NOMASTER
KOLEKTİVİST ANARŞİZM

Mihail Bakunin

1814-1876

Modern anarşizmin kurucu figürü. Devletin ve dinin birlikte yıkılması gerektiğini savunan, Birinci Enternasyonal'de Marx ile tarihi çatışmasıyla sol düşüncenin seyrini değiştiren devrimci.

Biyografi: Soyludan Devrimciye

Mihail Aleksandroviç Bakunin, 30 Mayıs 1814'te Rusya'nın Tver eyaletine bağlı Priamukhino köyünde, köklü ve varlıklı bir Rus soylu ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Aleksandr Mihayloviç Bakunin, Aydınlanma kültürüyle yetişmiş, İtalya'da yıllarca diplomat olarak çalışmış ve döneminin liberal aristokratları arasında sayılan bir adamdı. Geniş Priamukhino malikânesi yüzlerce serf işçinin emeğine dayanıyordu; ancak ev içinde — özellikle on bir kardeşten büyük olan Mihail için — Hegelci felsefe tartışmalarından romantik şiire, Schiller okumalarından müzik akşamlarına uzanan canlı bir entelektüel iklim hâkimdi. Bu çelişki — kültürlü liberalizmin altında yatan serflik temeli — Bakunin'in ileride özgürlüğün ancak somut tahakküm ilişkilerinin yıkılmasıyla mümkün olabileceği kanısının ilk tohumlarını ekti.

1828'de on dört yaşındayken babası onu Saint Petersburg'daki Topçu Okulu'na gönderdi; bu okul Rus aristokrasisinin oğullarını subay olarak yetiştiren elit kurumlardan biriydi. Bakunin askeri disipline hiçbir zaman uyum sağlayamadı; içkili kavgalara karışıp kalemden atıldı ve Beyaz Rusya'daki bir alaya gönderildi. Burada gördüğü Polonyalı köylülerin sefaleti, Rus İmparatorluğu'nun ulusal baskı politikalarına yönelik ilk somut tepkilerini şekillendirdi. 1835'te yirmi bir yaşında istifa ederek Moskova'ya kaçtı; askerlik kariyerine veda etti.

Moskova'da Stankevich çevresine girdi. Bu çevre, dönemin Rus aydınlarının bir araya gelerek Alman idealizmini — Fichte, Schelling, özellikle Hegel'i — derinlemesine okuduğu, gece yarılarına uzanan felsefi tartışmalarla dolu bir ortamdı. Vissarion Belinski, Aleksandr Herzen, İvan Turgenev gibi sonradan Rus entelektüel hayatının köşe taşları olacak isimlerle yoldaşlık etti. Turgenev, Bakunin'i ileride Rudin adlı romanında merkezi karakterin esin kaynağı olarak kullanacaktı: tutkulu, ateşli, ufukları geniş ama bir türlü iş bitiremeyen romantik devrimci tipi. Bu yıllarda Hegelciliğin kuvvetli bir savunucusuydu; özellikle gerçek olan akılsaldır formülünden hareketle mevcut düzenin bir çeşit kabul edilebilirliğini savunduğu dönemler bile oldu.

1840'ta Berlin'e geçti; resmi olarak doktora yapmak için ama gerçekte Avrupa'nın siyasi nabzını yakından tutmak için. Berlin Üniversitesi'nde Sol Hegelci çevreyle tanıştı; Bruno Bauer, Max Stirner, Arnold Ruge gibi isimlerin tartışmalarını izledi. Bu süreçte Hegelciliğin muhafazakâr yorumundan tamamen koptu; diyalektiğin yıkıcı yanını sahiplenerek devrimci bir konuma yöneldi. 1842'de Ruge'nin yayımladığı dergide takma adla yazdığı Almanya'da Reaksiyon adlı makalesini bugün anarşist düşüncenin en ünlü cümlelerinden biri olarak anılan şu sözle noktaladı: Yıkma itkisi aynı zamanda yaratıcı bir itkidir.

1843'te Rus hükümeti onu ülkeye geri çağırdı; o reddetti. Bu reddediş yüzünden Rus mahkemeleri onu vatandaşlıktan çıkardı, mal varlığına el koydu ve gıyabında Sibirya sürgününe mahkûm etti. Bakunin artık geri dönüşü olmayan bir devrimci olmuştu. 1840'ların ortasında Zürih, Brüksel ve özellikle Paris arasında dolaştı. Paris bu dönemde Avrupa'nın radikal sürgünler başkentiydi. Burada Pierre-Joseph Proudhon ile uzun gece tartışmalarına girdi; Mülkiyet Nedir? üzerinde saatler süren konuşmalar yaptılar. Aynı dönemde Karl Marx ile de tanıştı; başlangıçta birbirlerine duydukları saygı zamanla derin bir düşmanlığa dönüşecekti. George Sand ile dostluk kurdu; Polonyalı, Çek ve Macar göçmen devrimcileriyle yakın ilişki içindeydi.

1848-49 Avrupa devrimleri Bakunin'i eylemin tam ortasına fırlattı. Şubat 1848'de Paris'te halkın Tuileries Sarayı'na yürüyüşüne katıldı; daha sonra Almanya, Bohemya ve Avusturya'da devrimci ajitasyon yürüttü. Haziran 1848'de Prag'daki Slav Kongresi'ne katıldı ve sonraki şehir ayaklanmasında aktif rol aldı. En çarpıcı eylemi ise Mayıs 1849'da gerçekleşti: Dresden'deki ayaklanmaya bizzat önderlik etti, sokak barikatlarının inşasını yönetti ve müzisyen Richard Wagner ile omuz omuza çarpıştı — Wagner sonradan bu deneyimi Yaşamım adlı otobiyografisinde anlatacaktı. Saksonya ordusu kente Prusya birlikleriyle birlikte girdiğinde Bakunin tutuklandı.

Bunu izleyen yıllar onun yaşamının en karanlık dönemiydi. Önce Saksonya tarafından yargılandı ve ölüme mahkûm edildi; sonra Avusturya'ya iade edildi, orada da ikinci kez idama mahkûm edildi. Ölüm cezaları sonunda hapis cezasına çevrildi; ardından Rusya'ya iade edildi. Saint Petersburg'da Çar I. Nikolay'ın bizzat ilgilendiği bir vakaya dönüştü. Peter-Paul Kalesi'nin nemli zindanlarında uzun yıllar geçirdi; sağlığı bozuldu, dişlerini kaybetti ve ağır kilo aldı. Çarın bizzat istemesi üzerine yazdığı İtiraf adlı uzun metin ilginç bir belgedir: bir taraftan devrimci eylemlerini anlatır, bir taraftan kişisel olarak çara hitap eder; bu metin sonraları onun samimiyetini tartışmaya açacaktır, ancak Bakunin için açıkça hayatta kalma stratejisiydi.

1857'de Çar II. Aleksandr, taht değişikliğinin ardından Bakunin'in cezasını Sibirya sürgününe çevirdi. Sibirya'da kuzeni Murav'yov'un — bölgenin genel valisinin — koruması altında nispeten rahat bir yaşam sürdü; orada bir Polonyalı tüccarın kızı Antonina Kviatkovskaya ile evlendi. Ancak Bakunin'in tek hedefi kaçmaktı. 1861'de izinli olarak Amur ırmağı boyunca yapılan bir seyahat sırasında kaçma planını uyguladı: bir Amerikan ticaret gemisine bindi, oradan Japonya'ya, sonra Pasifik'i aşıp San Francisco'ya, sonunda da Atlantik üzerinden Londra'ya ulaştı. Yaklaşık on bir yıl süren zindan ve sürgünden sonra yeniden özgürdü. Bu inanılmaz kaçış onu Avrupa devrimci hareketinde efsanevi bir figüre dönüştürdü.

Londra'da Herzen ve Ogarev ile birlikte Kolokol dergisi çevresinde çalıştı. Ardından İtalya'ya geçti; Napoli'de yıllar boyunca çalıştı ve İtalyan radikalleri üzerinde derin etkide bulundu. Bu dönemde anarşist düşüncesi olgunlaştı; gizli devrimci kardeşlikler kurdu (Uluslararası Kardeşlik, ardından Sosyal Demokrat İttifak). 1868'de Cenevre'de Sosyal Demokrat İttifak'ı kurarak Birinci Enternasyonal'e federe katılım sağladı. Bu, Marx ile gelecek kavgasının kıvılcımını yakacaktı.

Son yılları yorgunluk ve hastalık içinde geçti. Şişman, hasta, neredeyse parasız bir adamdı; bütün yaşamını devrime adamış olmasına rağmen kendi yarattığı pek çok girişim çökmüş ya da bölünmüştü. Ancak yazdığı metinler — Devlet ve Anarşi, Tanrı ve Devlet, Federalizm, Sosyalizm ve Anti-Teolojizm — anarşist düşüncenin temel kanonunu oluşturdu. 1 Temmuz 1876'da, ailesinden uzakta, Bern'de bir İsviçreli yoldaşın evinde altmış iki yaşında hayatını kaybetti. Cenazesine her ülkeden devrimciler katıldı. Bern'deki mezar taşında bugün hâlâ şöyle yazar: Anısı yaşar, hatırası işçi sınıfı arasında sönmez.

Kolektivist Anarşizm

Bakunin'in kolektivist anarşizmi üç temel ret üzerine kuruludur: devletin reddi, özel mülkiyetin reddi ve dinin reddi. Bu üç ret birbirinden bağımsız değildir; aksine birbirini zorunlu kılan, birlikte ele alınmadığında hiçbiri tam anlam kazanmayan bir bütünü oluşturur. Bakunin için bu üç tahakküm biçimi tarihte sürekli birbirini destekleyen üç sütundur: din insana boyun eğmeyi öğretir, devlet bu boyun eğmeyi kurumsallaştırır, mülkiyet de bunu maddi olarak sürdürülebilir kılar.

Devlet meselesinde Bakunin'in tutumu mutlak ve uzlaşmazdır. Devlet, sınıfına veya ideolojisine bakılmaksızın özü itibarıyla bir baskı ve sömürü aygıtıdır. Burada Bakunin'in en özgün argümanı şudur: devlet yalnızca egemen sınıfın elinde tuttuğu nötr bir araç değildir; kendi kurumsal mantığı, kendi bürokratik dinamiği ve kendi yeniden üretim mekanizması olan canlı bir kurumdur. Bu yüzden iktidar, onu kullananı dönüştürür. En yoksul köylüden bile yeni bir bürokrat, en samimi devrimciden bile yeni bir tiran çıkarabilir. Bakunin bu süreci şu çarpıcı imgeyle özetliyordu: en kötü monarşist tiranlık bile, halk adına kurulan bir bilimsel diktatörlükten daha az tehlikelidir; çünkü ikincisi insanları kendi iyilikleri için ezdiğini iddia eder ve hiçbir vicdani sınır tanımaz.

Bu eleştirinin doğrudan sonucu, parlamenter siyasete duyduğu derin güvensizliktir. Bakunin'e göre seçimle gelen temsilci, halkın iradesini taşıyan değil; halkın iradesini gasp eden bir figürdür. Seçildiği anda kendi seçmenlerinden farklılaşır; parlamento koridorlarında kendi sınıfsal yörüngesini kazanır; bürokratik makinenin ürettiği sınıfsal ayrıcalıkların bir parçası haline gelir. Bu nedenle anarşist hareketin seçim politikasından, parti aygıtından ve parlamenter mücadeleden uzak durması gerekir.

Ekonomik düzlemde Bakunin, üretim araçlarının kolektif mülkiyetini savunur. Bunu kişisel kullanım nesneleriyle karıştırmamak gerekir: bir kişinin kendi giysisi, kendi evi, kendi kullandığı aletleri ona aittir. Ancak fabrikalar, madenler, demiryolları, tarımsal toprak — yani üretim araçları — bir tek bireyin ya da bir bireyler grubunun mülkü olamaz. Bunlar üretim sürecine doğrudan katılan işçilerin ve onların kolektif birliklerinin ortak yönetimine geçmelidir. Ancak Bakunin bu noktada Kropotkin'in anarko-komünizminden ayrılır: dağıtım ilkesi olarak ihtiyaca göre değil emeğe göre dağıtımı benimser. Yani kim daha çok ve daha üretken biçimde çalışırsa daha çok pay alacaktır. Bu ilke Kropotkin tarafından sonradan eleştirilecek; ancak kendi tarihsel bağlamında Bakunin'in tutumu, kapitalist sömürüyü ortadan kaldırırken kolektif tembelliği de önlemeyi amaçlayan pragmatik bir formüldü.

Din eleştirisi siyasetle organik biçimde bütünleşir. Bakunin için din yalnızca yanlış bir inanç sistemi değildir; aynı zamanda yeryüzündeki tahakkümün gökyüzündeki meşrulaştırma örtüsüdür. Tanrı ve Devlet adlı eserinde formüle ettiği o ünlü tez şudur: Eğer Tanrı varsa insan köle olmak zorundadır; insan özgür olmak istiyorsa Tanrı'nın var olmaması gerekir. Buradaki mantık ince ama keskindir: eğer evrende mutlak otoriteye, mutlak bilgeye, her şeyi yöneten ve insanları yargılayan bir varlığa yer varsa, o zaman insanın özerk iradesi, özgürlüğü ve onuru için yer kalmaz. Din, insanın kendi yaratıcı kapasitesini gökyüzüne projekte etmesi ve sonra o projeksiyona tapınmasıdır. Bakunin için ateizm bu nedenle yalnızca felsefi bir tutum değil; toplumsal kurtuluşun maddi ön koşuludur.

Aynı eleştiri otoriter sosyalizme de uygulanır. Marx ve takipçilerinin bilimsel sosyalizm söylemi Bakunin için yeni bir teoloji biçimidir: bilim adamlarının ve teorisyenlerin işçi sınıfı adına ve onun yerine geçerek kurdukları yeni bir kürsü. Tarih artık Tanrı'nın değil; tarihsel maddeciliğin mutlak iradesinin yürüdüğü yoldur ama her iki durumda da somut, etten kemikten insanın kendi kaderini belirleme hakkı bir soyutlamaya devredilmiştir.

Özgür bir toplumun örgütlenmesi için federalizmi savunur. Bu, merkezi bir devletin tek tek bireylere kararlar dayatması yerine; aşağıdan yukarıya kurulan ve her birimi tam özerkliğe sahip kılan bir model demektir. En küçük birim — komün, mahalle, işyeri konseyi — kendi iç işlerinde tamamen egemendir. Daha geniş bölgesel düzenlemeler, bu birimler tarafından gönderilen delegelerle ve emredici vekâletle yapılır; yani delegeler kendi başına karar veremez, kendilerini gönderen birimin verdiği talimat çerçevesinde hareket ederler ve istendiğinde geri çağrılabilirler. Uluslararası düzlemde bu model ulusal sınırları aşar: gerçek bir ulus devleti değildir, gönüllü komünlerin sınırsız bir federasyonudur.

Bakunin'in en özgün katkılarından biri devrim stratejisi meselesindedir. Ona göre devrimci örgütün görevi kitleleri yönetmek değil, kitlelerin kendi öz-örgütlenmesini kolaylaştırmaktır. Devrim, bir öncü tarafından kitlelere indirilemez; çünkü o anda zaten yeni bir egemenlik ilişkisi kurulmuş olur. Devrimci örgüt görünmez ya da yarı-görünmez kalmalı, kitlelerin doğal direnişine ön açmalı, sonra geri çekilmelidir. Bu, Lenin'in bir kuşak sonra geliştireceği öncü parti anlayışından temel olarak ayrılır. Lenin için parti kitlelere bilinç götüren öğretmen; Bakunin için ise parti kitlelerin kendi bilincini açığa çıkarmasına yardımcı olan bir tetikleyicidir.

Nihayet Bakunin'in düşüncesinde merkezi bir kavram da kitlenin yıkıcı yaratıcılığıdır. Halk ayaklandığında, eski düzenin tasfiyesi ile yeni biçimlerin ortaya çıkışı eşzamanlı bir süreçtir. Tarih boyunca her büyük halk hareketi, hem yıkım hem de yeni örgütlenme biçimleri üretmiştir: ortaçağ komünleri, Reform dönemi köylü ayaklanmaları, 1789'un mahalle meclisleri, 1871 Paris Komünü. Bakunin için bu son örnek — Paris Komünü — anarşist ilkenin canlı, kanıtlanmış bir tarihsel uygulamasıdır. Komün'ün yetmiş iki gün boyunca devletsiz, federatif ve doğrudan demokratik biçimde işlemesi, onun teorisinin spekülatif değil; somut tarihsel olanaklarla örtüştüğünün kanıtıydı.

Marx ile Tarihsel Çatışma

Bakunin ile Marx arasındaki çatışma, on dokuzuncu yüzyıl sol düşüncesinin en belirleyici teorik kavgasıdır ve sonraki yüzyılın bütün tartışmalarını şekillendirmiştir. İki adam birbirini ilk olarak 1844'te Paris'te tanıdı; başlangıçta karşılıklı saygı duyuyorlardı. Marx, Bakunin'in tutkusunu ve kültürünü; Bakunin, Marx'ın ekonomik analizini ve teorik disiplinini takdir ediyordu. Ancak yıllar içinde bu saygı önce şüpheye, sonra açık düşmanlığa dönüştü.

Kavganın gerçek mekânı Birinci Enternasyonal oldu. 1864'te Londra'da kurulan Uluslararası İşçi Birliği, dönemin tüm devrimci akımlarını aynı çatı altında toplamaya çalışan iddialı bir projeydi. Başlangıçta Marx ve takipçileri Genel Konsey'in kontrolünü elinde tutuyor; Bakunin ise 1868'de Sosyal Demokrat İttifak adlı kendi federasyonuyla Enternasyonal'e federe katılım sağlıyordu. İki kanadın bir arada yaşaması başlangıçta mümkün görünüyordu; ancak teorik ayrılıklar pratik örgütsel kavgalara dönüştü.

Çatışmanın merkezinde devlet meselesi vardı. Marx, devrimin üç aşamalı bir süreç olduğunu öngörüyordu: işçi sınıfı iktidarı ele geçirecek, proleter diktatörlük aracılığıyla burjuvazinin direncini kırıp sermayeyi tasfiye edecek, ardından sınıf çelişkisinin maddi temeli ortadan kalktıkça devlet kendiliğinden sönümlenecekti. Bu görüş Komünist Manifesto'da kabaca, sonraki yıllarda ise giderek daha sistemli biçimde ifade edildi. Marx için devlet kendi başına bir kurum değil; egemen sınıfın elindeki bir araçtı. Aracın sahibini değiştirmek, sonunda aracı ortadan kaldırırdı.

Bakunin bunu kökten reddetti ve önemli bir tahmin yaptı: İktidarı ele geçiren her sınıf, iktidarın ürettiği mantığa teslim olur. Proletarya iktidarı dedikleri şey, gerçekte proletaryanın bilgin bir azınlığının halkı kendi adına yönettiği bir bürokratik diktatörlüğe dönüşecektir. Çünkü işçi sınıfı bir bütün olarak doğrudan yönetemez; pratikte bu yönetim parti aygıtının, parti ise küçük bir entelektüel-yönetici elitin eline geçer. Bu yeni sınıf — Bakunin'in deyimiyle yeni bürokratik aristokrasi — proletaryadan da kopuk, eski burjuvaziden de daha tehlikeli olacaktır. Çünkü mutlak iktidarı halk adına meşrulaştırma kapasitesine sahiptir.

Bakunin'in 1873'te Devlet ve Anarşi adlı eserinde dile getirdiği bu öngörü, kelime kelime şu sonuçları sıralıyordu: proleter diktatörlük zamanla sönümlenmeyecek, aksine kendi bürokratik mantığını pekiştirecektir; özgürlük adına kurulmuş bir devlet, en katı tiranlığı doğuracaktır; çünkü devletin doğası gereği, devlet ne kadar geniş yetkili olursa o kadar tahakkümcü olur — kim tarafından yönetilirse yönetilsin. Ekonomik düzlemde de Marx ile Bakunin ayrılıyordu: Marx merkezi planlamayı savunurken; Bakunin federatif, aşağıdan yukarı işleyen, üretici kolektiflerin doğrudan kararlarına dayanan bir ekonomik koordinasyonu öngörüyordu.

Çatışma 1870-1872 arasında doruğuna ulaştı. Marx, Bakunin'in Enternasyonal içinde gizli bir parti — Sosyal Demokrat İttifak'ın gizli çekirdeği — kurarak örgütü ele geçirmeye çalıştığını ileri sürdü. Bakunin ise Marx'ı Genel Konsey'i kişisel bir diktatörlüğe çevirmekle ve Enternasyonal'in federalist ruhunu boğmakla suçluyordu. Eylül 1872'de Lahey'de toplanan Enternasyonal Kongresi, bu kavganın kesin sahnesi oldu. Marx kongreyi kendi taraftarlarıyla doldurmayı başardı; Bakunin Avusturya sınırını geçemediği için bizzat orada bulunamadı. Kongre Bakunin'i ve yakın yoldaşı James Guillaume'u Enternasyonal'den ihraç etti. Aynı kongrede Genel Konsey'in merkezi Londra'dan New York'a taşındı — bu da Marx'ın aslında Bakuninci federalistlerin başat olduğu Avrupa'da Enternasyonal'i fiilen tasfiye etmesi anlamına geliyordu.

Kısa süre içinde anti-otoriter Enternasyonal — Bakunin'ci federalistler, İsviçreli Jura Federasyonu, İspanyol, İtalyan, Belçikalı ve Hollandalı seksiyonlar — ayrı bir kongre topladı (Saint-Imier, Eylül 1872) ve özgün anarşist hareketin örgütsel temellerini atan kararlar aldı: hiçbir politik parti aracılığıyla iktidara gelinmeyecek, devrim doğrudan eylemle ve işçilerin kendi öz-örgütlenmesiyle gerçekleştirilecekti.

Bakunin Lahey ihracından yaklaşık dört yıl sonra, 1876'da, kavganın asıl sonuçlarını görmeden hayatını kaybetti. Marx 1883'te öldüğünde Avrupa solunda baskın kanat Marx'tan yanaydı; sosyal demokrasi parti aygıtları üzerinden kuruldu, parlamenter mücadele ana eksen oldu ve devlet aracılığıyla sosyalizm tasavvuru egemenleşti. Bakunin'in fikirleri, özellikle 1917 öncesi dönemde, marjinalleşmiş gibi görünüyordu.

Ama tarihin ironisi Bakunin'den yana çıktı. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Sovyet Rusya'da yaşananlar, Bakunin'in 1870'lerde yazdıklarıyla şaşırtıcı biçimde örtüştü. Bolşevik Parti iktidarı ele aldıktan kısa süre sonra işçi sovyetleri yetkisizleştirildi, fabrika komiteleri tasfiye edildi, parti aygıtı ve onun kontrolündeki Çeka karar mekanizmalarını ele geçirdi. Mart 1921'de Kronstadt denizcilerinin Sovyetlerin yeniden seçilmesi talebiyle çıkardıkları isyan, Troçki'nin emriyle topçu ateşi altında bastırıldı. 1920'lerin ortasında devletin sönümlenmesi vaadi yerine merkezi devlet yapısı muazzam biçimde büyümüştü; Stalin döneminde ise bu süreç, beş yıllık planlar, zorla kolektifleştirme, Büyük Temizlik ve Gulag sistemiyle doruğuna ulaştı.

Bu olayların hepsi, Bakunin'in elli yıl önce yaptığı tahminin neredeyse harfi harfine doğrulanmasıydı. Emma Goldman ve Alexander Berkman gibi anarşistler 1920'lerin başında Bolşevik deneyimini bizzat gözlemledikten sonra Bakunin'in haklı çıktığını açıkça yazdılar. Anton Pannekoek, Karl Korsch ve diğer anti-otoriter Marksistler bile yirminci yüzyılın ortalarında Bakunin'in eleştirisinin kritik bazı boyutlarını kabul etmek zorunda kaldı. Bugün, Sovyet Birliği'nin çöküşünden sonra yapılan tarihsel değerlendirmelerin çoğu Marx ile Bakunin arasındaki tartışmanın esasında bir kuram öngörüsü çatışması olduğunu ve bu öngörü sınavını uzun vadede Bakunin'in kazandığını teslim eder.

Bu sonucun anlamı şudur: Bakunin'in Marx'a karşı haklı çıkması, anarşizmin Marksizme karşı tam bir zaferi değildir. Marksizm hâlâ kapitalizm analizinde, sömürü teorisinde ve sınıf çatışması okumasında güçlü araçlar sunar. Ancak devlet ve devrim meselesinde Bakunin'in teşhisi, yirminci yüzyılın deneyimi tarafından kanıtlanmıştır: özgürlük araçlardan ayrılamaz; otoriter araçlarla özgürlükçü bir toplum kurulamaz; devlet ne kadar genişlerse, sönümlenme vaadi o kadar uzaklaşır.

↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE  ·  TÜM İÇERİK

© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür