Emma Goldman
Anarşizmi feminizm, bedensel özerklik ve bireysel özgürlük ekseninde yeniden tanımlayan düşünür ve aktivist.
Biyografi: Göçmen Bir İşçiden Anarşizmin Kürsüsüne
Emma Goldman, 27 Haziran 1869'da o dönemde Rus İmparatorluğu sınırları içinde kalan Kaunas'ta (bugünkü Litvanya), Ortodoks Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Abraham Goldman küçük bir han işletmecisiydi; otoriter, şiddete eğilimli ve geleneksel ataerkil değerlere sıkı sıkıya bağlı bir adamdı. Emma'nın çocukluğu, babasının dayakları ve oğul olamadığı için ondan beklenen klasik kadın rolüne sürekli zorlanmasıyla geçti. Babası ona kadınların öğrenmesine gerek yok diyerek eğitim arzusunu sürekli bastırmaya çalıştı. Bu erken deneyim, Goldman'ın ileride evlilik kurumuna, ataerkil aile yapısına ve kadın üzerindeki erkek tahakkümüne yönelik radikal eleştirisinin ilk tohumlarını ekti.
Aile 1881'de Çar II. Aleksandr'a düzenlenen suikastin ardından yoğunlaşan Yahudi karşıtı pogromlardan kaçarak Saint Petersburg'a taşındı. Genç Emma burada okula gitme şansını kaybetti; bunun yerine fabrikalarda ve bir akrabasının dükkânında işçi olarak çalışmaya başladı. Saint Petersburg yılları onun siyasal bilincinin filizlendiği dönem oldu. Bu sırada nihilist hareketle ve Çernişevski'nin Nasıl Yapmalı? romanıyla tanıştı; bu roman onun için bir tür siyasi uyanış metni işlevi gördü. Babası, on beş yaşındaki Emma'yı zoraki bir evliliğe vermek isteyince genç kadın ablası Helena ile birlikte ABD'ye göç etmeye karar verdi.
1885'te New York'a vardı ve oradan Rochester'a yerleşti. Bir tekstil atölyesinde haftada on saatten fazla çalışıp on iki dolardan az kazanarak hayata tutundu. Kısa süre içinde Jacob Kershner adlı başka bir Rus göçmenle evlendi; ancak bu evlilik tam bir hayal kırıklığıydı ve hızla sona erdi. Bu kişisel deneyim de evlilik üzerine eleştirisinin temel taşlarından biri haline gelecekti.
1886'daki Haymarket olayları onun düşünsel dönüşümünde belirleyici oldu. Chicago'da sekiz saatlik iş günü için düzenlenen bir mitingde çıkan kargaşada bir bomba patlamış, polisler ölmüş ve sonrasında olaya hiçbir şekilde karışmadıkları sonradan kanıtlanan beş anarşist işçi göstermelik bir davanın ardından idam edilmişti. Bu yargısız infaz Goldman için bir kırılma noktasıydı; idam edilenlerin son sözleri ve cesaretleri onu derinden etkiledi. Olaylardan kısa süre sonra Rochester'daki rahat ama anlamsız hayatını terk edip New York'a, anarşist çevrelerin yoğunlaştığı Lower East Side'a taşındı. Burada Johann Most'un yönettiği Die Freiheit dergisinin çevresine girdi ve daha da önemlisi, ömrünün sonuna kadar yakın yoldaşı, sevgilisi ve ortağı olacak Alexander Berkman ile tanıştı.
1892'de Pittsburgh'daki Homestead grevinin kanlı bastırılması sırasında Goldman ve Berkman, çelik patronu Henry Clay Frick'e yönelik bir suikast planı yaptılar. Berkman saldırıyı gerçekleştirdi; Frick yaralandı ama hayatta kaldı. Berkman yirmi iki yıl hapse mahkûm edildi; on dört yılını cezaevinde geçirdi. Goldman bu planın ortağı olmasına rağmen kanıt yetersizliğinden hapse girmedi. Ancak 1893'te işsizlerin önünde yaptığı bir konuşmada Eğer ekmek isteyip de alamıyorsanız, gidip alın dediği gerekçesiyle isyana kışkırtmaktan tutuklandı ve bir yıl hapis yattı. Hapishanedeki bu süre onu hemşirelik eğitimi almaya yöneltti; serbest kaldıktan sonra hem geçimini sağlamak hem de yoksul göçmen kadınların doğumlarına yardım etmek için ebelik ve hemşirelik yaptı.
Bu mesleki pratik onun siyasi düşüncesini somut bir gerçeklikle yüz yüze getirdi. Lower East Side'ın yoksul mahallelerinde, sürekli hamilelik ve düşüklerle harap olmuş bedenlere sahip işçi sınıfı kadınlarını gördü. Bu kadınlar ona durmadan doğum kontrolü hakkında bilgi soruyor; ama dönemin Comstock Yasaları bu bilgiyi vermeyi suç olarak tanımlıyordu. Goldman bu deneyimi sonradan şöyle özetleyecekti: Yoksulluğun, hastalığın ve cinsel cehaletin tanığı oldum.
1901'de Başkan William McKinley'i suikastle öldüren Leon Czolgosz'un kendisinden ilham aldığını söylemesi üzerine Goldman dünya çapında bir şeytan figürüne dönüştürüldü. ABD basını onu kanlı Emma olarak damgaladı; haftalarca tutuklu kaldı ve kanıt bulunamadığı için serbest bırakıldı. Bu olay, devlet aygıtının ona karşı izleyeceği uzun düşmanlığın resmi başlangıcı sayılır.
1906'da, en önemli kültürel ve siyasi projelerinden biri olan Mother Earth dergisini kurdu. Dergi on iki yıl boyunca aralıksız yayımlandı ve dönemin en parlak radikal düşünürlerine kürsü oldu: Peter Kropotkin, Errico Malatesta, Max Stirner, Voltairine de Cleyre, Margaret Sanger ve daha pek çoğu. Goldman aynı yıllarda yıllık konferans turnelerine çıkıyor, Amerika'nın bir ucundan diğerine giderek anarşizm, doğum kontrolü, modern tiyatro, evliliğin tutsaklığı ve militarizm üzerine konuşmalar veriyordu. 1910'da bu konuşmalardan derlenen Anarchism and Other Essays adlı kitabı yayımladı; bu eser onun siyasi felsefesinin en kapsamlı sunumu olarak kabul edilir.
Birinci Dünya Savaşı'na ABD'nin girmesiyle birlikte Goldman ve Berkman zorunlu askerlik karşıtı bir kampanya başlattı; Hayır Askerlik Birliği'ni kurdular. Haziran 1917'de ikisi de Casusluk Yasası kapsamında tutuklandı; askerlikten kaçınmaya teşvikten yargılandı ve iki yıl hapse mahkûm edildi. Cezaevinden 1919'da çıktıklarında ABD'de Birinci Kızıl Korku dönemi yaşanıyordu. Genç Başsavcı Yardımcısı J. Edgar Hoover, Goldman'ı ülkedeki en tehlikeli kadın olarak nitelendirdi ve onun sınır dışı edilmesi için bizzat çalıştı. Aralık 1919'da iki yüz kırk dokuz diğer radikalle birlikte Buford gemisine bindirilerek Sovyet Rusya'ya sınır dışı edildi.
Rusya deneyimi onun siyasi hayatının en sarsıcı bölümü oldu. 1920-1921 yıllarında ülkeyi dolaştı; Lenin ile bizzat görüştü, Kropotkin'i ziyaret etti ve Bolşevik rejiminin uygulamalarını yakından gözlemledi. Başlangıçtaki coşkusu hızla yerini derin bir hayal kırıklığına bıraktı. Çeka'nın baskıları, anarşistlerin tutuklanması, işçi sovyetlerinin gerçek anlamda yetkisizleştirilmesi ve özellikle Mart 1921'deki Kronstadt isyanının kanlı bastırılması son damlayı oldu. Onunla birlikte sınır dışı edilen Berkman ile birlikte ülkeyi terk ettiler. 1923'te yayımladığı Rusya'daki Hayal Kırıklığım adlı kitap, Bolşevik iktidarına yönelik en erken ve en kapsamlı içeriden eleştirilerden biriydi.
Kalan yıllarını sürgünde geçirdi: önce Berlin, sonra Londra, ardından Saint-Tropez'de küçük bir ev. Sürgün yıllarının tek dinginlik dönemi 1928-1930 arasında Saint-Tropez'de geçti; burada otobiyografisi Yaşamımı Yaşarken'i kaleme aldı. İki ciltlik bu eser yalnızca bir kişisel hikâye değil; aynı zamanda dönemin radikal hareketlerinin canlı bir tarihçesidir.
1936'da İspanya İç Savaşı patlak verdiğinde Goldman altmış yedi yaşındaydı; ancak bu çatışma onu yeniden eylemin tam ortasına çekti. CNT-FAI'nin Londra temsilcisi olarak çalıştı; üç kez İspanya'ya gitti, kolektifleştirilmiş köyleri ve fabrikaları ziyaret etti. Hayatının son büyük tutkusu olarak gördüğü bu deneyimi şöyle özetledi: Sonunda anarşinin gerçek bir uygulamasını gördüm. İspanya cumhuriyetinin yenilgisi onu derinden yıktı. 14 Mayıs 1940'ta, Kanada'da sürgündeki İspanyol anarşistleri için para toplama çalışmaları yürütürken Toronto'da geçirdiği bir felç sonucu hayatını kaybetti. ABD hükümeti, ancak ölümünden sonra cesedinin ülkeye girmesine izin verdi; Chicago'daki Waldheim Mezarlığı'na, idam edilen Haymarket anarşistlerinin yanına gömüldü.
Anarşist Felsefe: İktidarın Bedendeki ve Yatak Odasındaki Yüzü
Goldman'ın anarşizme en özgün katkısı, bu geleneği yalnızca devlet ve sermaye eleştirisinden ibaret olmaktan çıkarıp gündelik hayatın, kişisel ilişkilerin, cinselliğin ve psikolojik yapıların alanına taşımasıdır. Ondan önceki büyük anarşist düşünürler — Proudhon, Bakunin, Kropotkin — iktidarı esas olarak kurumlar düzeyinde analiz ediyordu: devlet, kilise, mülkiyet, kapitalist üretim. Goldman bu analizi sürdürmekle birlikte, iktidarın çok daha incelikli ve örtük biçimlerinin bulunduğu alanları gün ışığına çıkardı: evlilik, aile, kadın bedeninin denetimi, cinsel ahlâk normları ve içselleştirilmiş itaat psikolojisi. Kişisel olan politiktir önermesinden onlarca yıl önce, Goldman fiilen bu denklemi kurmuştu.
Goldman için anarşizmin tanımı sadeydi ama radikaldi: insan için yapay kısıtlamalardan ve yasadan bağımsız tam özgürlük. Burada yapay sözcüğü kritiktir. Goldman, doğal sınırların — biyolojik gerçekliklerin, gerçek karşılıklı bağımlılıkların — varlığını reddetmez; reddettiği şey insan üzerinde insan tarafından kurulan ve dışarıdan dayatılan tahakküm ilişkileridir. Bu tahakküm çoğu zaman doğal, zorunlu, ahlâkî veya kutsal olarak sunulduğu için iki kat tehlikelidir; insanların bu zincirleri kendi iyilikleri olarak içselleştirmelerine yol açar.
Evlilik eleştirisi Goldman düşüncesinin en cesur boyutlarından biriydi. 1910'da yayımladığı Evlilik ve Aşk başlıklı makalesi, dönemi için olağanüstü provokatifti. Goldman'a göre evlilik bir sevgi ilişkisi değil; ekonomik bir sözleşmedir. Kadın kendi cinselliğini ve emek gücünü güvence karşılığında bir erkeğe satar; bu işlem yasal ve dinsel formlarla kutsanır ama özünde fuhuştan farkı yoktur — hatta fuhşa göre daha sürekli, daha bağlayıcı ve daha aldatıcıdır. Çünkü fuhuş kendisini açıkça ekonomik bir ilişki olarak sunarken; evlilik aynı ekonomik tahakkümü aşk, fedakârlık ve görev örtüsüyle kamufle eder. Goldman, gerçek aşkın yalnızca özgür bir ilişki içinde mümkün olabileceğini; tarafları yasal ve ekonomik zorunluluk altında tutan herhangi bir bağın aşkın ruhunu öldüreceğini savunuyordu.
Kadın özgürleşmesi meselesinde Goldman, dönemin egemen feminizminden de keskin bir biçimde ayrılır. Sufrajetlere, yani oy hakkı mücadelecilerine sempati duymakla birlikte onlara temel bir itirazı vardı: Eğer bütün devlet aygıtı, bütün yasalar ve bütün siyasal sistem zaten bir tahakküm aygıtıysa, kadınların bu aygıta katılma hakkı elde etmesi gerçek anlamda kurtuluş olamaz. Olsa olsa kadınlara ezen sınıfa katılma hakkı verir. Goldman için gerçek özgürlük oy verme hakkıyla değil, kadının ekonomik bağımlılıktan, cinsel ahlâk normlarından, anne olma zorunluluğundan ve evlilik tutsaklığından kurtulmasıyla başlardı. Bu eleştirisi yüzünden dönemin liberal feministleri tarafından hain olarak görüldü; ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında yükselen radikal feminizm onun bu çözümlemesini yeniden keşfedecekti.
Bedensel özerklik ve doğum kontrolü Goldman'ın en somut ve en cesur mücadele alanıydı. Ebelik mesleği sırasında tanık olduğu yoksul kadın bedenlerinin tüketilmiş hali, onu doğum kontrolü bilgisinin kadın özgürleşmesinin maddi ön koşulu olduğuna ikna etmişti. Bir kadın kaç kez ve ne zaman çocuk yapacağı üzerinde söz sahibi değilse, hiçbir siyasal hak ona gerçek özgürlük getiremezdi. Ne var ki dönemin Comstock Yasaları doğum kontrolü hakkında bilgi yaymayı suç olarak tanımlıyordu. Goldman bu yasayı bilinçli ve açık biçimde çiğnedi. Konferanslarında doğum kontrol yöntemleri hakkında doğrudan bilgi verdi, broşürler dağıttı ve sonuçlarını göze aldı. 1916'da bu suç gerekçesiyle tutuklanıp on beş gün hapse mahkûm edildi. Margaret Sanger ile yakın çalışması ve daha geniş kadın okuyucu kitlesine ulaşan platformu, sonradan Sanger'in başlattığı modern doğum kontrolü hareketinin önünü açan toprağı sürdü.
Goldman aynı zamanda anarşist geleneğin Bolşevik deneyim hakkındaki en erken ve en isabetli eleştirilerini de geliştirdi. Birçok Batılı solcunun Sovyet Rusya'ya hâlâ idealize edilmiş gözlerle baktığı 1920'lerin başında, Goldman bizzat tanık olduğu uygulamalardan yola çıkarak Bolşeviklerin gerçek doğasını teşhir etti. Onun analizine göre Lenin'in iktidar modeli, devrim adına devrimin temel ilkelerini boğmuştu. İşçi sovyetleri kâğıt üzerinde varlığını sürdürüyor; ama gerçek karar mekanizmaları parti aygıtının ve Çeka'nın eline geçmişti. Sansür, muhalif partilerin ve sendikaların kapatılması, anarşistlerin sistematik tutuklanması ve Kronstadt'taki kanlı bastırma — bütün bunlar Bolşevizmin kazara yaptığı hatalar değildi; onun kurumsal mantığının zorunlu sonuçlarıydı.
Goldman'ın Bolşevizme yönelttiği bu yapısal eleştiri, anarşizmin temel önermesini doğruluyordu: araç ile amaç ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır. Otoriter yöntemlerle özgürlükçü bir toplum kurulamaz; merkeziyetçi diktatörlük aracılığıyla devletsiz bir geleceğe ulaşılamaz. Sürgünden gönderdiği bir mektupta dile getirdiği şu önerme onun bu konudaki düşüncesinin özünü oluşturur: Özgürlük yalnızca destekçileri için değil, düşünceleri farklı olanlar için de var olmalıdır. Buradaki kritik nokta sadece liberal bir hoşgörü ricası değildir; Goldman, bir devrimin gerçek anarşist niteliğinin ancak muhalefete tahammül edip etmediği üzerinden ölçülebileceğini söylüyordu. Bu test Bolşevikleri en başta düşürmüştü.
Goldman'ın anarşizmi aynı zamanda derin biçimde kültürel ve psikolojikti. Modern tiyatro üzerine yazıları, Ibsen ve Strindberg çözümlemeleri, Walt Whitman ve Nietzsche okumaları onun için siyasi mücadeleden ayrılabilir bir lüks değildi; insanın iç dünyasını dönüştürmenin, içselleştirilmiş itaati görünür kılmanın araçlarıydı. Goldman, hiçbir dış devrimin içsel devrim olmaksızın gerçek özgürlük üretemeyeceğini savunuyordu. İnsanların zihinlerinde polis varsa, dışarıdaki polisi kaldırmak yeterli olmazdı. Bu boyut onun anarşizmini hem klasik Marksizmden hem de salt kurumsal anarşist eleştiriden farklılaştırır.
Goldman'ın mirası kendi yaşamı boyunca tam karşılığını bulmadı. Çok yönlü ve uzlaşmaz duruşu onu hem devlet otoritelerinin hem de pek çok solcunun düşmanı haline getirdi. Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında — özellikle 1960'ların sonundan itibaren — onun düşüncesi yeniden keşfedildi. İkinci dalga feminizm, queer kuram, cinsel özgürleşme hareketleri, doğum kontrolü mücadelesi ve otoriter sosyalizm eleştirisi alanlarında Goldman'ın çözümlemeleri yeniden gündeme geldi. Bugün onun düşüncesi, anarşist geleneği yalnızca bir siyasal teori olarak değil; aynı zamanda bir varoluş, bir ilişki kurma ve bir özgürlük pratiği olarak okumayı mümkün kılan en zengin damarlardan biri olarak kabul edilmektedir.
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür