Élisée Reclus
Coğrafyacı Bir Anarşist
Élisée Reclus'nün Biyografisi
Élisée Reclus (1830-1905), tarihin ender yetiştirdiği türden bir figürdür: aynı anda hem çağının en büyük coğrafyacılarından biri, hem de en tutarlı anarşistlerinden biridir. Onda bu iki kimlik, birbirinden ayrı iki uğraş değil, tek bir bakışın iki yüzüdür; çünkü Reclus için dünyayı anlamak ile dünyayı özgürleştirmek aynı şeydi. Yeryüzünü bir bilim insanının titizliğiyle inceledi, ama onu bir şairin sevgisiyle anlattı; ve baktığı her yerde, insanla doğa arasındaki uyumu bozan tek bir gücü gördü: tahakküm. Onun hayatı, bir ansiklopedist ile bir devrimcinin aynı bedende nasıl yaşayabileceğinin hikâyesidir. Jacques Élisée Reclus, 15 Mart 1830'da, Fransa'nın güneybatısındaki Sainte-Foy-la-Grande kasabasında, kalabalık bir Protestan ailesinde dünyaya geldi; on iki (bazı kaynaklara göre daha fazla) kardeşten biriydi. Babası sıkı bir evanjelik papaz, annesi ise kendi okulunu kurmuş bir öğretmendi. Bu ailenin çocukları arasından birçok tanınmış isim çıktı; özellikle ağabeyi Élie Reclus, ünlü bir etnograf ve Élisée'nin ömür boyu en yakın yoldaşı oldu. Babasının niyeti oğullarını Protestan din adamı yapmaktı; Élisée bir süre Montauban'daki Protestan ilahiyat fakültesinde okudu. Ama ne o ne de ağabeyi bu yolu benimsedi; ikisi de dinden koptu ve düşüncenin, bilimin ve özgürlüğün peşine düştü. Reclus'ün asıl entelektüel dönüşümü, 1850'lerin başında Berlin'de yaşandı. Orada, çağın en büyük coğrafyacılarından biri olan Carl Ritter'in derslerini izledi ve coğrafyayı bir tutkuya dönüştürdü. Ritter'den, coğrafyanın yalnızca haritalardan ve yer adlarından ibaret olmadığını, yeryüzü ile üzerinde yaşayan insanlık arasındaki canlı ilişki olduğunu öğrendi; bu ders, bütün hayatının yönünü belirledi. Ama Reclus'ün hayatı, dönemin Fransa'sındaki siyasi çalkantılardan da payını aldı. 1848 devrimlerinin cumhuriyetçi ruhunu benimsemişti; bu yüzden, Louis Napoléon'un 1851'deki darbesinin ardından Fransa'yı terk etmek zorunda kaldı. Böylece hayatının belirleyici motiflerinden biri başladı: sürgün. Bu ilk sürgün yılları (1852-1857), Reclus için aynı zamanda büyük bir keşif dönemi oldu. Britanya Adaları'nı, Amerika Birleşik Devletleri'ni, Orta Amerika'yı ve Kolombiya'yı dolaştı; bu topraklarda yalnızca coğrafî gözlemler yapmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın adaletsizliklerini de yakından gördü. Özellikle Amerika'da kölelik düzenine tanık olması, üzerinde derin bir iz bıraktı; bir insanın bir başkasının mülkü olabilmesi fikri, ileride bütün tahakküm biçimlerine karşı geliştireceği düşüncenin tohumlarını attı. Fransa'ya döndüğünde kendisini tümüyle coğrafyaya verdi ve ilk büyük eseri olan iki ciltlik "Yeryüzü"nü (La Terre) yayımladı; bu, yerküreyi canlı bir organizma gibi ele alan, döneminin çok ötesinde bir çalışmaydı. Reclus'ün anarşizmle örgütlü ilişkisi de bu dönemde derinleşti. Birinci Enternasyonal'in Fransız kanadına katıldı; ve hareket, otoriter Marksist kanat ile anti-otoriter anarşist kanada bölündüğünde, hiç tereddütsüz anti-otoriter tarafta yer aldı. İsviçre'deki ünlü Jura Federasyonu'na katıldı, Mihail Bakunin ve daha sonra Pyotr Kropotkin ile yakın dostluklar kurdu. Kropotkin ile ilişkisi özellikle önemliydi: ikisi de hem birinci sınıf bilim insanı hem de anarşistti, ve birlikte anarşist coğrafyanın kurucu isimleri oldular. Onları birleştiren şey yalnızca ortak bir siyaset değil, aynı zamanda da ortak bir dünya görüşüydü: doğa da toplum da, yukarıdan bir otorite tarafından değil, kendi içindeki dayanışmayla düzenlenmeliydi. Reclus'ün hayatının en dramatik anı, 1871 Paris Komünü'nde geldi. Komün, işçilerin ve halkın kendi kendisini yönettiği bir toplumsal deney olarak patlak verdiğinde, Reclus ona kayıtsız kalamadı. Kendisine önerilen siyasi görevi reddetti; çünkü o, yönetici olmak değil, bu deneyi savunmak istiyordu. Ulusal Muhafız saflarında Komün'ün silahlı savunmasına katıldı ve Nisan 1871'de esir alındı. Önce ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldı; bu, aslında uzaktaki Yeni Kaledonya'ya sürülmesi anlamına geliyordu. Ama işte tam burada, Reclus'ün bilimsel itibarının ne kadar büyük olduğu ortaya çıktı: aralarında Charles Darwin'in de bulunduğu Avrupalı bilim insanları, onun affı için hükümete başvurdu. Bu uluslararası baskı sonucunda cezası hafifletildi ve Reclus'ün Yeni Kaledonya yerine İsviçre'ye gitmesine izin verildi. Bir kez daha sürgündeydi; ama bu sürgün, onun en verimli döneminin başlangıcı oldu. İsviçre'de geçirdiği yıllarda Reclus, hayatının anıtsal eserine girişti: "Yeni Evrensel Coğrafya" (La Nouvelle Géographie universelle). 1876'dan 1894'e kadar, neredeyse yirmi yıl boyunca tam on dokuz cilt hâlinde yayımlanan bu dev yapıt, bütün yeryüzünü ve üzerinde yaşayan halkları ele alıyordu. Reclus bu devasa işi tek başına yapmadı; aralarında Kropotkin gibi başka anarşist coğrafyacıların da bulunduğu bir grup insanla birlikte çalıştı. Eser yalnızca bir bilgi yığını değildi; her satırında, insanla toprak arasındaki ilişkiyi, kültürlerin çeşitliliğini ve halkların onurunu gözeten bir bakış vardı. Bu çalışma ona dünya çapında ün kazandırdı; 1892'de, sürgün bir anarşist olmasına rağmen, Paris Coğrafya Cemiyeti'nin altın madalyasıyla ödüllendirildi. Bilimsel dehası, siyasi düşmanlarının bile onu görmezden gelmesini imkânsız kılıyordu. Reclus'ü çağının ötesine taşıyan şey, yalnızca coğrafyacılığı değil, dünyaya bakışındaki bütünlüktü. Bir anarşist olmasının yanı sıra, zamanının çok ilerisinde duran değerleri savundu. Etik gerekçelerle vejetaryen oldu ve hayvanlara yapılan zulmü, insanlar arasındaki tahakkümle aynı kökten gelen bir şey olarak gördü; ona göre bir canlıya hükmetmek ile bir başka canlıya hükmetmek arasında özde hiçbir fark yoktu. Doğanın tahrip edilmesiyle insanın ezilmesi arasında bağ kuran ilk düşünürlerden biriydi; bu yüzden bugün, Kropotkin'le birlikte modern ekolojik anarşizmin öncüsü sayılır. Milliyetçiliğe kökten karşıydı; İspanyol eğitimci Francisco Ferrer'in çağrısıyla, onun kurduğu "Modern Okullar" için, dönemin ders kitaplarını zehirleyen şovenizmden arındırılmış, milliyetçilik karşıtı coğrafya kitapları yazdı. Onun için coğrafya, halkları birbirine düşman etmenin değil, birbirini tanımanın ve kardeşliğin aracı olmalıydı. Reclus'ün düşüncesinin belki de en özlü ifadesi, hayatının son yıllarında tamamladığı son büyük eseri "İnsan ve Yeryüzü"dür (L'Homme et la Terre). Bu yapıtta bütün insanlık tarihini tek bir büyük mücadele olarak okur: özgürlük ile tahakküm arasındaki mücadele. Ona göre tarih, bu iki gücün sonu gelmez çatışmasıydı; ve insanlığın ilerlemesi, ancak tahakkümün gerileyip özgürlüğün ve dayanışmanın büyümesiyle mümkündü. Bu eser, onun bütün coğrafî bilgisiyle bütün siyasi inancını tek bir sentezde birleştirdiği bir vasiyet gibidir: yeryüzü ile insanlık, ancak özgür bir ilişki içinde gerçek uyuma kavuşabilir. Élisée Reclus, 4 Temmuz 1905'te, Belçika'nın Thourout kasabasında, 75 yaşında öldü. Anlatılana göre son günleri, Rusya'da patlak veren devrim haberleriyle mutlu geçti; ünlü Potemkin zırhlısındaki denizcilerin isyanını duyduktan kısa süre sonra hayata veda etti. Bu, onun için anlamlı bir sondu: hayatı boyunca inandığı halk ayaklanmasının bir örneğini, ölmeden görebilmişti. Geride, hem bir bilim insanı hem de bir devrimci olarak devasa bir miras bıraktı: on dokuz ciltlik bir dünya coğrafyası, ekolojik düşüncenin temelleri, ve tahakküme karşı ömür boyu sürmüş bir direniş. Bugün Élisée Reclus, iki ayrı gelenek tarafından da sahiplenilir: coğrafyacılar onu bilimlerinin bir öncüsü, anarşistler ise düşüncelerinin bir devi olarak anar. Ama bu iki kimliği birbirinden ayırmak, onu anlamamak olur; çünkü Reclus için yeryüzünü sevmek ile özgürlüğü sevmek aynı şeydi. O, dünyayı bir tahakküm haritası olmaktan çıkarıp, insanların ve bütün canlıların özgürce paylaştığı bir yurt olarak görmek istedi. Ve belki de onun en kalıcı dersi şudur: bir insan, hem soğukkanlı bir bilim insanı hem de tutkulu bir devrimci olabilir; çünkü gerçeği anlamak ile adaleti istemek, aslında aynı çabanın iki adımıdır.
Élisée Reclus'nün Anarşizmi
Élisée Reclus'ün anarşizmini diğerlerinden ayıran şey, onun kapsamıdır. Çoğu anarşist filozof isyanını iki büyük hedefe yöneltir: devlet ve sermaye. Reclus ise daha da ileri gider; onun için anarşizm, yalnızca devlete ya da kapitalizme karşı bir mücadele değil, aynı zamanda tahakkümün bütün biçimlerine karşı tek ve bütünlüklü bir eleştiridir. Devlet, sınıf, sermaye, ama aynı zamanda ataerkillik, ırkçılık, milliyetçilik, teknolojinin insan üzerindeki hükmü, ve hepsinin ötesinde insanın doğa üzerindeki tahakkümü; bütün bunlar, onun gözünde aynı kökten gelen, birbirine bağlı tahakküm biçimleridir. Reclus'ün anarşizmi bu yüzden tek bir sorunun binbir yüzüne verilmiş bir cevaptır: nerede bir hükmetme varsa, orada karşı çıkılması gereken bir şey vardır. Reclus'ün bütün düşüncesini tek bir eksende toplayan şey, özgürlük ile tahakküm arasındaki karşıtlıktır. Hayatının son büyük eseri "İnsan ve Yeryüzü"nde bütün insanlık tarihini tam da bu eksende okur: tarih, ona göre, özgürlük ile tahakküm arasındaki devasa ve kesintisiz bir mücadeledir. İnsanlığın ilerlemesi, bir teknolojinin gelişmesiyle ya da bir devletin güçlenmesiyle değil, yalnızca tahakkümün gerileyip özgürlüğün ve dayanışmanın büyümesiyle ölçülür. Bu, tarihe bakışı tümüyle tersine çevirmektir: Reclus için bir uygarlığın büyüklüğü, kurduğu imparatorluklarda ya da biriktirdiği zenginlikte değil, insanları ne kadar özgür bıraktığındadır. Bir düzen ne kadar görkemli olursa olsun, tahakküm üretiyorsa, o düzen gerçek bir ilerleme değildir. Reclus'ü asıl özgün kılan, bu tahakküm eleştirisini insan-doğa ilişkisine taşımasıdır. Bir coğrafyacı olarak insanla yeryüzü arasındaki ilişkiyi ömrü boyunca inceledi; ve bu ilişkinin de, tıpkı insanlar arası ilişkiler gibi, ya bir uyum ya da bir tahakküm ilişkisi olabileceğini gördü. Ona göre insan ile doğa, özünde bir bütünün iki parçasıydı; ayrı ve karşıt değil, iç içe ve birbirine bağlıydılar. Ama devlet ve sınıflı toplum bu doğal uyumu bozmuş, insanı doğadan kopardığı gibi doğayı da insanın sömüreceği bir nesneye indirgemişti. Reclus'ün ünlü formülasyonuyla insan, "kendisinin bilincine varan doğa"dır; yani insan, doğaya dışarıdan hükmeden bir efendi değil, doğanın kendisini tanıdığı bir andır. Doğayı tahakküm altına almak, bu yüzden, aslında insanın kendi kendisine yabancılaşmasıdır. İşte bu düşünceyle Reclus, Kropotkin'le birlikte, bugün ekolojik anarşizm dediğimiz akımın öncüsü sayılır; doğanın ezilmesiyle insanın ezilmesi arasında bağ kuran ilk düşünürlerden biridir. Bu bütünlüklü bakış, Reclus'ü çağının çok ilerisine taşıyan bir dizi tutuma götürdü; ve bu tutumların hepsi aynı tek ilkeden, yani tahakküm reddinden doğuyordu. Etik gerekçelerle vejetaryen oldu, çünkü Élisée Reclus bir hayvana hükmetmek ile bir insana hükmetmek arasında özde bir fark görmüyordu; tahakküm, kime yöneltilirse yöneltilsin, tahakkümdü ve bu durum her zaman kötüydü. Milliyetçiliğe kökten karşıydı, çünkü milliyetçilik insanları yapay sınırlarla bölüp birbirine düşman ediyordu; ona göre coğrafyanın görevi halkları birbirinden ayırmak değil, birbirine tanıtmaktı. Irkçılığa, ataerkilliğe ve her türlü hiyerarşiye aynı gerekçeyle karşı çıktı; evlilik kurumu yerine özgür birliktelikten yanaydı. Bütün bu tutumlar, dağınık bir "ilericilik" listesi değil, tek bir düşüncenin tutarlı sonuçlarıydı: hiçbir varlık, bir başka varlık üzerinde hüküm kurmamalıdır. Reclus'ün anarşizminin yıkıcı yanı kadar kurucu bir yanı da vardı; o, yalnızca neye karşı olduğunu değil, aynı zamanda neyin mümkün olduğunu da düşündü. Kropotkin'le paylaştığı temel inanç karşılıklı yardımlaşmaydı: insan toplumunu ayakta tutan asıl gücün rekabet değil, dayanışma olduğu fikri. Ona göre insanlar, bir otorite onları zorladığı için değil, kendi doğaları gereği iş birliğine yatkın oldukları için bir arada yaşarlar; devlet ve mülkiyet ise bu doğal dayanışmayı bozan, insanları birbirine düşüren kurumlardır. Bu yüzden Reclus'ün hayal ettiği özgür toplum, yukarıdan kurulan bir düzen değil, insanların gönüllü olarak bir araya geldiği, merkezîleşmemiş ve kendi kendisini yöneten toplulukların dayanışmasıydı. İlginç bir biçimde, birçok çağdaşının aksine, Reclus bilim den ve teknoloji den umutluydu; ama tek bir şartla: bunlar tahakküm için değil, eşitlik ve özgürlük için kullanıldığında. Sorun bilimin kendisi değil, kimin hizmetine koşulduğuydu. Reclus'ün düşüncesinde, çoğu anarşistte bulunmayan bir boyut daha vardı: güzelliğe ve doğaya duyulan sevgi, onun için siyasi bir meseleydi. Bir toplumun doğayla kurduğu ilişkinin, o toplumun adaletle kurduğu ilişkiyi yansıttığına inanıyordu. Güzelliğe duyarlı, doğaya saygılı bir toplum aynı zamanda adil bir toplumdu; doğayı çirkinleştiren, tahrip eden ve sömüren bir toplum ise içten içe zaten adaletsizdi. Onun için yeryüzünü sevmek, insanı sevmenin bir parçasıydı; ikisi birbirinden ayrılamazdı. Bu yüzden Reclus'ün yazıları kuru bir bilimsel dille değil, dünyaya duyulan derin bir sevgiyle yazılmıştır; onun coğrafyası bir tahakküm ve fetih haritası değil, insanların ve bütün canlıların ortak yurdunun sevgiyle çizilmiş bir portresidir. Sonuçta Élisée Reclus'ün anarşizmi tek bir cümleye indirgenebilir: bütün tahakküm biçimleri birbirine bağlıdır ve hepsi birden reddedilmelidir. Devleti yıkıp sermayeyi olduğu gibi bırakmak, ya da insanı özgürleştirip doğayı sömürmeye devam etmek, ya da sınıfı ortadan kaldırıp milliyetçiliği ayakta tutmak; bunların hepsi, Reclus için işi yarım bırakmaktır. Çünkü tahakküm bir bütündür; bir yerde ona izin veren, başka bir yerde onu yeniden üretir. Reclus'ün büyüklüğü, bu bütünü bir bilim insanının berraklığıyla görmesi ve ona karşı bir devrimcinin tutkusuyla durmasındadır. O, yeryüzünü hem inceleyen hem seven, ve tam da bu yüzden onu bir efendiler ve köleler dünyası olmaktan çıkarıp özgür varlıkların paylaştığı bir yurda dönüştürmek isteyen bir düşünürdü. Onun anarşizmi bir öfkenin değil, bir sevginin anarşizmidir: dünyayı olduğu gibi gördüğü için değil, olabileceği gibi hayal edebildiği için isyan eden bir aklın anarşizmi.
↗ SİTEDE GÖRÜNTÜLE · TÜM İÇERİK
© NOMASTER.com.tr — Tüm düşünceler özgürdür