NOMASTER
Anarşist-Komünizm

Alexander Atabekian

1868-1933

Ermeni Bir Anarşist

Alexander Atabekian

Alexander Movsesi Atabekian (1868-1933), anarşizm tarihinin en az bilinen ama kendisine özgü bir figürüdür: mesleği hekimlik, tutkusu ise devrimci yayıncılık olan; anarşist-komünist düşünceyi Ermeni diline taşıyan ilk isim; ve hayatının son yıllarında, anarşizmin en büyük teorisyenlerinden Pyotr Kropotkin'in hem yoldaşı hem de ölüm döşeğindeki doktoru olan bir adam. Onun hikâyesi, bir yandan Kafkasya'dan Cenevre'ye, Paris'ten Moskova'ya uzanan kişisel bir yolculuk; öte yandan, anarşist fikirlerin sınırları aşarak nasıl yayıldığının somut bir örneğidir. Atabekian, 2 Şubat'ta, o dönemde Rus İmparatorluğu sınırları içinde yer alan, bugün ise Dağlık Karabağ bölgesindeki Şuşa kentinde, soylu bir Ermeni ailesinde dünyaya geldi; babası hekimdi. Doğduğu kentte lise eğitimini tamamladıktan sonra, tıp okumak üzere yurt dışına çıktı ve İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi'ne kaydoldu. Cenevre o dönemde yalnızca bir üniversite kenti değil, aynı zamanda Avrupa'nın dört bir yanından gelen devrimcilerin, sürgünlerin ve muhaliflerin buluştuğu bir merkezdi; ve Atabekian'ın hayatını değiştirecek karşılaşmalar da tam burada gerçekleşti. Cenevre'deki ilk yıllarında Atabekian henüz bir anarşist değildi. Başlangıçta, Ermenilerin Osmanlı yönetimi altındaki durumuna odaklanan Sosyal Demokrat Hınçak Partisi'ne katıldı ve partinin yayın organı olan Hınçak ("Çan Sesi") dergisinin dizgi işlerinde çalıştı. Bu matbaa deneyimi, onun ilerideki bütün faaliyetinin temelini attı; çünkü Atabekian, hayatı boyunca fikirleri yaymanın en güçlü aracının basılı söz olduğuna inandı ve kendisini bir yayıncı olarak var etti. Ama Hınçak Partisi'yle yolları uzun sürmedi. Dönüm noktası 1890'da geldi. Atabekian, Kropotkin'in 1879'da Le Révolté gazetesi için yazdığı ve Élisée Reclus tarafından derlenip 1885'te "Bir İsyancının Sözleri" (Paroles d'un Révolté) adıyla yayımlanan eserini okudu. Dönemin genç anarşistleri arasında büyük yankı uyandıran bu kitap, Atabekian'ı da derinden etkiledi; onu okuduktan sonra Hınçak Partisi'nden ayrıldı ve anarşis-komünist harekete katıldı. Bu andan itibaren kendisini tek bir amaca adadı: anarşist düşünceyi, özellikle Kropotkin'in fikirlerini, Ermeni ve Rus dillerine çevirip yaymak. Bu amaçla Cenevre'de "Anarşist Kütüphane" adını verdiği bir yayın girişimi kurdu ve burada çok sayıda temel anarşist metni Ermenice ve Rusça bastı. Bu yayınların özel bir stratejik amacı vardı: Rus İmparatorluğu'nun sansürünü aşıp, yasaklı fikirleri gizlice imparatorluk topraklarına sokmak. Atabekian ayrıca, o yıllarda henüz yeni kurulmakta olan Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun) ile de ilişki kurdu ve onların Droşak adlı gazetesinin Cenevre'de basılmasına yardım etti. İlginç bir biçimde, bir anarşist olarak, tam anlamıyla anarşist olmayan bu ulusal devrimci örgütle de çalıştı; çünkü o dönemde Doğu'da anarşist hareketin zayıflığı, onu bu tür ittifaklara yöneltti. Bu, onun hayatı boyunca taşıyacağı bir gerilimin de ilk işaretiydi: bir yanda saf anarşist ilkeler, öte yanda Ermeni halkının somut kurtuluş mücadelesi. Tıp eğitimini sürdürmek için Paris'e geçti ve orada, anarşizm tarihi açısından önemli bir ilke imza attı: Ermeni dilindeki ilk anarşist süreli yayın olan "Hamaink" dergisini çıkardı. Böylece Atabekian, yalnızca mevcut metinleri çeviren bir aktarıcı değil, aynı zamanda Ermenice anarşist basının kurucusu hâline geldi. 1890'lar boyunca çeşitli yayınlar, broşürler ve çeviriler üretmeye devam etti; Kropotkin, Reclus, Nettlau gibi dönemin önde gelen anarşistleriyle mektuplaştı ve tanıştı. Onun için anarşizm soyut bir teori değil, elle tutulur bir yayıncılık ve propaganda faaliyetiydi; fikirleri matbaada dizip sınırların ötesine ulaştırma işiydi. Atabekian'ın hayatındaki gerilim, Osmanlı ve Kafkasya'daki olaylar sırasında iyice belirginleşti. Bir anarşist olarak her türlü devlete ve milliyetçiliğe ilkesel olarak karşıydı; ama aynı zamanda, Anadolu'daki Ermeni halkının maruz kaldığı kıyım ve baskı karşısında, onların kurtuluş mücadelesine kayıtsız kalamadı. Bu ikilem, onu zaman zaman hem saf anarşist çevrelerle hem de milliyetçi devrimcilerle sürtüşmeye soktu; çünkü Atabekian ne tümüyle birinin ne de ötekinin kalıbına sığıyordu. O, hem enternasyonalist bir anarşist hem de kendi halkının acısına duyarlı bir aydındı; ve bu iki kimliği uzlaştırmak hayatı boyunca kolay olmadı. Hayatının son ve belki de en dokunaklı dönemi, 1917 Rus Devrimi'nden sonra başladı. Atabekian, uzun yıllar süren sürgün ve gurbet hayatının ardından Rusya'ya döndü ve Moskova'daki anarşist gruplarla çalıştı; Anarkhiia gibi anarşist yayınlarda yer aldı. Ama devrimin gidişatı, tıpkı Kropotkin gibi onu da hayal kırıklığına uğrattı: Bolşevikler iktidarı ele geçirdikçe, özgürlükçü devrim umudu yerini yeni bir otoriter devlete bıraktı. Bu dönemde Atabekian, artık yaşlanmış olan Kropotkin'in kişisel doktoru ve en yakın dostlarından biri oldu; onun 1921'deki ölümüne dek yanında kaldı. Kropotkin'in ölümünden sonra, onun anısına kurulan müzenin işletilmesine katıldı ve bu müzeyi yıllarca ayakta tutmaya çalıştı. Sovyet iktidarı altında anarşistlere yönelik baskı arttıkça, Atabekian da kenara itildi, susturuldu ve giderek unutulmaya terk edildi. Yayın faaliyetleri engellendi ve sesi kısıldı. Hayatının son yıllarını, bir zamanlar uğruna her şeyini adadığı devrimin kendi yoldaşlarını ezen bir aygıta dönüşmesini görerek geçirdi. 1933'te, Moskova'daki evinde geçirdiği bir felç sonucu öldü. Geride, birçok anarşist gibi, ne büyük bir servet ne de bir iktidar bıraktı; yalnızca çevirdiği metinleri, kurduğu yayınları ve anarşist fikirleri bir dilden bir dile taşıma çabasını. Bugün Alexander Atabekian, anarşizm tarihinin görkemli isimleri arasında değil, ama onun sessiz taşıyıcıları arasında hatırlanır. O büyük bir teori kurmadı; bunun yerine, başkalarının teorilerini alıp onları yeni dillere ve yeni halklara ulaştırdı. Ermenice anarşist basının kurucusu, Kropotkin'in sadık dostu, ve devletin her biçimine (çarlığına da Bolşeviğine de) ömrü boyunca karşı durmuş bir hekim olarak, anarşist hareketin o az görünen ama vazgeçilmez emekçilerinden biri olarak kalır. Onun hayatı, bir fikrin nasıl sınır tanımadan yayıldığının, ama aynı zamanda o fikre inananların iktidarlar karşısında nasıl yalnız kalabildiğinin de hikâyesidir.

Alexander Atabekian'ın Anarşizmi

Alexander Atabekian, kendi felsefî sistemini kuran bir teorisyen değildi; devraldığı anarşist komünizmi kendi çağının en yakıcı sınavından geçiren bir düşünürdü. Fikirlerinin kaynağı, hocası saydığı ve ölümüne dek yanında kaldığı Pyotr Kropotkin'di; ama Atabekian'ı özel kılan, bu fikirleri bir kütüphanenin sessizliğinde değil, 1917 Rus Devrimi'nin ve onu izleyen Bolşevik iktidarının tam ortasında, umutla hayal kırıklığı arasında düşünmüş olmasıdır. Onun anarşist komünizmi, bu yüzden soyut bir öğreti değil, bir devrimin canlı deneyimiyle sınanmış bir inançtır. Atabekian'ın düşüncesinin temelinde, Kropotkin'den devraldığı karşılıklı yardımlaşma fikri yatar. Bu anlayışa göre, insan toplumunu ayakta tutan asıl güç rekabet değil, iş birliğidir; insanlar tarih boyunca birbirleriyle boğuşarak değil, birbirlerine destek olarak var olmuş ve gelişmişlerdir. Devlet ve mülkiyet ise bu doğal dayanışmanın düşmanıdır: insanları birbirine düşüren, aralarına yapay hiyerarşiler sokan, ve kendiliğinden var olan iş birliğini bastıran kurumlardır. Bu yüzden anarşist komünizm, Atabekian için insana yeni bir düzen dayatmak değil, tam tersine, devletin ve mülkiyetin boğduğu o doğal dayanışma eğilimini yeniden serbest bırakmaktır. Ona göre komünizm yukarıdan kurulmaz; insanların önündeki engeller kalktığında kendiliğinden ortaya çıkar. Atabekian'ın en özgün katkısı, komünizm ile kooperasyonu, yani gönüllü iş birliğini birbirine bağlamasıdır; bu, onun "Komünizm ve Kooperasyon" adlı metninin çekirdeğini oluşturur. İlk bakışta bu iki şey birbirine zıt görünebilir: kooperatifler küçük, gönüllü, kendi kendisini yöneten birimlerdir; komünizm ise çoğu zaman her şeyin merkezî biçimde ortaklaştırıldığı dev bir sistem sanılır. Ama Atabekian bu karşıtlığın sahte olduğunu savunur. Onun temel tezi nettir: gerçek, enternasyonal ve federatif komünizm, devlet sosyalizmiyle değil, anarşist kooperasyonla gerçekleşir. Yani hakiki komünizm, gönüllü iş birliğinin düşmanı değil, onun en gelişmiş ve en olgun biçimidir. İnsanlar özgürce bir araya gelip birbirlerinin ihtiyaçlarını karşıladıklarında, zaten komünist ilkeyi yaşıyor olurlar; ve bunun için hiçbir devletin buyruğuna ihtiyaçları yoktur. Komünizm, bir devletin tepeden örgütlediği bir sistem değil, aşağıdan yukarıya, gönüllü birliklerin birbirine federe olmasıyla kurulan bir dokudur. İşte bu ayrım, Atabekian'ı çağının en cesur eleştirilerinden birine götürür: gerçek komünizm ile "devlet komünizmi" arasındaki uçurum. Kendi gözleriyle tanık olduğu Bolşevik rejimini, hakiki komünizmin bir gerçekleşmesi değil, tam tersine bir çarpıtması olarak gördü. Ona göre Bolşevizm, mülkiyeti ortadan kaldırdığını iddia ederken aslında bütün mülkiyeti ve bütün gücü tek bir elde, yani devletin elinde topluyordu. Yani ortada mülkiyetin ilgası değil, mülkiyetin en tekelci hâli vardı: eski patronların yerini tek ve dev bir patron, yani devlet almıştı. Bu, Atabekian için komünizm değil, komünizmin adını kullanan yeni bir tahakküm biçimiydi; belki de eskisinden daha ağır bir tahakküm, çünkü artık kaçılacak bir yer bile kalmamıştı. Atabekian'ın Bolşevizme itirazı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yöntemseldi. O, bir toplumun yukarıdan kararnamelerle, emirlerle, tepeden inme yasalarla inşa edilebileceği fikrine kökten karşıydı. Ona göre, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, dayatılan hiçbir buyruk hayatı yeniden kuramaz; bu durum yalnızca karışıklık ve yıkım getirir, bedelini de en ağır biçimde sıradan emekçiler öder. Bunun yerine Atabekian, sabırlı ve aşağıdan yukarıya işleyen bir dönüşümü savundu: gerçek değişim, insanlara ne yapacaklarının buyrulmasıyla değil, onların kendi elleriyle ve kendi deneyimleriyle kurdukları kurumlarla gelir. Devrimci bir anarşistin görevi emir vermek değil, yol göstermek ve sonra insanların kendi işlerini kendi ellerine almalarının önünü açmaktır. Devrim bir buyruk değil, bir kendi kendini örgütleme sürecidir. Bu yöntemsel duyarlılık, Atabekian'ı soyut ütopyalardan uzaklaştırıp somut, yaşayan örneklere yöneltti. Geleceğin özgür toplumunu uzak bir hayalde değil, bugünün içinde filizlenen taban örgütlenmelerinde aradı. Özellikle, devrim döneminde Moskova'da ortaya çıkan ev komiteleri gibi, sıradan insanların kendi yaşam alanlarını kendilerinin yönettiği yerel, gönüllü yapılar, onun gözünde geleceğin toplumunun küçük ama gerçek nüveleriydi. Kooperatifler, ev komiteleri, karşılıklı yardım birlikleri; bütün bunlar, devletin zoru olmadan da insanların kendi hayatlarını pekâlâ örgütleyebileceğinin canlı kanıtlarıydı. Atabekian'ın anarşist komünizmi, bu yüzden gelecekte kurulacak bir cennetin vaadi değil, şimdinin içinde büyüyen bir pratikti. Atabekian, anarşistlerin kendilerini Bolşevizmden kesin bir çizgiyle ayırmalarının hayati önem taşıdığına inanıyordu. Çünkü bazı anarşistler, Bolşeviklerin geçici zaferine kapılıp onların yöntemlerine, yani keyfî iktidara ve sınırsız zora özenmeye başlamışlardı. Atabekian'a göre bu, anarşizmin kendi özüne ihanetti; çünkü anarşizmin varlık sebebi tam da bu tür bir tahakkümü reddetmekti. Anarşistler, devlet sosyalizminin yıkımının hesabını halkın önünde vermek zorunda kalmadan önce, kendilerini ondan açıkça ayırmalıydılar. Bu uyarı, Atabekian'ın hem dürüstlüğünü hem de öngörüsünü gösterir: kendi safındaki savrulmalara bile göz yummadı ve anarşizmin bir iktidar aracına dönüşmesine karşı durdu. Sonuçta Alexander Atabekian'ın anarşist komünizmi üç temel taş üzerinde yükselir: karşılıklı yardımlaşmanın insanın doğal hâli olduğu inancı; gerçek komünizmin devlet eliyle değil, gönüllü kooperasyonla gerçekleşeceği düşüncesi; ve her türlü tepeden inme dayatmanın, ister Bolşevik ister başka türlü olsun, bir tahakküm olduğu ve reddedilmesi gerektiği ilkesi. Onun düşüncesi büyük bir sistem kurma iddiası taşımaz; ama tam da bu alçakgönüllülük onu değerli kılar. Çünkü Atabekian, devrimin en coşkulu anında bile "özgürlük ancak özgürlükle kurulur, tahakkümle değil" diyebilen az sayıdaki insandan biriydi. Bir devrimin nasıl kendi çocuklarını yiyen bir devlete dönüşebildiğini kendi gözleriyle gördü; ve buna rağmen, insanların gönüllü dayanışmasına olan inancını yitirmedi. Onun anarşist komünizmi, işte bu inadın, en karanlık anda bile özgürlükten vazgeçmeme inadının adıdır.

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür