Bireyci Anarşizm
Anarşist düşüncenin, kolektivist damarına paralel ilerleyen ve bireyin özgürlüğünü her türlü kolektif soyutlamanın önüne koyan kanadı.
Bireyci Anarşizm Nedir?
Bireyci anarşizm, anarşist düşünce ailesinin içinde özgün ve sıklıkla yanlış anlaşılan bir damardır. Kolektivist ve komünist anarşizmlerden (Bakunin, Kropotkin) farklı olarak hareket noktası sınıf ya da kolektif değil; doğrudan bireydir. Bireyci anarşist için her türlü tahakkümün ortak özelliği şudur: somut, etten kemikten bireyi, kendisinden büyük olduğu varsayılan bir soyut otoriteye tâbi kılması. Bu soyut otorite kimi zaman Tanrı, kimi zaman devlet, kimi zaman ahlâk, kimi zaman millet, kimi zaman toplum, kimi zaman da işçi sınıfı adını taşır. Bireyci anarşizm bu soyutlamaların hiçbirine ayrıcalık tanımaz; her birini bireyin egemenliğine yönelmiş bir saldırı olarak görür.
Bu damarın temel önermesi şudur: birey kendi kendinin sahibidir. Bu basit görünen önerme oldukça radikal sonuçlar üretir. Eğer bir birey kendi kendinin sahibiyse, hiçbir dış otoritenin — ne devletin, ne kilisenin, ne toplumun, ne çoğunluğun — onun bedeni, emeği, düşüncesi ve seçimleri üzerinde meşru bir yetkisi olamaz. Devlet, bu çerçevede, bireyin doğal egemenliğini gasp eden temel kurumdur. Yasalar ise bireyin rızası olmaksızın ona dayatılan kurallar olduğu için tanım gereği zorbalıktır.
Bireyci anarşistlerin kolektivist anarşistlerden ayrıldığı kritik bir nokta, kolektif mülkiyet meselesidir. Bakunin ve Kropotkin için üretim araçlarının kolektif sahipliği özgürleşmenin maddi koşuludur. Bireyci anarşistler bu çözümü reddederler; onlara göre mülkiyetin öznesini bireyden topluma devretmek, tahakkümü ortadan kaldırmaz, sadece yeni bir kolektif tahakküm odağı yaratır. Onların önerdiği alternatif çoğunlukla şudur: işçinin kendi emeğinin tam karşılığını alabildiği, tekel ve devlet ayrıcalıkları tarafından bozulmamış bir özgür piyasa.
Bireyci anarşizm tarih boyunca yazgısı gereği kitlesel bir hareket olmadı; ama düşünsel etkisi kalıcı oldu. Mülkiyet, özgürlük, irade, ahlâk ve devlet üzerine sorduğu sorular hem sonraki anarşist kuşakları hem de varoluşçuluktan modern özgürlükçü düşünceye uzanan birçok geleneği derinden etkiledi. Bu bölümde bireyci anarşizmin en önemli üç temsilcisi ayrı ayrı ele alınmaktadır: Max Stirner, Benjamin Tucker ve Lysander Spooner.
Max Stirner (1806-1856)
Max Stirner — gerçek adıyla Johann Kaspar Schmidt — 25 Ekim 1806'da Bayreuth'ta dünyaya geldi. Babasını çok küçük yaşta kaybetti; annesi yeniden evlenince çocukluğu farklı şehirler arasında geçti. Berlin Üniversitesi'nde felsefe, filoloji ve teoloji okudu; öğrenciliği döneminde Hegel'in derslerini bizzat takip etti. Mezuniyetinin ardından akademik bir kariyer kuramadı ve hayatının büyük bölümünü Berlin'de bir kız okulunda öğretmenlik yaparak geçirdi. Yoksulluk içinde, kamuoyu nezdinde neredeyse görünmez bir hayat sürdü.
Bu mütevazı yaşamın ortasında Stirner, 1844'te bir bomba etkisinde bir kitap yayımladı: Der Einzige und sein Eigentum, yani Biricik ve Mülkiyeti (Türkçeye genellikle Biricik ve Onun Mülkiyeti olarak çevrilir). Kitap Berlin'in Genç Hegelci çevresinin tam ortasına düştü. Bu çevre — Bruno Bauer, Ludwig Feuerbach, Karl Marx, Friedrich Engels, Moses Hess gibi isimler — Hegel'in mirasını sol bir doğrultuda dönüştürmeye çalışıyor; din eleştirisinden insan özüne dayalı yeni bir hümanizme uzanıyordu. Stirner bu projeyi temelden sarstı.
Stirner'in temel argümanı çok özgündü. Feuerbach Hıristiyanlığın Özü'nde Tanrı'nın aslında insanın kendi özünün yabancılaşmış bir izdüşümü olduğunu öne sürmüştü; Tanrı'yı reddedip yerine soyut insan'ı koymak gerekiyordu. Stirner buna karşı çıktı: insan da en az Tanrı kadar yabancılaşmış bir soyutlamadır. Tanrı'nın yerine insan'ı koymak, dini bir hayaleti laik bir hayaletle değiştirmekten ibarettir. Aynı eleştiri millet, toplum, devlet, ahlâk, insanlık, sınıf, ödev, hak gibi tüm büyük soyutlamalar için geçerlidir. Stirner bunlara hayalet (Spuk) ya da sabit fikir adını verir. Tüm bu hayaletler ortak bir işlev görür: somut, etten kemikten bireyi kendilerine itaate zorlarlar.
Stirner'in bu eleştirinin karşısına koyduğu kategori biriciktir (der Einzige). Biricik, herhangi bir kategoriye, role ya da soyutlamaya indirgenemeyen, kendine özgü ve eşsiz olan bireydir. Biricik için tek meşru ölçü onun kendi çıkarı, kendi iradesi, kendi sahiplenmesidir. Stirner bu duruşa egoizm adını verir; ancak buradaki egoizm bayağı bencillikle karıştırılmamalıdır. Stirner'in egoizmi, bireyin kendi varlığını her türlü kutsallaştırılmış soyutlamadan kurtararak yeniden kendisinin yapması anlamına gelir.
Mülkiyet kavramı da Stirner'de sıra dışı bir anlam kazanır. Onun için mülkiyet bir yasal kategori değildir; bireyin gücüyle fiilen sahiplendiği şeydir. Bir nesneye, bir düşünceye, bir ilişkiye yalnızca onu gerçekten kullanabildiğin, savunabildiğin ölçüde sahipsindir. Bu radikal mülkiyet anlayışı, hem Proudhon'un emek-temelli mülkiyet kavramından hem de devletin koruduğu yasal mülkiyetten köklü biçimde ayrılır.
Devlet karşısında Stirner uzlaşmazdır. Devlet bir hayalettir; bireyin egemenliğini gasp eden ve sürekli ona ödevler dayatan bir soyutlamadır. Stirner için devletle birey arasında uzlaşma yoktur: ya devlet biricik üzerinde tahakküm kurar ya da biricik devleti reddeder. Aynı eleştiri hukuk, ahlâk ve toplumsal sözleşme için de geçerlidir.
Kitap yayımlandığında Marx ve Engels son derece rahatsız oldular. Alman İdeolojisi'nin yaklaşık üçte ikisi — Aziz Max bölümü — bütünüyle Stirner'i çürütmeye ayrılmıştır. Bu bölümün boyutu bile, Stirner'in eleştirisinin Marx için ne kadar tehlikeli görüldüğünü gösterir. Çünkü Stirner'in soyut kategori eleştirisi Marx'ın kendi insanlık, proletarya, sınıf bilinci gibi kavramlarına da pekâlâ uygulanabilirdi.
Stirner kısa süre içinde gözden düştü. Hayatının kalan yıllarını yoksulluk içinde, çeviriler yaparak ve borçlardan kaçarak geçirdi. İki kez hapse, borç hapsine, girdi. 25 Haziran 1856'da Berlin'de, bir sineğin sokmasının yol açtığı enfeksiyon sonucu öldü. Cenazesine sadece birkaç kişi katıldı. Yarım yüzyıl kadar büyük ölçüde unutuldu.
1890'larda Stirner'in eseri yeniden keşfedildi. Önce Almanya'da John Henry Mackay onun biyografisini yazdı; Nietzsche'nin yükselişiyle birlikte Stirner de yeniden gündeme geldi. Yirminci yüzyıl boyunca etkisi sürekli genişledi. Benjamin Tucker, Stirner'i İngilizceye çevirerek Amerikan bireyci anarşizminin felsefi zeminini güçlendirdi. Daha sonra varoluşçuluk, postyapısalcılık (özellikle Foucault ve Deleuze), durumcular ve postanarşizm akımları Stirner'den çeşitli biçimlerde beslendi. Stirner bugün hem anarşizm tarihinde hem de modern özne eleştirisinin başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilmektedir.
Benjamin Tucker (1854-1939)
Benjamin Ricketson Tucker, 17 Nisan 1854'te Massachusetts'in South Dartmouth kasabasında, dürüst ve liberal-Quaker geleneğinden gelen bir tüccar ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. New Bedford'da geleneksel bir eğitim aldı; ailesi onu yüksek öğrenim için Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne (MIT) gönderdi. Ancak Tucker'ın akademik kariyere ilgisi sürekli azaldı; ilgisi giderek radikal düşüncelere ve yayıncılığa kaydı.
Genç Tucker'ın siyasi dönüşümünde belirleyici an, 1872'de Boston'da düzenlenen New England İşçi Reformu Birliği toplantısıydı. Burada Josiah Warren ve William B. Greene gibi Amerikan özgürlükçü geleneğinin önde gelen figürleriyle tanıştı. Warren özellikle önemliydi: Tucker'ın sonradan benim öğretmenim diye anacağı bu adam, on dokuzuncu yüzyılın başında New Harmony deneyimini yaşamış, oradan Owen'cı sosyalizmin başarısızlığını gözlemleyerek kendi mülkiyetin egemenliği ve bireysel egemenlik öğretisini geliştirmişti. Tucker'ın düşüncesinin Amerikan kökleri büyük ölçüde Warren'a uzanır.
1874'te Tucker Avrupa'ya gitti; bu yolculuk düşüncesini biçimlendirdi. Paris'te Proudhon'un yapıtlarıyla doğrudan tanıştı; bu karşılaşma ona ileride hayatının en büyük çevirmenlik projesini verecekti. Geri döndüğünde Amerikan radikal yayıncılığının içine girdi.
1881'de Tucker'ın ömrünün asıl eserini başlattığı yıl oldu: Liberty (Özgürlük) adlı derginin ilk sayısını yayımladı. Dergi yirmi yedi yıl, 1908'e kadar aralıksız yayımlandı ve Amerikan bireyci anarşizminin felsefi merkezi haline geldi. Liberty'nin sloganı tek başına Tucker'ın felsefi konumunu özetler: Cumhuriyetin kızı değil, kız kardeşi. Burada Tucker'ın amacı, anarşizmi otoriter devlet sosyalizminden olduğu kadar Amerikan cumhuriyetçi sisteminin ikiyüzlü özgürlük söyleminden de ayrıştırmaktı.
Liberty sayfalarında Tucker, yalnızca kendi yazılarını yayımlamadı; aynı zamanda dönemin tüm radikal düşüncesini Amerikan okuruna taşıdı. Proudhon'un Mülkiyet Nedir? eserinin İngilizce çevirisini yaptı; Bakunin'in Tanrı ve Devlet'ini, Stirner'in Biricik ve Mülkiyeti'ni İngilizceye kazandırdı. Bu çeviriler bugün hâlâ standart referanslardandır. Aynı zamanda George Bernard Shaw, Voltairine de Cleyre, Lysander Spooner ve birçok başka önemli düşünürün yazılarını da Liberty'de yayımladı.
Tucker'ın kendi felsefi konumu özgün bir senteze dayanır. Kendisini bireyci anarşist ve Boston anarşisti olarak tanımlardı. Hareket noktası dört temel tekele yönelik bir eleştiriydi: para tekeli (devletin para basma yetkisini kullanması), toprak tekeli (kullanılmayan toprakların mülkiyeti üzerindeki yasal tekel), gümrük tekeli (ulusal ekonomik sınırlar) ve patent tekeli (fikirler üzerinde yasal mülkiyet). Tucker için kapitalizmin sömürücü yönleri özünde kapitalizmin kendisinden değil, devletin bu dört tekeli koruyup kollamasından kaynaklanıyordu. Tekeller kalktığında piyasa rekabet aracılığıyla kendiliğinden kâr oranlarını ve faiz oranlarını sıfıra yaklaştıracak; işçi emeğinin tam karşılığını alacaktı. Tucker buna özgür piyasa sosyalizmi adını verdi — bugün için çelişkili görünen ama kendi tarihsel bağlamında tutarlı bir kavram.
Devlet meselesinde Tucker uzlaşmazdı: devlet bireyin egemenliğine yönelmiş sistematik bir saldırıdır. Onun yerine, gönüllü ilişkiler aracılığıyla işleyen, savunma birliklerinin pazardaki diğer hizmetler gibi rekabet ettiği bir toplum öngörüyordu. Bu vizyon, sonradan yirminci yüzyılda anarko-kapitalizm ve daha geniş özgürlükçü gelenekler tarafından farklı biçimlerde devralındı; ancak Tucker hiçbir zaman kapitalist olarak tanımlanmadı, kendisi sömürüye sermayenin getirisinden değil, devletin koruduğu ayrıcalıklardan kaynaklanan bir olgu olarak baktı.
Tucker hayatı boyunca büyük bir entelektüel polemikçiydi. Liberty sayfalarında Marx ile, Henry George'un Tek Vergi savunucularıyla, kolektivist anarşistlerle ve Amerikan reformist hareketleriyle sayısız tartışmaya girdi. Aynı dönemin Amerikan anarşizmindeki diğer eğilimlerle — özellikle Johann Most ve Emma Goldman'ın temsil ettiği kolektivist-isyancı çizgiyle — gergin bir ilişkisi vardı.
1908'de büyük bir felaket yaşandı: Tucker'ın kitabevi ve Liberty arşivi bir yangında bütünüyle yok oldu. Bu kayıp onu derinden sarstı; aynı yıl Liberty'yi de kapattı ve Amerika'yı terk ederek Avrupa'ya yerleşti. Önce Fransa'da, sonra Monako'da yaşadı. Yaşamının kalan otuz yılını sürgünde, görece bir yalnızlık içinde geçirdi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'nın gelişine derin bir karamsarlıkla baktı; mektuplarında anarşist hareketin geleceği konusunda artan bir umutsuzluk dile getirdi.
22 Haziran 1939'da Monako'da hayatını kaybetti. Ardında, Amerikan radikal düşüncesinin en sistemli ve en derinlikli yayıncılık projelerinden birini bıraktı. Liberty'nin yirmi yedi yıllık tam koleksiyonu bugün anarşist düşüncenin temel arşivlerinden biri olarak kabul edilir.
Lysander Spooner (1808-1887)
Lysander Spooner, 19 Ocak 1808'de Massachusetts'in Athol kasabasında doğdu. Çiftçi bir ailenin altıncı çocuğuydu. Düzenli bir hukuk eğitimi alma şansı olmadı; ancak Worcester'da iki tanınmış hukukçunun yanında çıraklık yaparak hukuk pratiğini öğrendi. Massachusetts yasaları, hukuk diplomasının olmaması nedeniyle onun avukatlık yapmasını yasaklıyordu — bu kural varlıklı sınıfların avukatlık mesleğini koruma altına almasının tipik bir örneğiydi. Spooner buna boyun eğmedi; yasaya rağmen avukatlık yapmaya başladı ve Massachusetts eyalet meclisini, kuralı tamamen kaldırmaya zorlayan bir kamuoyu kampanyası yürüttü. Bu erken galibiyet, onun ömür boyu sürecek devlet karşıtı mücadelesinin habercisiydi.
Spooner'ın hayatındaki en sıra dışı girişimlerden biri 1844'te kurduğu Amerikan Mektup Şirketi'dir (American Letter Mail Company). Federal hükümetin posta hizmeti üzerindeki tekelini meşru olmayan bir devlet imtiyazı olarak gören Spooner, kendi özel posta şirketini kurdu ve federal posta servisinden çok daha düşük fiyatlarla mektup taşımaya başladı. Şirket büyük ilgi gördü ve federal posta hizmetinin fiyat indirimine gitmesine yol açtı. Ancak ABD Kongresi 1845'te yeni bir yasayla özel posta şirketlerini açıkça yasakladı; Spooner'ın şirketi kapanmak zorunda kaldı. Bu olay onun için somut bir kanıt oldu: devlet ekonomik tekellerini koruma altına almak için yasayı sopa olarak kullanırdı.
Spooner'ın en ünlü mücadelesi ise köleliğe karşı verdiği teorik savaştır. 1845'te yayımladığı Köleliğin Anayasaya Aykırılığı (The Unconstitutionality of Slavery) adlı eser, Amerikan abolisyonist hareketi içinde büyük bir tartışma yarattı. William Lloyd Garrison gibi önde gelen abolisyonistler, ABD Anayasası'nın köleliği koruyan bir belge olduğunu ve bu yüzden yırtılıp atılması gerektiğini savunuyordu. Spooner ise çok daha radikal bir tez ileri sürdü: Anayasa, doğru biçimde okunduğunda köleliği zaten yasaklıyordu; çünkü hiçbir insanın bir başkasını mülk olarak sahiplenmesi doğal hukukun en temel ilkesine aykırıdır. Köleliği destekleyen yasalar, Anayasa'ya değil; doğal hukukun açık ihlaline dayanıyordu ve bu yüzden meşru değildi.
İç Savaş sırasında ve sonrasında Spooner'ın tutumu daha da uzlaşmaz hale geldi. Köleliğin kaldırılmasını desteklemekle birlikte, Kuzey'in Güney'e karşı savaşının köleleri kurtarmak için değil; federal merkezi otoriteyi pekiştirmek için yapıldığını savundu. 1867-1870 arasında yayımladığı No Treason (İhanet Yok) başlıklı broşür dizisi, Amerikan siyasal felsefesinde benzersiz bir konuma sahiptir. Burada Spooner kendi döneminin en yaygın siyasi mitlerinden birine — toplumsal sözleşme fikrine — köklü bir saldırı yöneltti.
Spooner'ın argümanı keskindi: Anayasa bir sözleşme olduğunu iddia eder; ama bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için tarafların imzasının olması gerekir. Anayasa'nın altında yaşayan milyonlarca insan onu hiç imzalamamıştı; üstelik onları imzalamaya davet eden de olmamıştı. Doğmak suretiyle bir sözleşmeye taraf olunamaz; başkalarının yüz yıl önce imzaladığı bir belge, ne kendinizi ne de torunlarınızı bağlayabilir. Dolayısıyla Anayasa hukuki bir sözleşme olarak meşru değildir; olsa olsa fiili bir güç ilişkisinin meşrulaştırma örtüsüdür. Spooner bu noktada şöyle yazar: anayasanın altında imzası bulunmayan kişiyi anayasaya bağlı saymak, soygunculuğu yasal kılmaktan farksızdır.
No Treason'ın 6 No'lu kitabında dile getirdiği bir başka ünlü gözlem şudur: vergileri savunanlar onu rıza temelli olduğunu söyler; ama vergiyi vermeyene ne olur? Hapse atılır. Öyleyse vergi gönüllü bir katkı değil; silahlı baskıyla toplanan bir haraçtır. Devletin ekmek yiyene vergi vermesi gerektiği fikriyle bir yol kesicinin yolcudan para istemesi arasında özsel bir fark yoktur — tek fark, devletin bu işi sistematik ve yasal kılığa bürünmüş biçimde yapmasıdır.
Spooner doğal hukuk geleneğine derinden bağlıydı. Onun için meşru hukuk, devletin yazdığı yasa değil; insanın akıl yoluyla erişebileceği doğal adalet ilkeleridir. Eğer bir yasa doğal hukuka aykırıysa, o yasa sadece yasal görünüştedir; gerçek anlamda meşru değildir ve hiç kimseyi vicdanen bağlamaz. Bu çerçeveden bakıldığında Spooner için pek çok mevcut yasa — köleliği koruyan yasalar, posta tekeli, vergi sistemi, savaş ilanları — özünde yasallaştırılmış zorbalıktan ibarettir.
Spooner aynı zamanda jüri yargılamasının (trial by jury) önemli bir savunucusuydu. 1852'de yayımladığı Jüri Yargısı denemesinde, jürilerin yalnızca olguları değil, uygulanan yasanın adil olup olmadığını da değerlendirebilmesi gerektiğini savundu. Bu görüş — bugün jury nullification (jüri iptali) adıyla bilinir — yasama gücüne karşı doğrudan halkın elinde bir engel olarak işler.
Köleliğe karşı kararlı mücadelesi onu radikal abolisyonist John Brown ile aynı çevreye yaklaştırdı; Brown'un Harpers Ferry baskınına ilişkin sempatisini gizlemedi.
Lysander Spooner 14 Mayıs 1887'de Boston'da hayatını kaybetti. Yaşamı boyunca tutarlı bir tek temaya bağlı kaldı: hiçbir insanın başka bir insanı veya kurumu kendisine itaate zorlamaya hakkı yoktur. Bu temadan asla taviz vermediği için hiçbir dönemde geniş bir kitleye ulaşamadı. Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1970'lerden sonra Murray Rothbard gibi figürlerin etkisiyle Spooner Amerikan özgürlükçü düşüncesinin temel referans isimlerinden biri haline geldi. Bugün hem anarşist hem de daha geniş özgürlükçü gelenekler içinde, devletin meşruiyetine yönelik en sert sistematik eleştirilerden birinin sahibi olarak kabul edilir.
Max Stirner'ın Egoist Anarşizmi
Max Stirner'in düşüncesini anarşizm başlığı altında ele almak, en baştan bir uyarıyı gerektirir; çünkü Stirner'in "anarşizmi", bu kelimeden genellikle anlaşılan şeyle taşıdığı ilişki kadar taşımadığı ilişkiyle de tanımlanır. Stirner kendisini hiçbir zaman "anarşist" olarak adlandırmadı; onun düşüncesinin merkezinde ne bir toplum tasarısı, ne bir devrim programı, ne de kurulacak özgür bir düzenin hayali vardı. Buna rağmen düşünce tarihi onu genellikle bireyci anarşizmin, özellikle de "egoist anarşizm" denilen damarın en erken ve en radikal kaynağı sayar. Bu çelişkili konum, aslında Stirner'i anlamanın anahtarıdır: o, devleti reddeder ama bir başka düzen kurmak için değil; otoriteye karşı çıkar ama insanlığın kurtuluşu için değil; yalnızca ve yalnızca tek tek bireyin, kendi deyişiyle "biricik"in (der Einzige) adına. Stirner'in tek büyük eseri, 1844'te yayımlanan "Biricik ve Mülkiyeti"dir (Der Einzige und sein Eigentum). Adı bile bütün felsefesini özetler: merkezde biricik olan birey durur ve her şey onun "mülkü", yani ona ait olandır. Stirner bu kitabı, kendi döneminin egemen düşünce akımlarına, özellikle Hegel sonrası Alman felsefesine ve o dönemde yükselen hümanizme, liberalizme ve sosyalizme karşı bir saldırı olarak yazdı. Hedefi yalnızca din ya da devlet değildi; aynı zamanda bireyi kendisinden başka bir şeye hizmet etmeye çağıran her türlü yüce kavramdı. Düşüncesinin kalbinde kendisine özgü bir kavram durur: hayaletler ya da sabit fikirler (Almanca "Spuk", çoğu zaman "hayalet" ya da "umacı" diye çevrilir). Stirner'e göre insan zihni, kendi yarattığı soyutlamaların esiri olmuştur. Tanrı, ahlâk, devlet, hukuk, insanlık, millet, toplum, hatta "hak" ve "özgürlük" gibi kavramlar bile; bunların hepsi, onun gözünde, gerçek varlıklar değil, insanların zihninde yaşayan hayaletlerdir. Ama bu hayaletler zararsız değildir: insanlar onlara tapar, onlar uğruna kendisini feda eder, onların adına birbirine boyun eğdirir. İnsan, kendi kafasında yarattığı bu putlara hizmet ederken, asıl gerçek olan tek şeyi, yani kendisini unutur. Stirner'in en çarpıcı iddiası budur: dinin Tanrısı ile hümanizmin "İnsanlık"ı, devletin "kanunu" ile devrimcinin "davası" arasında özde hiçbir fark yoktur; hepsi bireyi kendi üstünde bir şeye tabi kılan birer sabit fikirdir. Bir insan Tanrı için kendisini feda ettiğinde ne kadar köleyse, "insanlık", "vatan" ya da "toplum" için feda ettiğinde de o kadar köledir. Stirner için kutsal olan her şey bir zincirdir. Bu noktada onun en çok yanlış anlaşılan kavramı devreye girer: egoizm. Stirner bir "egoist" olduğunu söyler ve kendi felsefesini egoizm üzerine kurar; ama buradaki egoizm, gündelik dildeki bencillik, açgözlülük ya da başkasına zarar vermek anlamına gelmez. Stirner'in egoizmi çok daha temel bir şeydir: bireyin kendisini her değerin, her kararın, her eylemin çıkış noktası yapmasıdır. Egoist, kendisinden başlar; hiçbir dışsal ilkeye, hiçbir kutsala, hiçbir "yapmalısın"a peşinen boyun eğmez. Bir şeyi, ona öyle buyrulduğu için değil, kendisi öyle istediği için yapar. Stirner'e göre zaten herkes özünde egoisttir; ama çoğu insan bunu gizleyen ve kendisini bir davaya adamış gibi yapan "isteksiz egoisttir". Onun çağrısı, insanın "istekli egoist" olmasıdır: kendi çıkarını bir hayaletin arkasına saklamayı bırakıp onu açıkça sahiplenmesi. Egoizmin bu tanımından, Stirner'in en özgün ve benim de sevdiğim bir kavram doğar: insanın sadece kendisine ait olması (Eigenheit, "ownness"). Stirner için gerçek özgürlük, soyut bir "özgürlük" idealine ulaşmak değildir; çünkü "özgürlük" de bir hayalettir, herkesin içini farklı doldurduğu boş bir kalıptır. Gerçek olan şey, insanın kendisine ait olmasıdır: bireyin kendi üzerinde hiçbir dışsal gücün ve hiçbir sabit fikrin hüküm kurmasına izin vermemesi, insanın kendisini geri kazanmasıdır. Özgürlük "bir şeyden kurtulmak"tır; kendine ait olmak ise "kendine sahip olmak"tır. Ve Stirner ikincisini seçer, çünkü bir insan zincirlerinden kurtulup yeni bir efendiye, bir ideale ya da bir davaya teslim olabilir; ama kendisine ait olan biri hiçbir efendiyi kabul etmez. Buradan onun ünlü mülkiyet anlayışı da çıkar: mülkiyet bir hak değil, bir güç meselesidir. Ona göre bir şey, elimde tutabildiğim, savunabildiğim ve kullanabildiğim sürece benimdir; doğal bir hak ya da kutsal bir yasa onu bana verdiği için değil, ben onu fiilen elimde tutabildiğim için bana aittir. Böylece Stirner "mülkiyet hakkı" kavramını da bir hayalet olarak reddeder ve yerine çıplak bir güç ilişkisi koyar. Bütün bu yıkımın ardından gelen soru şudur: Stirner devleti ne yapar? Cevap nettir: onu tümüyle reddeder, ama klasik anarşistlerden bambaşka bir gerekçeyle. Bakunin ya da Kropotkin için devlet, özgür ve eşit bir toplumun önündeki engeldir; onu yıkmak, daha adil bir düzen kurmak içindir. Stirner için ise devlet, her şeyden önce bireyin kendisine ait oluşunun düşmanıdır. Devlet ancak bireyin kendi iradesini bir "üst irade"ye tabi kılmasıyla ayakta durur; varlığı, tek tek bireylerin kendi güçlerinden vazgeçmesine dayanır. Ona göre devlet ile birey arasındaki ilişki uzlaşmaz bir düşmanlıktır: birinin varlığı, ötekinin boyun eğmesini ve köle olmasını gerektirir. Ama dikkat: Stirner devleti bir kurum olarak "yıkma" davasına da soyunmaz; çünkü bir "dava"ya adanmak da bir hayalete hizmet etmek olurdu. Onun derdi devleti devirmek değil, ona hiçbir kutsallık atfetmemek ve onu bir güç olarak görüp kendi çıkarı elverdiğinde kullanmak, elvermediğinde ise reddetmektir. Devlet, egoist için kutsal bir otorite değil, karşılaşılan bir engel ya da bir araçtır, o kadar. Peki Stirner hiçbir birliktelik önermez mi? İşte burada onun en özgün siyasal kavramı devreye girer: "Egoistler Birliği" (Verein von Egoisten). Stirner insanların bir arada yaşamasına karşı değildir; karşı olduğu şey, bu birlikteliğin bir "kutsal"a, bir zorunluluğa ve bir üst-iradeye dönüşmesidir. "Toplum" (Gesellschaft) onun için bir hayalettir, çünkü bireyi kendisine tabi kılar, ondan fedakârlık ister, onu bir üyeye indirger. Egoistler birliği ise bunun tam tersidir: tümüyle gönüllü, tümüyle çıkar temelli ve her an dağılabilir bir ilişkidir. İki ya da daha çok egoist, yalnızca kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece bir araya gelir; birliktelik onların üzerinde bir güç hâline geldiği, onlardan fedakârlık istemeye başladığı an, egoist ondan çekilir. Birlik bireye hizmet eder, birey birliğe değil. Stirner bunu açıkça söyler: egoist, insan toplumunun iyiliğini gözetmez; onu yalnızca kullanır, ve onu tümüyle kullanabilmek için kendi mülkü hâline getirir, yani onu bir kutsal olmaktan çıkarıp kendi aracına dönüştürür. Bu, devletin ve toplumun tam karşısına konmuş bir birliktelik modelidir: hiyerarşisiz, yükümlülüksüz ve kutsalsız bir düzen. Şimdi başa dönüp Stirner'in anarşizmle ilişkisini netleştirebiliriz. Onu anarşist geleneğe bağlayan şey açıktır: devleti, otoriteyi ve dışsal her tahakkümü reddeder; bireyin kendi üzerindeki mutlak egemenliğini savunur; ve gönüllü, hiyerarşisiz birliktelik dışında hiçbir toplumsal bağı meşrû saymaz. Bu yönleriyle, özellikle Amerikan bireyci anarşistleri (Benjamin Tucker gibi) ve sonraki egoist anarşistler üzerinde derin bir etki bıraktı; hatta bazı anarşist-komünistler bile onun "sabit fikir" eleştirisini değerli buldu, çünkü Stirner onlara şunu hatırlattı: devleti ve sermayeyi yıkıp da ahlâkı, görevi, veya "insanlık" idealini olduğu gibi bırakan bir anarşist, işi yarım bırakmış olur. Ama Stirner'i klasik anarşizmden ayıran şey de en az bu kadar önemlidir: klasik anarşizm bir toplumsal kurtuluş hareketidir, insanlığın özgürleşmesini ister, bir gelecek tasavvuru vardır. Stirner'in ise böyle bir davası yoktur; insanlığı kurtarmak bir yana, "insanlık"ı da bir hayalet sayar. Onun için mesele, herkesin özgürleştiği bir düzen kurmak değil, tek tek her bireyin kendi hayaletlerini kendisi için parçalamasıdır. Bu yüzden bazı düşünürler onu klasik anlamda bir anarşist saymaz; ama saysın saymasın, Stirner hiç kuşkusuz bireyci anarşizmin en radikal isimlerinden biridir. Sonuçta Max Stirner'in anarşizmi, bir düzen önerisi değil, bir zihinsel özgürleşme çağrısıdır. O, insana yeni bir toplum, yeni bir yasa, yeni bir ideal sunmaz; tam tersine, insana sunulan bütün ideallerin, yasaların ve kutsalların birer hayalet olduğunu, ve bireyin bunların hiçbirine değil, yalnızca kendisine ait olduğunu söyler. Onun isyanı, devlete karşı bir isyandan çok daha geniştir: bireyi kendisinden koparıp bir soyutlamaya bağlayan her şeye karşı bir isyandır Stirner'ın isyanı. Belki de bu yüzden Stirner, anarşist geleneğin hem içinde hem de kıyısında durur: devleti reddetmekte en radikal olanlardan biridir, ama onu reddederken bile hiçbir yeni kutsala, hatta "anarşizm"in kendisine bile bağlanmayı reddeder. Geriye bıraktığı tek şey, çıplak ve sahipsiz birey, yani biricik olandır.
Lysander Spooner'ın Bireyci Anarşizmi
Lysander Spooner (1808-1887), 19. Yüzyıl Amerikan bireyci anarşizminin en özgün ve en inatçı figürlerinden biridir; bir hukukçu, bir kölelik karşıtı, bir girişimci ve her şeyden önce, otoriteye karşı doğal hukuku kalkan olarak kullanan bir düşünürdür. Onu diğer anarşistlerden ayıran şey, isyanını ne bir sınıf davasına, ne bir devrim programına, ne de bir topluluk idealine dayandırmasıdır; Spooner isyanını tek bir zemine, "doğal adalet" dediği evrensel bir ilkeye dayandırır. Ona göre her insanın, doğuştan gelen, hiçbir devletin veremeyeceği ve alamayacağı hakları vardır; ve devlet, tam da bu hakları çiğnediği için gayrimeşrûdur. Spooner'ın anarşizmi, bu yüzden, soğuk bir hukuk mantığının içinden yükselen bir başkaldırıdır: bir avukatın, kendi mesleğinin araçlarını devletin kendisine karşı çevirmesidir. Spooner kendisini çoğu zaman açıkça "anarşist" olarak adlandırmadı, ama düşünce tarihi onu tereddütsüz Amerikan bireyci anarşizminin, özellikle de Boston merkezli bireyci gelenek denilen damarın en önemli isimlerinden biri sayar. Josiah Warren, Stephen Pearl Andrews ve özellikle onun en büyük hayranı olan Benjamin Tucker ile birlikte anılır. Ama Spooner'ı bu gelenek içinde bile özgün kılan bir yanı vardır: o, doğal hukuk geleneğinin son büyük temsilcisiydi. Onun çağdaşı pek çok düşünür ahlâkı görecelileştirip faydacı hesaplara indirgerken, Spooner sonuna kadar "nesnel bir adalet bilimi" olduğunu savundu. Bu yönüyle o, hem geçmişin (on yedinci ve on sekizinci yüzyılın doğal hukuk geleneğinin) son mirasçısı, hem de geleceğin (yirminci yüzyıl özgürlükçü düşüncesinin) bir habercisi olarak, iki çağ arasında durur. Lysander Spooner'ın bütün düşüncesinin temelinde tek bir soru yatar: "Hukuk nedir?" Ve onun bu soruya verdiği cevap, bütün sistemini belirler. Spooner'a göre gerçek hukuk, bir parlamentonun çıkardığı yasalar değildir; gerçek hukuk, "doğal adalet"tir, yani insanların icat etmediği, aksine keşfettiği evrensel ve değişmez bir ilkedir. Tıpkı matematik ya da fizik gibi, adaletin de nesnel bir bilimi vardır ona göre; ve bu bilim, insan yapımı yasalardan tümüyle bağımsızdır. Bu noktadan Spooner çok radikal bir sonuca varır: eğer bir yasa doğal adalete aykırıysa, o yasa hiçbir geçerliliğe sahip değildir. Bir meclisin bir şeyi "yasa" ilan etmesi, onu meşrû kılmaz; çünkü meşruiyetin kaynağı meclis değil, doğal adalettir. 1882 tarihli "Doğal Hukuk ya da Adalet Bilimi" adlı incelemesinin uzun alt başlığı bu tezi açıkça duyurur: bütün yasama faaliyeti, ona göre, bir saçmalık, bir gasp ve bir suçtur. Çünkü yasama, var olmayan bir yetkiyi, yani bir grup insanın diğer herkes adına kural koyma yetkisini, kendisinde varmış gibi kullanmasıdır. Spooner'ın doğal hukuk anlayışının kalbinde, benim de aşina olduğum bir kavram durur: insanın kendisine sahip olması (self-ownership). Ona göre her insan kendi kendisinin sahibidir; kendi bedeninin, kendi emeğinin ve kendi hayatının. Bu kendine-sahip-olma ilkesinden, Spooner bütün haklar sistemini türetir. Madem her insan kendisine aittir, o hâlde hiç kimse bir başkasının efendisi olamaz; ne bir köle sahibi bir köleye, ne de bir devlet bir yurttaşa. İşte Spooner'ın hem kölelik karşıtlığı hem de devlet karşıtlığı, aynı tek ilkeden doğar: kimse kimsenin sahibi olamaz. Bu yüzden onun için kölelik ile devlet arasında özde bir akrabalık vardır; ikisi de bir insanın bir başkası üzerinde, onun rızası olmadan hüküm kurmasıdır. Spooner, kölelik karşıtı mücadelesini ve devlet karşıtlığını hiçbir zaman birbirinden ayrı iki dava olarak görmedi; ikisi de aynı ilkenin, yani her insanın kendisine ait olduğu ilkesinin sonucuydu. Spooner bu ilkeyi yalnızca kâğıt üzerinde savunmadı; aynı zamanda hayatında da uyguladı. Kölelik karşıtı en güçlü metinlerinden biri olan "Köleliğin Anayasaya Aykırılığı" (1845, 1860), döneminin kölelik karşıtları arasında büyük yankı uyandırdı; Spooner burada, hukukun inceliklerini kullanarak köleliğin anayasal bir temeli olamayacağını savundu. Ama onun en cesur eylemlerinden biri hukuk alanının dışındaydı: 1844'te, Amerikan Mektup Şirketi'ni (American Letter Mail Company) kurdu ve devletin posta tekeliyle doğrudan rekabete girdi. Şirketi devletin hizmetinden daha ucuz ve daha verimliydi; tam da bu yüzden devlet onu yasal baskılarla iflasa zorladı. Bu olay, Spooner için teorisinin canlı bir kanıtıydı: devlet, "hizmet" dediği şeyi aslında zorla dayatılan bir tekel olarak sürdürüyordu; rekabete izin vermiyordu, çünkü onun meşrûiyeti hizmetin kalitesinden değil, zordan ve tahakkümden geliyordu. Spooner'ın en ünlü ve en sarsıcı eseri ise, Amerikan İç Savaşı'nın hemen ardından yazdığı "İhanet Yok" (No Treason) başlıklı üç denemedir; özellikle 1870 tarihli altıncısı, "Hiçbir Otoritenin Anayasası" (The Constitution of No Authority). Bu metinde Spooner, Amerikan siyasetinin en kutsal belgesine, yani Anayasa'ya doğrudan saldırır ve şu yıkıcı iddiayı ileri sürer: Anayasa, onu bizzat imzalamamış hiç kimse üzerinde hiçbir meşrû otoriteye sahip değildir. Onun mantığı çürütülmesi zor biçimde basittir. Bir sözleşme, ancak onu imzalayanları bağlar. Anayasa'yı ise ne bugün yaşayan hiç kimse imzaladı, ne de imzalayanlar onu gelecek kuşaklar adına imzalama yetkisine sahipti. O hâlde Anayasa, çoktan ölmüş birkaç insanın, kendilerinden sonra doğacak olan milyonlarca insan adına yaptığı ve o milyonların hiçbir zaman onaylamadığı bir belgedir. Böyle bir belgenin bugün yaşayan hiç kimse üzerinde hükmü olamaz; böyle bir şeyin hüküm yetkisi olduğu iddia ediliyorsa, bu hüküm rızaya değil, yalnızca zora ve gaspa dayanır. Bu argümandan Spooner, vergilendirme ve temsil üzerine de aynı derecede keskin sonuçlar çıkarır. Ona göre rıza alınmadan toplanan vergi, hırsızlıktan başka bir şey değildir; ve eğer "rızasız vergilendirme soygun değildir" dersek, o zaman herhangi bir soyguncu çetesinin de kendisini "devlet" ilan edip bütün soygunlarını yasallaştırabileceğini kabul etmek zorunda kalırız. Spooner için oy vermek de gerçek bir rıza sayılmaz; çünkü insana sunulan seçenek, düzeni kabul edip etmemek değil, yalnızca o düzen içinde kendisine kimin hükmedeceğini seçmektir. Onun ünlü ifadesiyle, bir insan birkaç yılda bir kendisine yeni bir efendi seçmesine izin verildi diye daha az köle olmaz. Temsil, Spooner'ın gözünde, rızanın kendisi değil, rıza yanılsamasıdır; gerçek onay ise ancak tek tek her bireyin özgür ve açık kabulüyle var olabilir, ki devlet böyle bir onayı hiçbir zaman aramaz. Spooner'ın düşüncesinin bir başka önemli boyutu, ahlâk ile hukuk arasında çizdiği keskin ayrımdır; bunu en açık biçimde 1875 tarihli "Kötü Alışkanlıklar Suç Değildir" (Vices Are Not Crimes) adlı eserinde ortaya koyar. Burada Spooner çok net bir ayrım yapar: suç, bir insanın bir başkasının şahsına ya da mülküne zarar verdiği eylemdir; kötü alışkanlık ise, bir insanın yalnızca kendisine ya da kendi mülküne zarar verdiği eylemdir. İkisi arasındaki fark, başkasına verilen zararın varlığıdır. Bir insan içki içebilir, kumar oynayabilir, kendi sağlığını ya da servetini heba edebilir; bütün bunlar onun kendi hayatı üzerindeki tasarrufudur ve kimseye zarar vermediği sürece, hiçbir devletin bunları yasaklamaya hakkı yoktur. Spooner'a göre devletin "kötü alışkanlıkları" suç sayıp cezalandırması, bireyin kendi mutluluğunu kendi bildiği gibi arama hakkını, yani kendine-sahip-olmanın özünü ihlal etmektir. Bu ayrım, onun bireyciliğinin belki de en somut ifadesidir: her insanın hayatı kendisinindir, ve insanın kendisine zarar verme özgürlüğü bile bu hakkın bir parçasıdır. Spooner'ı klasik anarşistlerden, özellikle Bakunin ya da Kropotkin gibi toplumcu anarşistlerden ayıran şey, tam da bu bireyci ve hukukçu zemindir. Bakunin için mesele kolektif bir kurtuluş, sınıfların ortadan kalkması ve toplumsal bir devrimdi; Spooner için ise mesele, tek tek bireyin doğal haklarının korunmasıydı. Spooner bir devrimci değil, bir hukuk adamıydı; devleti barikatlarda değil, kendi mantıksal tutarsızlığında yenmeye çalıştı. Onun silahı ayaklanma değil, argümandı: devletin kendi meşrûiyet iddialarını alıp, o iddiaların içeriden çöktüğünü göstermek. Ama Spooner'ı yalnızca kolektivist anarşizmden değil, mülkiyeti tümüyle reddeden anlayışlardan da ayıran temel bir nokta vardır ve bunu açıkça belirtmek gerekir: Spooner için mülkiyet bir tahakküm değil, doğal bir haktır. O, kendine-sahip-olma ilkesinden mülkiyetsizliği değil, tam tersine emek-temelli bir mülkiyet hakkını türetir. Ona göre bir insan neyi kendi emeğiyle üretmiş ya da gönüllü değişimle edinmişse, o şey onun meşrû mülküdür; ve bu, ister kişisel bir eşya ister bir üretim aracı olsun, fark etmez. Spooner, sonraki sosyalist geleneğin yaptığı "kişisel mülkiyet" ile "özel mülkiyet" ayrımını yapmaz ve kabul etmez; onun için mülkiyetin meşrûiyeti, ne kullanıldığından değil, nasıl edinildiğinden gelir. Bu yüzden Spooner'ın hayali, ortak mülkiyete dayalı bir topluluk da, mülkiyetin tümüyle ortadan kalktığı bir düzen de değildir; onun isteği her bireyin kendi emeğinin ürününe sahip olduğu, kimsenin devlet tekelleri tarafından engellenmediği ve gönüllü sözleşmeler dışında hiçbir bağın meşrû sayılmadığı bir düzendir. Onun bireyciliği, mülkiyeti reddederek değil, onu her bireyin doğal hakkı sayarak kurulur. Sonuçta Lysander Spooner'ın bireyci anarşizmi, doğal hukukun devlete karşı çevrilmiş hâlidir. O, insanlara yeni bir ütopya ya da yeni bir toplum düzeni vaat etmez; yalnızca şunu söyler: her insanın doğuştan gelen hakları vardır, bu haklar hiçbir yasama meclisinin, hiçbir anayasanın, hiçbir çoğunluğun elinde değildir, ve bu haklara dokunan her otorite, ne kadar meşrû görünürse görünsün, özünde bir gasptan ibarettir. Spooner'ın büyüklüğü, bu iddiayı öfkeli bir manifestoyla değil, bir hukukçunun soğukkanlı kesinliğiyle savunmasındadır; devleti mahkûm ederken bile, onu kendi yasalarının ve kendi belgelerinin mantığıyla mahkûm eder. Belki de bu yüzden onun sesi bugün hâlâ rahatsız edicidir: çünkü Spooner, hiç kimsenin yüksek sesle sormaya cesaret edemediği soruyu sorar. Mesele kimin yöneteceği değildir; mesele, herhangi birinin başkalarını yönetmeye hakkı olup olmadığıdır.
Benjamin Tucker'ın Bireyci Anarşizmi
Benjamin Tucker (1854-1939), Amerikan bireyci anarşizminin belki de en sistematik ve en etkili ismidir; Benjamin Tucker bir düşünür olduğu kadar, aynı zamanda bir yayıncı ve bir tartışma örgütleyicidir. Onun anarşizmi ne Bakunin'in kolektivizmine ne de Kropotkin'in komünist toplumuna benzer; Tucker'ın silahı ayaklanma değil, matbaaydı. Otuz yıla yakın çıkardığı "Liberty" (Özgürlük) dergisi aracılığıyla, bireyci anarşizmi dağınık bir sezgi olmaktan çıkarıp tutarlı, tartışılmış ve keskin bir düşünce sistemine dönüştürdü. Onu diğer anarşistlerden ayıran şey, özgürlüğü bir rastgelelik değil, tam tersine gerçek düzenin biricik kaynağı olarak görmesiydi; nitekim derginin adının altına koyduğu meşhur ibare bunu özetler: "Özgürlük: Düzenin kızı değil, anasıdır." Tucker 17 Nisan 1854'te Massachusetts'te, bir Quaker ailesinde doğdu. Genç yaşta radikal çevrelere girdi ve Amerikan bireyci geleneğinin iki büyük ismiyle, Josiah Warren ve William B. Greene ile tanıştı; bu tanışıklık onun düşüncesinin yönünü belirledi. Daha yirmili yaşlarındayken Pierre-Joseph Proudhon'un "Mülkiyet Nedir?" adlı klasik eserini İngilizceye çevirdi; bu, onun hem çevirmen hem de fikir taşıyıcısı olarak kariyerinin habercisiydi. Tucker aynı zamanda Sosyalist Birinci Enternasyonal'in bir üyesiydi; ama onun sosyalizm anlayışı, göreceğimiz gibi, devletçi sosyalizmden köklü bir biçimde ayrılıyordu. 1881'de "Liberty" dergisini çıkarmaya başladı ve 1908'e kadar, bir yangın matbaasını ve bütün birikimini yok edene dek, bu dergiyi bireyci anarşizmin dünya çapındaki merkezi hâline getirdi. Dergi yalnızca Tucker'ın kendi yazılarını değil, Lysander Spooner'dan Voltairine de Cleyre'e, hatta George Bernard Shaw ve Nietzsche'nin ilk çevirilerine kadar geniş bir yelpazeyi yayımladı. Tucker'ın düşüncesinin temelinde kendisine özgü bir paradoks yatar: o, kendisini hem anarşist hem de sosyalist olarak tanımlıyordu. Ama onun "sosyalizm"i devlet eliyle kurulan bir düzen değildi; tam tersine, devletin ortadan kalkmasıyla gerçekleşecek bir şeydi. Tucker'a göre işçinin ezilmesinin kaynağı piyasa ya da rekabet değil, devletin belirli ayrıcalıkları koruyan müdahaleleriydi. Yani sorun, çok fazla özgürlük değil, çok az özgürlüktü. Bu yüzden Tucker devletçi sosyalizme, yani üretimi devlete devreden anlayışa şiddetle karşı çıktı; ona göre bu, bir efendiyi kovup yerine çok daha güçlü bir efendi koymaktan başka bir şey değildi. Onun çözümü, mülkiyeti devlete vermek değil, devletin koruduğu tekelleri kırıp piyasayı gerçekten serbest bırakmaktı. Tucker'ın en özgün ve en sistemli katkısı, işçinin sömürüsünü dört büyük tekele bağlayan analizidir. Ona göre devlet, dört alanda yapay tekeller yaratarak bir sınıfın diğerini sömürmesini mümkün kılıyordu. Birincisi para tekeliydi: devlet, para basma ve bankacılık hakkını sınırlayarak kredinin pahalı kalmasını ve sıradan insanların kendi işlerini kuramamasını sağlıyordu. Tucker'a göre serbest bankacılık olsaydı kredi ucuzlar, herkes kendi üretim aracına sahip olabilir ve ücretli kölelik son bulurdu. İkincisi toprak tekeliydi: devlet, fiilen kullanılmayan toprağın da mülk olarak tutulmasına izin vererek toprak sahiplerinin çalışmadan rant elde etmesine olanak tanıyordu. Üçüncüsü gümrük tekeli, yani devletin ticareti kısıtlayarak belirli üreticileri koruması; dördüncüsü ise patent tekeliydi, yani fikirlerin ve buluşların yapay olarak belirli kişilerin mülkü hâline getirilmesi. Tucker'a göre bu dört tekel ortadan kalktığında sömürünün maddi temeli de çökerdi; çünkü hiç kimse artık, emek harcamadan, yalnızca bir ayrıcalığa sahip olduğu için başkalarının emeğinden pay alamazdı. Tucker'ın mülkiyet anlayışı, tam da bu noktada, hem klasik kapitalizm den hem de komünizm den ayrılır ve Proudhon'dan devraldığı "işgal ve kullanım" ilkesine dayanır. Ama burada bir ayrımı doğru koymak gerekir, çünkü Tucker mülkiyeti tümüyle reddetmez; onu ikiye ayırır. Toprak ve doğal kaynaklar söz konusu olduğunda kullanım şartını koyar: bir insan, fiilen kullanmadığı, ekmediği ve üzerinde yaşamadığı bir toprağı "benim" diye elinde tutamaz; kullanım bittiğinde o toprak üzerindeki iddia da düşer. Bu yüzden Tucker, kullanılmayan toprağın mülk olarak tutulmasına ve ondan rant elde edilmesine karşıdır. Ama emek ürünü olan mallar, yani bir insanın kendi çalışmasıyla ürettiği şeyler söz konusu olduğunda, Tucker tam ve sürekli mülkiyeti kabul eder; çünkü ona göre kişi kendi emeğinin ürününe sahiptir ve bu, kullanımdan bağımsız olarak onun hakkıdır. Yani Tucker'ın kullanım şartı esas olarak toprağa ve doğal kaynaklara özgüdür, her türlü mülke değil. Onun hayali ne herkesin her şeye ortak sahip olduğu bir komün, ne de birkaç kişinin kullanmadığı devasa mülkler biriktirdiği bir kapitalizmdi; her insanın kendi emeğinin ürününe sahip olduğu, kimsenin kullanmadığı toprak üzerinden başkasını sömüremediği bir serbest üreticiler düzeniydi. Tucker'ın düşüncesinde, hayatının ortasında gerçekleşen köklü bir dönüşüm vardır ve bunu belirtmeden onu doğru anlamak mümkün değildir. Başlangıçta Tucker, bireyci anarşizmini "doğal haklar" temeline dayandırıyordu; tıpkı Spooner gibi, insanın doğuştan gelen ve devredilemez hakları olduğunu savunuyordu. Ama 1880'lerin ortasında, Max Stirner'in egoist felsefesiyle tanıştıktan sonra bu zemini tümüyle terk etti. Stirner'in etkisiyle Tucker, "doğal haklar", "ahlâk" ve "adalet" gibi kavramların birer soyutlama ve birer "hayalet" olduğuna kanaat getirdi ve bunları reddetti. Artık ona göre gerçekte yalnızca iki şey vardı: "güç hakkı" ve "sözleşme hakkı." Yani bir insanın bir şeye sahip olması, ona doğal bir hak verildiği için değil, onu elinde tutabildiği ve başkalarıyla gönüllü sözleşmeler yapabildiği içindi. Bu dönüşüm, Tucker'ın kendi dergisinde büyük bir kırılma yarattı; doğal hakları savunan pek çok yazar, bu "egoizme geçiş"i bireyci anarşizmin kendisine ihanet sayarak "Liberty"nin sayfalarından çekildi. Tucker ise bu dönüşümü bir zaaf değil, bir olgunlaşma olarak gördü; ve 1907'de, en gurur duyduğu işlerden birini yaparak, Stirner'in "Biricik ve Mülkiyeti"nin ilk İngilizce çevirisini yayımladı. Tucker'ın anarşizmini pratikte tanımlayan şey, şiddet ve devrim konusundaki tutumuydu. Bakunin ve Kropotkin gibi devrimci anarşistlerin aksine, Tucker ayaklanmaya ve şiddete büyük ölçüde karşıydı; devletin şiddetle değil, ondan gönüllü olarak çekilmekle, onu görmezden gelmekle ve alternatif kurumlar (serbest bankalar, gönüllü birlikler, karşılıklı sözleşmeler) inşa etmekle aşılacağını düşünüyordu. Ona göre devlet, insanlar ona itaât etmeyi bıraktığında ve kendi ihtiyaçlarını özgür sözleşmelerle karşılamaya başladığında kendiliğinden anlamını yitirecekti. Bu yönüyle Tucker'ın anarşizmi bir barikat anarşizmi değil, bir "pasif direniş" ve "kurumsal alternatif" anarşizmiydi. Bu, onu kendi çağında bile tartışmalı kıldı; kimi anarşistler onu fazla ılımlı, fazla "hukukçu" ve fazla piyasacı buldu. Tucker'ı bugün özellikle ilginç kılan, ölümünden sonra hem sağ hem sol taraftan sahiplenilmeye çalışılmasıdır. Serbest piyasayı ve rekabeti savunduğu için bazı modern serbest piyasa savunucuları onu bir öncü sayar; ama Tucker kendisini bir "sosyalist" olarak tanımlıyordu ve kapitalizmin, yani sermayenin emeği sömürmesinin en sert eleştirmenlerinden biriydi. Onun konumu bu iki modern kampın hiçbirine tam oturmaz; çünkü Tucker'ın hayali, ne sermayenin ne de devletin egemen olduğu, tekellerin kırıldığı ve her bireyin kendi emeğiyle özgürce yaşadığı bir düzendi. O, piyasayı savunuyordu ama sermayenin tahakkümüne karşıydı; mülkiyeti kabul ediyordu ama toprak söz konusu olduğunda yalnızca kullanıma dayalı olanı. Bu incelikli konum, onu kolay etiketlenemez bir düşünür yapar. Sonuçta Benjamin Tucker'ın bireyci anarşizmi, özgürlüğü mutlak bir ilke olarak alan, ama onu bir kavga hâli değil, gerçek bir toplumsal düzenin biricik kaynağı sayan bir düşüncedir. Ona göre insanlar, üzerlerindeki yapay tekeller ve devlet zoru kalktığında birbirlerini ezmeye değil, gönüllü sözleşmeler ve karşılıklı çıkar temelinde iş birliğine yöneleceklerdi. Tucker'ın devlete karşı çıkışı bir düzen düşmanlığından değil, tam tersine, devletin gerçek ve kendiliğinden doğan düzeni bozduğu inancından geliyordu. Onun için devlet, düzenin güvencesi değil, düzenin önündeki en büyük engeldi. İşte bu yüzden onun anahtar cümlesi bütün felsefesinin özeti gibidir: "özgürlük, düzenin kızı değil, anasıdır." Yani düzen özgürlükten doğar; özgürlük düzenden değil.
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür