NOMASTER
TEORİK KARŞILAŞTIRMA

Marx ve Bakunin Kopuşu

19-21. yüzyıl

Devrimci sosyalizmin tarihinde, sonuçları bugüne kadar uzanan ve solu kalıcı biçimde ikiye ayıran tek bir kırılma noktası varsa, o da Karl Marx ile Mihail Bakunin arasındaki çatışmadır.

Devrimin İki Yolu: I.Enternasyonal'de Marx ile Bakunin'in Kopuşu

Devrimci sosyalizmin tarihinde, sonuçları bugüne kadar uzanan ve solu kalıcı biçimde ikiye ayıran tek bir kırılma noktası varsa, o da Karl Marx ile Mihail Bakunin arasındaki çatışmadır. Bu çatışma yalnızca iki güçlü kişiliğin sürtüşmesi değil; özgürlüğün ne anlama geldiğine, iktidarın doğasına ve devrimin hangi yolla yapılması gerektiğine dair iki taban tabana zıt dünya görüşünün hesaplaşmasıydı. Otoriter sosyalizm ile özgürlükçü sosyalizm, yani Marksizm ile anarşizm, bu hesaplaşmanın iki yakasında durdu. Ve bu iki akım, 1872 yazında Lahey'de birbirinden ayrıldığında, modern devrimci hareketin 'kızıl' ve 'kara' kanatları artık bir daha aynı çatı altında buluşamayacak biçimde kopmuştu.

Ortak Çatı: Uluslararası İşçi Birliği

Hikâye, 1864 yılında Londra'da kurulan Uluslararası İşçi Birliği ile başlar. Tarihe Birinci Enternasyonal olarak geçen bu örgüt, sanayi kapitalizminin kıtayı sarstığı bir dönemde, farklı ülkelerin işçilerini ortak bir mücadele etrafında birleştirmeyi amaçlıyordu. Başlangıçta son derece geniş bir yelpazeyi içine alıyordu: Marx'ın takipçileri, Pierre-Joseph Proudhon'un karşılıkçı (mutualist) çizgisini izleyenler, Auguste Blanqui'nin radikal darbeci geleneğinden gelenler, İngiliz sendikacılar ve daha pek çok eğilim. Bütün bu farklı sesler, ilk yıllarda kapitalizme karşı ortak düşmanlık duygusuyla bir arada durabildi. Karl Marx, örgütün beyni konumundaydı. Enternasyonal'in genel tüzüğünü ve açılış metnini bizzat kaleme almış, hareketin teorik yönünü büyük ölçüde belirlemişti. Örgütün yürütme organı olan Genel Konsey, Londra'da bulunuyordu ve Marx ile yakın çevresi bu konseyde belirleyici bir ağırlığa sahipti. İlk yıllarda Enternasyonal, dağınık ama canlı bir koalisyon olarak büyüdü; ta ki içine bambaşka bir devrimci ruh giriş yapana kadar.

Bakunin Sahneye Çıkıyor

1868'de Rus asıllı devrimci Mihail Bakunin Enternasyonal'e katıldı; takipçileriyle birlikte örgüte tam katılımı ise 1869'da gerçekleşti. Bakunin, kısa sürede örgütün dengesini değiştirdi. Bakunin, hayatını isyana adamış efsanevi bir figürdü: 1814'te bir Rus soylu ailesesinde doğmuş, Avrupa'nın 1848 devrimlerine katılmış, Sibirya'ya sürgün edilmiş, oradan kaçarak Japonya ve Amerika üzerinden Avrupa'ya geri dönmüştü. Onun anarşizmi, masa başında doğmuş soğuk bir teori değil, eylemin ateşiyle yoğrulmuş yakıcı bir özgürlük tutkusuydu. Bakunin'in en güçlü olduğu yerler, sanayinin görece az geliştiği, köylülüğün ve zanaatkârların ağırlıkta olduğu Güney Avrupa ülkeleriydi. İtalya, İspanya ve Fransızca konuşulan İsviçre federasyonları — özellikle Bakunin'in tüzüğünü hazırladığı Jura Federasyonu — kısa sürede onun fikirlerinin kalesi hâline geldi. İspanya'daki federasyon, Enternasyonal'in en büyük kollarından biri olacak kadar genişledi. Bakunin'in çağrısı, merkezî otoriteden hoşlanmayan, devlete ve her türlü hiyerarşiye derin bir güvensizlik besleyen geniş kitlelerde yankı buldu. Böylece Enternasyonal'in içinde, Marx'ın merkezîleşmeci çizgisine karşı, federasyoncu ve devlet karşıtı güçlü bir kanat doğmuş oldu.

İki Devrim Anlayışı: Anlaşmazlığın Kökü

Marx ile Bakunin arasındaki çatışmayı bir kişilik kavgasına indirgemek, en büyük yanılgı olurdu. Elbette bu iki adam birbirinden hoşlanmıyordu; Marx, Bakunin'i disiplinsiz ve kafası karışık bir entrikacı olarak görüyor, Bakunin ise Marx'ı otoriter, kibirli ve iktidar hırslı bir kuramcı olarak değerlendiriyordu. Ama bu kişisel husumetin altında, devrimin doğasına dair derin ve uzlaşmaz teorik bir ayrım yatıyordu. Devlet sorunu, çatışmanın kalbiydi. Marx, kapitalizmden komünizme geçişin ani olamayacağını ve arada bir geçiş dönemi olması gerektiğini savunuyordu. Bu geçiş döneminde işçi sınıfı, kendi devletini — 'proletarya diktatörlüğü' dediği bir işçi devletini — kuracak ve bu devleti eski egemen sınıfların direncini kırmak için bir araç olarak kullanacaktı. Marx'a göre devlet, sınıflar tamamen ortadan kalktığında kendiliğinden 'sönümlenecekti'. Yani devlet, geçici de olsa, devrimin zorunlu bir aletiydi. Bakunin için bu fikir, devrimin baştan ihanete uğraması demekti. Ona göre devlet, hangi sınıfın elinde olursa olsun, doğası gereği bir tahakküm aygıtıydı. Devlet, eşitsizliğin ve baskının kaynağıydı; onu ele geçirip 'iyi amaçlar' için kullanmaya kalkmak, ateşi söndürmek için benzin dökmeye benziyordu. Bakunin, devrimin biricik ve dolaysız hedefinin devletin tümüyle yıkılması olması gerektiğini savunuyordu. Bir geçiş dönemine, bir işçi devletine gerek yoktu; tahakküm ortadan kalktığı anda insanlar özgür doğal hâllerine dönebilirlerdi.Bakunin'in en çarpıcı öngörüsü tam da burada doğdu. Ona göre, 'proletarya diktatörlüğü' denen şey, eninde sonunda yeni bir egemen sınıf yaratacaktı. Eğer proletarya egemen sınıf olacaksa, şunu sordu Bakunin, bu proleterya kimi yönetecekti? Yöneten bir proletarya varsa, yönetilen başka bir kesim de olmak zorundaydı. İşçiler adına iktidarı eline alan bir avuç yönetici, çok geçmeden işçilerin üzerinde yeni bir baskı düzeni kuracaktı. Halkın adına konuşan ama halka tepeden bakan bir bürokrasi doğacaktı. Bakunin, henüz hiçbir sosyalist devrim gerçekleşmemişken, ileride otoriter rejimlerin nasıl ortaya çıkacağını adeta önceden görmüştü. Bu öngörü, sonraki yüzyılda yaşanan deneyimler ışığında, anarşistlerin en sık hatırlattığı uyarılardan biri olacaktı. Anlaşmazlık başka konulara da uzanıyordu. Marx, işçilerin burjuva devleti içinde siyasete katılmasını, partiler kurmasını ve reformlar için mücadele etmesini destekliyordu; örneğin çalışma saatlerinin kısaltılması gibi kazanımların sınıf bilincini güçlendireceğine inanıyordu. Bakunin ise her türlü parlamenter siyaseti, devrimci hareketin yozlaşması olarak görüyor ve burjuva siyasetinden tümüyle uzak durulmasını savunuyordu. Devrimci örgütlenmenin biçimi konusunda da ayrışıyorlardı: Bakunin, devrimi tetikleyecek gizli devrimci dernekler kurmaya tutkuyla bağlıydı, Marx ise bu tür gizli örgütleri kesinlikle reddediyordu. Hatta devrimin öznesi konusunda bile anlaşamıyorlardı; Marx sanayi proletaryasını biricik devrimci güç olarak görürken, Bakunin köylülüğün ve toplumun en alttaki ezilmiş kesimlerinin de öncü bir rol oynayabileceğine inanıyordu.

Gerilimin Tırmanışı

Marx, Bakunin'in Enternasyonal içinde hızla güç kazanmasından giderek daha fazla rahatsızlık duyuyordu. Bakunin, 1868'in sonunda (28 Ekim 1868) Sosyalist Demokrasi İttifakı adında bir örgüt kurmuştu. Bu İttifak, hem Enternasyonal'in içinde yer almak hem de kendi ayrı yapısını, kendi programını ve kendi kongrelerini korumak istiyordu. Marx ve Genel Konsey bunu büyük bir tehdit olarak gördü; onlara göre İttifak, örgütün içinde ayrı ve ayrıcalıklı bir 'seçkinler tabakası', bir örgüt içinde örgüt yaratıyordu. Friedrich Engels, Genel Konsey adına kaleme aldığı raporda İttifak'ı Enternasyonal'e düşman bir yapı olarak niteledi. Marx cephesi, Bakuninci federasyonların yayılışı karşısında kontrolü kaybetmemek için Genel Konsey'in yetkilerini güçlendirmeye yöneldi. Ama bu hamle, tam tersi bir etki yarattı: Merkezî otoriteye karşı çıkan İspanyol, İtalyan, İsviçreli ve Belçikalı federasyonlar daha da öfkelendi. 1872 Ağustos'unda İtalyan seksiyonu — Errico Malatesta ve Carlo Cafiero gibi Bakunin yandaşlarının etkisiyle — Genel Konsey'le bağını kopardı ve kendi ayrı kongresini düzenlemeye başlamadı. Çatışma artık kaçınılmaz bir hesaplaşmaya doğru ilerliyordu.

Lahey Kongresi: Kopuş Anı

Bütün bu gerilim, 2–7 Eylül 1872 tarihlerinde Hollanda'nın Lahey kentinde toplanan kongrede patladı. Yaklaşık 65 delegenin katıldığı bu kongre, işçi hareketi tarihinin en kritik anlarından biri oldu. Dikkat çekici bir ayrıntı: Marx ve Engels, Enternasyonal'in kuruluşundan beri ilk kez bir kongreye bizzat katılıyorlardı. Bu, Marx'ın bu hesaplaşmaya ne kadar önem verdiğinin açık bir göstergesiydi. Bakunin ise kongrede yoktu; onun çizgisini, en yakın İsviçreli müttefiklerinden James Guillaume temsil ediyordu. Kongrenin ilk günleri usule dair tartışmalar ve delege yetkilerinin incelenmesiyle geçti. Ardından tartışma, asıl meseleye — Genel Konsey'in örgüt içindeki yetkilerine — döndü. Marx'ın önerdiği, Genel Konsey'in gücünü artıran karar oylamayla kabul edildi. Ama gerçek darbe bundan sonra geldi: Bakunin ve müttefiki James Guillaume, kongrede oyçokluğuyla Enternasyonal'den ihraç edildi. İhraç gerekçesi olarak resmî olarak Bakunin'in gizli İttifak örgütü gösterildi. Marx, kongrenin yönetimini elinde tutarak bu ihracı fiilen mümkün kılmıştı. Kongrenin en şaşırtıcı kararı ise neredeyse hiç beklenmedik bir hamleyle geldi: Marx ve Genel Konsey, örgütün merkezinin Londra'dan New York'a taşınmasını önerdi. Delegelerin çoğu için bu tam bir sürpriz oldu, ama yine de öneri kabul edildi. Bu hamlenin ardındaki neden uzun süre tartışıldı. Yaygın yoruma göre Marx, Enternasyonal'in Bakunincilerin eline geçmesindense, onu Atlantik'in ötesine taşıyıp etkisizleştirmeyi tercih etmişti. Nitekim sonuç da bu oldu: Okyanus ötesine taşınan örgüt, Avrupa'daki canlılığını yitirdi ve birkaç yıl sürünerek 1876'da Philadelphia'da resmen feshedildi.

Ayrılan Yollar: Saint-Imier ve Sonrası

Lahey'deki ihraç, anarşistleri yıldırmak yerine onları bir araya getirdi. Kongreden hemen sonra, Bakuninci kanat İsviçre'nin küçük Saint-Imier kasabasında kendi ayrı kongresini topladı. Yaklaşık on beş delege burada bir araya gelerek Lahey'de alınan kararları geçersiz saydı. Onlar, federasyonların özerkliğini ve özgürlüğünü güvence altına alan yeni bir temel üzerinde Enternasyonal'i yeniden kurma kararı aldılar. İşin çarpıcı yanı, Enternasyonal'in büyük bölümü bu yeni, Bakuninci yapılanmaya katıldı; Marksistler ve onların Blankici müttefikleri bu kitlenin dışında kaldı. Tarihe Anti-otoriter Enternasyonal olarak geçen bu yapı, 1877'ye kadar varlığını sürdürdü ve her yıl kendi kongrelerini düzenledi. Böylece 1872, devrimci hareketin tarihinde geri dönülmez bir dönüm noktası oldu. O tarihe kadar tek bir çatı altında, gergin de olsa bir arada duran kızıl ve kara bayraklar, artık ayrı yollara girmişti. Bir yanda, devleti devrimin bir aracı olarak gören, merkezî örgütlenmeye ve siyasal mücadeleye inanan Marksist gelenek; diğer yanda, her türlü devleti ve otoriteyi reddeden, federatif ve özgürlükçü örgütlenmeyi savunan anarşist gelenek. Bu ayrım, on dokuzuncu yüzyılda atılmış bir tohum olarak kalmadı; sonraki yüzyıl boyunca devrimci hareketleri, işçi örgütlerini ve siyasal tartışmaları derinden şekillendirdi.

Bir Mirasın İki Çocuğu

Marx ile Bakunin'in kopuşunu bugün hatırlamamızın nedeni, sadece tarihsel bir merak değildir. Bu kopuş, esasında tek bir soru etrafında dönüyordu: İnsanı özgürleştirmek için iktidarı ele geçirmek mi gerekir, yoksa iktidarın kendisini mi yıkmak gerekir? Marx, baskıyı yenmek için geçici de olsa bir baskı aygıtını — işçi devletini — kullanmaya razıydı. Bakunin ise hangi elde olursa olsun, iktidar aygıtının kendisinin baskı üreteceğine, dolayısıyla onu kullanmanın değil, ortadan kaldırmanın tek tutarlı devrimci yol olduğuna inanıyordu. Bu iki cevap, iki ayrı dünya kurdu. Birinin yolu, devletin ele geçirilmesi ve merkezî planlama üzerinden ilerleyen siyasal projelere; diğerinin yolu ise devletsiz, federatif ve doğrudan demokrasiye dayanan özgürlükçü deneyimlere uzandı. İki düşünür de aynı acıdan — kapitalizmin ezdiği insanın acısından — yola çıkmıştı; ama vardıkları yerler birbirinin tam zıttıydı. Lahey'de kopan bağ, sosyalizmin bir değil, iki kalbi olduğunu gösterdi: biri otoriteyle, diğeri özgürlükle atan iki kalp. Ve bu iki kalbin ritmi, aradan geçen 154 yıla rağmen hâlâ uyuşmuş değildir.

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür