NOMASTER
Tarih

Errico Malatesta

1853-1932

İtalyan Bir Anarşist-Komünist

Errico Malatesta'nın Biyografisi

Errico Malatesta (1853-1932), anarşizm tarihinin en uzun soluklu, en inatçı ve belki de en pratik figürüdür. Bakunin ve Kropotkin gibi büyük teorisyenlerin aksine, Malatesta'nın gücü kalın ciltlerde değil, altmış yıl boyunca hiç durmadan süren eyleminde, örgütçülüğünde ve halkın arasındaki varlığındaydı. O, masabaşında bir düzen tasarlayan bir filozof değil; sokakta, ayaklanmada, grev alanında ve matbaada bir ömür tüketen bir devrimciydi. Hayatı, bir düşüncenin sayfalarda değil, bir insanın etinde ve kemiğinde nasıl yaşanabileceğinin hikâyesidir: hayatının yaklaşık 35 yılı sürgünde, 10 yılı aşkını hapiste geçmiş, 3 kez idama mahkûm edilmiş, ama inancından bir an bile dönmemiş bir adamın hikâyesi. Malatesta, 4 Aralık 1853'te, Napoli yakınlarındaki Santa Maria Capua Vetere kasabasında, orta hâlli toprak sahibi bir ailede doğdu. Ailesinin kökleri hayli eskiydi; ataları bir zamanlar Rimini'yi yöneten Malatesta Hanedanı'na dayanıyordu. Ama Errico'nun hayatı, bu soylu geçmişin tam tersi bir yöne aktı. Daha on dört yaşındayken, Kral II. Vittorio Emanuele'ye "küstah ve tehditkâr" bir mektup yazdığı için tutuklandı; bu, hayatı boyunca sürecek sayısız tutuklamanın ilkiydi. İsyankârlık, onun karakterine daha çocukluğunda kazınmıştı. Gençliğinde Napoli Üniversitesi'nde tıp okumaya başladı; ama kısa sürede kendisini tümüyle siyâsete verdi ve hekimlik kariyerini bıraktı. Başlangıçta, İtalyan milliyetçiliğinin babası sayılan Giuseppe Mazzini'nin cumhuriyetçi fikirlerine yakınlık duyuyordu. Ama 1871 Paris Komünü onun siyasi yönünü kökten değiştirdi; işçilerin ve halkın kendi kendisini yönettiği bu deney, ona radikallerin asıl aradığı şeyin milliyetçilik değil, toplumsal devrim olduğunu gösterdi. Aynı yıl, henüz 18 yaşındayken, Birinci Enternasyonal'in İtalyan seksiyonuna katıldı ve orada hareketin anarşist kanadına bağlandı. Böylece, ömrünün sonuna kadar taşıyacağı kimliğini buldu: o artık bir anarşistti. Malatesta'nın devrimci eyleme olan inancı çok geçmeden en somut biçimini aldı. Nisan 1877'de, Carlo Cafiero, Rus devrimci Sergey Stepnyak ve 30 kadar yoldaşıyla birlikte, Benevento bölgesinde bir ayaklanma girişiminde bulundu. Küçük bir grup hâlinde Letino ve Gallo köylerine girdiler; hiçbir direnişle karşılaşmadan köyleri ele geçirdiler, vergi kayıtlarını yaktılar ve kralın hükmünün sona erdiğini ilan ettiler. Köylüler, özellikle vergi defterlerinin ateşe verilmesini coşkuyla karşıladı. Ama bu küçük isyan uzun sürmedi; kısa süre sonra hükümet birlikleri tarafından yakalandılar ve 16 ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ettiler. Bu Benevento ayaklanması, dönemin anarşistleri arasında yaygın olan "eylemle propaganda" anlayışının en tipik örneklerinden biriydi: fikirlerin en iyi, silahlı bir başkaldırının somut örneğiyle yayılacağı inancı. Genç Malatesta, bu çizginin ateşli bir savunucusuydu. Ama İtalya'da anarşistlere yönelik baskı giderek arttı; özellikle Kral I. Umberto'ya yönelik bir suikast girişiminden sonra gözetim dayanılmaz hâle geldi. 1878 sonbaharında Malatesta İtalya'yı terk etmek zorunda kaldı ve böylece hayatının en belirgin motiflerinden biri başladı: sürgün. Bundan sonraki onlarca yıl boyunca, bir ülkeden ötekine sürüklenen, kovulan, sınır dışı edilen bir hayat yaşadı. Önce Mısır'a gitti, oradan Avrupa'nın çeşitli ülkelerine; İtalya'dan da, Britanya'dan da, Fransa'dan da, İsviçre'den de zaman zaman kovuldu. En uzun sürgün dönemi, tam 12 yıl kaldığı Arjantin'de geçti; orada işçileri örgütledi, fırıncıların ülkenin ilk militan işçi sendikasını kurmasına yardım etti ve Arjantin işçi hareketinde kalıcı bir anarşist iz bıraktı. Amerika Birleşik Devletleri'ni de dolaştı, konferanslar verdi ve etkili anarşist dergi La Questione Sociale'yi kurdu. Bu arada yalnızca örgütlemekle kalmadı; 1895'teki bir İspanyol ayaklanmasından bir Belçika genel grevine kadar çeşitli isyan ve grevlere bizzat katıldı. Sürgün yıllarının önemli bir bölümünü Londra'da geçirdi ve orada, devrimci bir figürden beklenmeyecek bir şey yaptı: geçimini sağlamak için küçük bir dükkân işletti. Ama bu dükkân bile zamanla İtalyan ve uluslararası anarşistlerin bir buluşma noktasına dönüştü. Malatesta nereye giderse gitsin, etrafında bir hareket örgütlüyordu; onun için sürgün, mücadeleden kopmak değil, mücadeleyi başka topraklara taşımak demekti. Bu gezgin devrimci, hayatının yarısından fazlasını kendi ülkesinin dışında geçirdi; ama İtalyan anarşist hareketi için hep bir referans, bir sembol ve bir yol gösterici olarak kaldı. 1913'te kendi isteğiyle İtalya'ya döndü; ama 1914'teki genel grevin, yani tarihe "Kızıl Hafta" olarak geçen ayaklanma dalgasının başarısızlığından sonra, artık altmışlı yaşlarındayken bir kez daha Londra'ya gitmek zorunda kaldı. Savaş yıllarını orada geçirdi ve Birinci Dünya Savaşı sırasında çok önemli, çok cesur bir tutum aldı: anarşistlerin, birbiriyle boğuşan kapitalist ve emperyalist güçler arasında taraf tutmaması gerektiğini savundu. Bu kolay bir konum değildi; çünkü hayranlık duyduğu Kropotkin de dahil olmak üzere bazı önemli anarşistler, savaşta İtilaf devletlerini desteklemişti. Malatesta ise enternasyonalist ilkesinden taviz vermedi: hiçbir devletin savaşı, işçilerin savaşı değildi. Nihayet 1919'da, bu sefer temelli olmak üzere İtalya'ya döndü. O sırada İtalyan anarşist hareketi son derece güçlüydü ve Malatesta'nın onlarca yıllık deneyimi ile adanmışlığı ona büyük bir saygınlık kazandırmıştı. Kurduğu günlük anarşist gazete Umanità Nova ("Yeni İnsanlık"), en yüksek noktasında 50.000'in üzerinde tiraja ulaştı; bu, anarşist bir yayın için olağanüstü bir rakamdı. Bu dönem, İtalya'da "iki kızıl yıl" olarak bilinen büyük toplumsal çalkantı dönemiydi; fabrika işgalleri, grevler ve devrim umuduyla dolu bir atmosfer vardı. Ama bu umut kısa sürede karanlık bir dönüşle yer değiştirdi: Mussolini'nin faşist hareketi yükseliyordu. Faşizm iktidara geldikten sonra bile Malatesta susmadı. Umanità Nova kapatıldıktan sonra, Pensiero e Volontà ("Düşünce ve İrade") adlı bir dergi çıkarmaya devam etti; ta ki 1926'da bütün bağımsız yayınlar faşist rejim tarafından susturulana kadar. Hayatının son yıllarını, artık yaşlanmış bir devrimci olarak, Mussolini'nin sıkı gözetimi altında, bir tür ev hapsinde geçirdi. Rejim onu hapse atmaktan çekiniyordu, çünkü yaşlı anarşistin ölümü onu bir şehide dönüştürebilirdi; ama onu sürekli izleyerek, sesini kısarak etkisiz kılmaya çalıştı. Errico Malatesta, 22 Temmuz 1932'de, Roma'da, 78 yaşında, faşist gözetim altında öldü. Malatesta'yı anarşist gelenek içinde özel kılan, düşüncesinin belirli bir yönüydü. Çoğu zaman Kropotkin'le birlikte anılsa da, ondan önemli bir noktada ayrılırdı. Kropotkin, devrimi büyük ölçüde doğal ve kaçınılmaz bir toplumsal evrimin sonucu gibi görme eğilimindeydi; Malatesta ise iradeye ve örgüte çok daha fazla vurgu yaptı. Ona göre devrim kendiliğinden gelmezdi; insanların bilinçli iradesiyle, örgütlenmesiyle ve eylemiyle kurulurdu. Bu yüzden Malatesta, "eylemle propaganda" çizgisinden zamanla uzaklaşıp örgütlü mücadeleye ve işçi hareketine yöneldi; sendikalizmle ilgilendi, ama onu da eleştirel bir gözle değerlendirdi ve sendikacılığın tek başına bir amaç hâline gelmesine karşı çıktı. Onun için sendika bir araçtı, amaç değil; asıl amaç her zaman, devletin ve sermayenin olmadığı özgür bir toplumdu. Sonuçta Errico Malatesta, anarşizmin teorisyeninden çok, onun canlı vicdanı ve yorulmak bilmez emekçisiydi. Neredeyse 60 yıl boyunca, bir kıtadan ötekine, bir hapishaneden bir sürgüne, bir gazeteden bir ayaklanmaya koşarak kendisini tek bir davaya adadı. Büyük bir felsefî sistem bırakmadı geride; ama ondan çok daha nadir bir şey bıraktı: bütün bir ömrü, hiçbir iktidara boyun eğmeden, hiçbir tehdide sinmeden, ve en karanlık faşizm günlerinde bile susmayı reddederek yaşamış bir insanın örneğini. Onun anarşizmi kitaplarda değil, yaşanmış bir hayatın ta kendisinde yazılıdır; ve belki de bu yüzden, İtalyan işçi hareketi için o, bir düşünürden çok, özgürlüğün canlı bir simgesi olarak kaldı.

Errico Malatesta'nın Anarşizmi

Errico Malatesta'nın anarşizmini diğerlerinden ayıran en temel şey, onun anarşiyi bir "ulaşılacak cennet" olarak değil, bir yöntem olarak görmesidir. Çoğu düşünür, kurmak istediği ideal toplumun ayrıntılı bir resmini çizer; nasıl üretileceğini, nasıl paylaşılacağını, nasıl yönetileceğini önceden tasarlar. Malatesta bu yola girmedi. Onun için anarşi; önceden çizilmiş bir plan, mimari bir proje ya da bir kez ulaşılıp sonsuza dek korunacak bir düzen değildi. Anarşi bir yapış biçimiydi; hayatı ve toplumu kurmanın bir yoluydu. Kendi ünlü ifadesiyle, anarşizmin temeli koşulların eşitliği, ışığı dayanışma, yöntemi ise özgürlüktür. Yani özgürlük, ulaşılacak bir hedef olduğu kadar, o hedefe giden yolun kendisiydi de; özgür bir topluma ancak özgür araçlarla varılabilirdi. Malatesta bir anarşist komünistti; yani hem devletin hem de sermaye mülkiyetinin ortadan kalktığı, üretimin ve paylaşımın dayanışma temelinde örgütlendiği bir toplumu savunuyordu. Ama onu asıl özgün kılan, bu hedefe nasıl varılacağı sorusuna verdiği cevaptı. Onun düşüncesinin merkezinde, insan iradesine duyulan derin bir inanç vardı. Malatesta, insanlığın çektiği acıların çoğunun kötü bir toplumsal örgütlenmeden kaynaklandığını, ve insanın bunu, eğer isterse ve nasıl yapacağını bilirse, ortadan kaldırabileceğini söylüyordu. Bu cümledeki iki koşul, yani "isterse" ve "bilirse", onun bütün anarşizminin anahtarıdır. Çünkü Malatesta'ya göre devrim, kendiliğinden gelen kaçınılmaz bir tarihsel yasa değildi; insanların bilinçli iradesiyle, bilgisiyle ve eylemiyle kurulacak bir şeydi. Bu, onu determinizmden, yani tarihin kaçınılmaz olarak özgürlüğe akacağı inancından kesin biçimde ayırır. İşte bu noktada, Malatesta'nın hayranlık duyduğu Kropotkin'den nasıl ayrıldığı görülür. Kropotkin, anarşist komünizmi büyük ölçüde doğa bilimlerine dayandırıyor, onu neredeyse doğal bir evrimin kaçınılmaz sonucu gibi sunuyordu; karşılıklı yardımlaşma, ona göre, doğanın kendisine kazınmış bir yasaydı. Malatesta ise bu iyimserliği paylaşmakla birlikte, tehlikesini de gördü. Eğer devrim kaçınılmazsa, insanlara düşen tek şey beklemek olurdu; oysa Malatesta için beklemek, en büyük hataydı. Ona göre hiçbir şey kaçınılmaz değildi; özgürlük de, tahakküm de, insanların seçimlerine ve eylemlerine bağlıydı. Doğa bize bir eğilim verebilirdi, ama sonucu belirleyen, insanın kendi iradesiydi. Bu yüzden Malatesta'nın anarşizmi bir kehanet değil, bir çağrıydı: oturup bekleme, kalk ve kur! Malatesta'nın düşüncesinin belki de en özgün ve en çok tartışılan yanı, örgüt konusundaki ısrarıydı. Anarşist hareket, doğası gereği otoriteye karşı doğmuştu; ve bazı anarşistler, bu otorite karşıtlığını o kadar ileri götürmüşlerdi ki, her türlü örgütü de bir otorite biçimi sayıp reddediyorlardı. Onlara göre örgütlenmek, hiyerarşi kurmak demekti; gerçek anarşist ise tümüyle bağımsız, hiçbir yapıya bağlı olmayan birey olmalıydı. Malatesta bu görüşe şiddetle karşı çıktı. Ona göre bu, otorite ile örgütü birbirine karıştırmaktan doğan büyük bir yanılgıydı. Ona göre örgüt, kaçınılmaz olarak otorite demek değildi; insanlar, hiçbir efendiye boyun eğmeden de, gönüllü olarak, aşağıdan yukarıya, kendi kendilerini örgütleyebilirlerdi. Dahası, örgütlenmeden hiçbir ciddi toplumsal dönüşüm mümkün değildi; örgütsüz bir hareket, dağınık, güçsüz ve etkisiz kalmaya mahkûmdu. Malatesta için mesele, örgütlenip örgütlenmemek değil, nasıl örgütlenileceğiydi: otoriter biçimde, yukarıdan mı; yoksa özgürce, aşağıdan mı? Onun bütün hayatı, bu ikinci tür örgütlenmenin, yani özgür ve gönüllü örgütlenmenin mümkün olduğunu göstermeye adanmıştı. Bu örgüt vurgusu, Malatesta'yı bir başka önemli konuma daha götürdü: devrim ile sabırlı, günlük çalışmanın birleştirilmesine. Bazı anarşistler her şeyi tek bir büyük devrime bağlıyor, o gün gelene kadar yalnızca propaganda yapmakla yetiniyordu. Malatesta ise bunun bir çıkmaz olduğunu düşünüyordu. Ona göre eğer yalnızca bekler ve propaganda yaparsanız, kısa sürede etki alanınızı tüketir, mevcut koşullarda sizi anlayabilecek herkese ulaşır, sonra da tıkanıp kalırsınız. Bunun yerine, insanların bilincini ve taleplerini geliştirmek için eldeki bütün araçları, bütün olanakları kullanmak gerekiyordu. İlerleme, insanlar ile içinde yaşadıkları çevrenin eşzamanlı ve paralel dönüşümüyle olurdu; biri ötekini beklemeden, ikisi birlikte ilerlemeliydi. Bu yüzden Malatesta, mevcut düzen içinde elde edilebilecek her kazanımı, her özgürlük genişlemesini değerli buluyordu; ama tek bir şartla: bu kazanımlar, bir otoriteye yalvararak değil, doğrudan eylemle koparılmalı ve daha büyük dönüşümlerin önünü açmalıydı. Böylece onun anarşizmi ne "ya her şey ya da hiç" diyen bir saf devrimcilik, ne de sistemi kabullenen bir reformculuktu; ikisinin ötesinde, "ulaşılabilir ve ulaşan bir anarşizm"di. Malatesta bu incelikli konumu savunurken iki cepheyle birden hesaplaştı. Bir yanda Marxizm vardı; Malatesta, Marxistlerin "proletarya diktatörlüğü" fikrine kökten karşı çıktı. Ona göre bir diktatörlük, ne kadar "geçici" ya da "işçi sınıfı adına" olduğu iddia edilirse edilsin, sonunda yeni bir tahakküm aygıtından başka bir şey doğuramazdı; özgürlüğe giden yol bir diktatörlükten geçemezdi, çünkü araç amacı belirlerdi. Öte yanda bireyci anarşizm vardı; Malatesta, her türlü örgütü ve toplumsal bağı reddeden bu çizgiyi de, hareketi güçsüzleştirdiği ve dayanışmayı zayıflattığı için eleştirdi. O, iki uç arasında kendi yolunu çizdi: örgütlü ama otoriter olmayan, devrimci ama sabırlı, toplumsal ama bireyin özgürlüğünü ezmeyen bir anarşizm. Malatesta'nın anarşizmini anlamak için, onun anarşiyi asla "tamamlanmış" bir şey olarak görmediğini kavramak gerekir. Anarşi, bir gün kurulup sonra donacak bir düzen değildi; sürekli yenilenen, sürekli genişleyen, hiçbir zaman bitmeyen bir süreçti. Her kazanılan özgürlük, bir sonrakinin kapısını aralardı; her adım, yeni bir adımı mümkün kılardı. Bu yüzden onun için mesele, kusursuz bir toplumun reçetesini yazmak değil, özgürlük yönünde durmaksızın ilerlemekti. İnsanlar mükemmel olmayı beklemeden özgürleşmeye başlayabilir, ve özgürleştikçe daha da özgürleşebilirlerdi. Anarşi, varılacak bir durak değil, yürünecek bir yoldu. Sonuçta Errico Malatesta'nın anarşizmi, "ne" sorusundan çok "nasıl" sorusuna odaklanan; pratik, canlı ve alçakgönüllü bir anarşizmdir. O, insanlara kusursuz bir gelecek vaat etmedi; bunun yerine, o geleceğe giden yolun nasıl yürüneceğini gösterdi. Anarşinin bir dogma değil bir yöntem, bir kehanet değil bir irade, bir bireysel kaçış değil bir gönüllü dayanışma olduğunu savundu. Onun bütün düşüncesi tek bir inancın etrafında döner: özgür bir toplum, ancak özgür insanların, özgür araçlarla, sabırla ve birlikte kuracağı bir şeydir; ve bu iş, hiçbir zaman bitmeyecek, ama her an başlanabilecek bir iştir. Belki de Malatesta'nın anarşist geleneğe en kalıcı armağanı budur: anarşizmi bir hayal olmaktan çıkarıp, bugün, burada, herkesin elinde bir yönteme dönüştürmesi.

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür