çünkü onun gözünde ikisi tarihsel olarak birbirine kenetlenmiştir. Konstantin'in dördüncü yüzyılda Hristiyanlığı Roma'nın resmi dini ilan etmesinden itibaren kilise, devletin ortağı olarak yeniden örgütlenmiştir. Papazlar imparatorun memurları, kiliseler devletin uzantısı, dogmalar ise itaati pekiştiren araçlar haline gelmiştir. Tolstoy bu kurumsallaşmış kilisenin İsa'ya değil, İsa'nın tam karşıtı olan Kayser'e hizmet ettiğini söyler. Ortodoks Kilisesi'nin onu 1901'de aforoz etmesi tam da bu eleştirinin ne kadar sarsıcı olduğunun kanıtıydı.
Tolstoy'un anarşizminin en özgün ve en zorlayıcı boyutu pasifizmidir. Buradaki pasifizm pasif bir tutum, bir geri çekiliş ya da bir kayıtsızlık değildir. Tolstoy için şiddete karşı koymama (Rusça nepotivlenie ziu, İngilizceye non-resistance to evil olarak çevrilir) son derece etkin bir direniştir; sadece direniş yöntemi olarak şiddeti kesinkes reddeder. Onun argümanı şudur: şiddet doğası gereği döngüseldir; şiddete şiddetle karşılık veren, karşısındakinin yöntemini meşrulaştırmış olur ve şiddet zincirini sürdürür. Bu döngüyü kıran tek şey, döngünün dışına çıkmaktır — yani şiddetin reddedilmesidir. Bu reddediş bir teslimiyet değil; tam aksine bir teşhir eylemidir. Şiddetsiz direnişçi otoritenin gerçek yüzünü açığa çıkarır: silahsız, sakin, itaat etmeyen bir bedene karşı kullanılan zor, otoritenin sözde meşruiyetini herkesin gözü önünde yıkar.
Bu öğretinin pratik somutluğu Tolstoy'un en sert tutumlarında görünür. Askerlik hizmetini, hatta yemin etmeyi açıkça reddetmiş; vergi vermeyi vicdana aykırı bulduğunu söylemiş; mahkemelerin ve hapishanelerin meşruiyetini reddetmiştir. Onun çağrısı şuydu: eğer bütün insanlar — ya da yeterli büyük bir azınlık — devletin emirlerine itaat etmeyi reddederse, devletin kendisi çöker. Çünkü hiçbir devlet yalnızca silahla ayakta duramaz; her devlet yönettiği insanların itaatine dayanır. İtaatin çekilmesi devletin hayat damarının kesilmesidir. Bu argüman La Boétie'nin gönüllü kulluk üzerine yazdıklarının açıkça yankısıdır ve sonradan Gandhi'nin sivil itaatsizlik öğretisinin temel taşı olacaktır.
Mülkiyet konusunda Tolstoy keskin ve uzlaşmazdı. Özel mülkiyeti, özellikle de toprak mülkiyetini, sistematik bir adaletsizlik olarak görüyordu. Bu konuda Amerikalı iktisatçı Henry George'un öğretisinden — toprak değerine yönelik tek vergi tezinden — önemli ölçüde etkilendi ve bu fikri Rusya bağlamında savundu. Ancak Tolstoy mülkiyet eleştirisini yalnızca ekonomik düzlemde tutmadı; onu ahlâki ve dinî bir mesele olarak ele aldı. Bir Hristiyan, mülk biriktiremez; çünkü mülk biriktirmek başkasının yoksulluğunun üzerine kurulu bir yaşama razı olmaktır. Bu görüşün pratik sonucu, Tolstoy'un kendi telif haklarından feragat etme girişimleri ve aristokrat yaşam biçimini terk etmesidir.
Tolstoy'un anarşizmi onu yalıtılmış bir figür olarak bırakmadı. Yaşamı boyunca dünyanın dört bir yanından mektup aldı; takipçileri Rusya'da Tolstoyancılar adlı gevşek ama yaygın bir hareket oluşturdu. Bu kişiler köy komünlerinde basit yaşamlar kurdu, askerlik hizmetini reddetti ve sayısı binleri bulan Çarlık sürgününe gönderildi. Düşüncesinin yurt dışındaki en etkili sonucu kuşkusuz Gandhi üzerindeki etkisidir. Gandhi 1909'da Güney Afrika'dayken Tolstoy'a yazdığı uzun mektupta kendisini onun bir takipçisi olarak takdim etti; Tolstoy'un Bir Hindu'ya Mektup adlı yazısını Hint okuyucularına çevirmesi için ondan izin istedi. İki adam arasındaki yazışma Tolstoy'un ölümüne kadar sürdü; Gandhi sonradan Tolstoy'u kendi düşünsel oluşumunda belirleyici üç kişiden biri olarak adlandıracaktı (diğerleri John Ruskin ve Hint klasik metinleri). Gandhi'nin Güney Afrika'daki ilk çiftliğine Tolstoy Çiftliği adını vermesi de tesadüf değildi.
Amerikan birey-anarşist geleneğinde de Tolstoy yankı buldu; Benjamin Tucker, Liberty dergisinde onun eserlerinden alıntılar yayımladı. Yirminci yüzyılda Dorothy Day'in Katolik İşçi Hareketi, Amerikan sivil haklar mücadelesi içinde Martin Luther King Jr.'ın non-violent direniş öğretisi ve daha sonra antinükleer hareket, vicdani retçilik ve sivil itaatsizlik eylemleri farklı biçimlerde Tolstoy'un izini taşıdı.
Klasik anarşist gelenek içinde Tolstoy'un yeri çelişkilidir. Kropotkin ona kişisel bir saygı duyuyor, onunla yazışıyordu; ama Tolstoy'un derin teizmini ve mutlak pasifizmini, hareketin gerçek devrimci görevleriyle bağdaştırmakta zorlanıyordu. Diğer anarşistler ise Tolstoy'un şiddete tam reddini, mevcut sömürü düzeninin sürmesine dolaylı bir izin olarak gördüler; nasıl olur, diye sordular, kapitalist düzen kendi şiddetini her gün uygularken biz şiddete başvurmamaya yemin edebiliriz? Tolstoy'un cevabı her zaman aynıydı: kötülüğü kötülükle yenmek mümkün değildir; çünkü kötülüğü kötülükle yendiğini sanan, sonunda kendisi yeni bir kötülüğü kurmuş olur. Bu argümanın gücü ya da zayıflığı tartışmaya açık olabilir; ancak onun anarşizmin içinde özgün bir damar olarak kalıcı bir yer açtığı kesindir.
Bugün Tolstoy'un mirası dört ayrı koldan yaşamaya devam etmektedir. Birincisi, vicdani retçilik geleneği — bütün dünyada askerlik hizmetini reddetme hareketi büyük ölçüde Tolstoyancı argümanlardan beslenir. İkincisi, sivil itaatsizlik öğretisi — Gandhi'den King'e, oradan günümüzdeki iklim ve savaş karşıtı hareketlere uzanan zincir. Üçüncüsü, kurumsal kilise eleştirisi içeren Hristiyan radikalizmi — kurtuluş teolojisinden Katolik İşçi Hareketi'ne uzanan damar. Dördüncüsü, sade yaşam ve gönüllü yoksulluk hareketleri — ekolojik düşünceyle birleşen modern formları dahil. Bu dört kol bir araya geldiğinde Tolstoy'un anarşizminin yalnızca tarihsel bir kuriozite değil; yirmi birinci yüzyılda hâlâ canlı düşünsel bir kaynak olduğu görülür.
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür